10 Haziran 2019 20:41

Bir asırlık dönüşüm: İbrahim Balaban

Birkan Bulut, 98 yaşında hayatını kaybeden Ressam İbrahim Balaban’ı ve yaşamını yazdı.

Fotoğraf: Kadir İncesu

Paylaş

Birkan BULUT
Ankara

Ressam İbrahim Balaban 98 yaşında aramızdan ayrıldığında, ardında bir asır süren dönüşüm hikayesi bıraktı. Bursa’nın bir köyünde başlayan yaşamı, henüz 16 yıl olmuştu ki hapishaneyle tanıştı. Hint keneviri yetiştirme suçlamasıyla hapse girmiş, 6 ay ve 16 bin lira para cezasını almıştı. Parayı ödeyemediği için 3 yıl hapis yattı ama hapishane onu 3 yılda bırakmayacaktı. Cezasının bitmesine az kala 4 mahkumun saldırısına uğrayınca gururuna yediremeyip hasmını öldürdü. Balaban yeniden demir parmaklıkların öbür tarafına geçti.

Fakat cezaevi Balaban için okul olmuştu. Hayatını değiştirecek ve ömür boyu minnetle anacağı bir kişiyle tanışmıştı: Nâzım Hikmet. Hapishanede o dönem herkes Nâzım’ı konuşuyordu. Şiir yazmanın yanı sıra Nâzım resim de çiziyordu. Balaban “Para versem benim de resmimi çizer mi” dediğinde, “para almıyor” dediler. Sadece -o da varsa- boya parasına mahkum arkadaşlarının portresini çiziyordu. Resme meraklı olan genç İbrahim bir koşu gitti Nâzım Hikmet’e, “izler de hünerinden bir şeyler kaparım” diye. Nazım Hikmet ise İbrahim Balaban’ın resme olan yetenek ve ilgisini keşfedince daha fazlasını vermişti. Kemal Tahir’e yazdığı mektupta o günleri şöyle anlatıyor: “Ben burada bir ressam Yunus Emre keşfettim. Köylü, orta köylü, köy mektebinde okumuş, berberlik ediyor içerde. Ben resim yaparken başımdan ayrılmaz, nihayet bir gün boya istedi, verdim ve ilk iş olarak aynada kendi resmini yaptı. İkinci portre bir şaheserdi ve şimdi üç aydır şaheser portreler yapmakla meşgul. Bütün boyalarımı ona verdim.”

İbrahim Balaban o zamandan beri “Şair Baba” dedi Nâzım’a. Orhan Kemal ile birlikte şairin öğrencileri olmuşlardı. Nazım Hikmet desen dersleriyle de yetinmedi. Felsefe, sosyoloji, politik ekonomi dersleri işliyor, Marksizm’in temel öğretileriyle Balaban’ın sanatına sağlam bir zemin oluşturmak istiyordu.

SANAT CAMİASININ İLK TEPKİLERİ

Balaban 1950 affıyla Nâzım ile birlikte hapisten çıktı. Artık sanat yaşamı onu bekliyordu. İlk sergisini Fransız Kültür Merkezi’nde açtı. Sergi sanat çevrelerinde ve basında oldukça ilgi görmüştü. Kemal Sülker, Gece Postası’nda bir sanatçının gelişini müjdeliyordu: “Balaban, akademi dışında yetişmiş 32 yaşındaki bir ressam olarak sanat ölçülerini yıka yıka resim sanatı ile halk arasındaki uzun mesafeyi daraltmıştır.” Bir ay sonra ise Can Yücel şöyle diyordu: “Gücünü umuttan alan bir gerçek duygusu içinde Balaban’ın dünyasına, dünyayı adam etmek için didinenlerin dünyasına doğru kalkınmaya başlıyor.”

Aynı günlerde Yaşar Kemal de Cumhuriyet gazetesinde Balaban’dan bahsediyor, her bir tablosunu bir türküye benzettiğini söylüyordu: “Bir umut ışığıdır sarıyor insanın içini. Yuyor, temizliyor cümle karanlığı. İşte bu, Balaban’ın kuvvetidir. Balaban söylemek istediğini kestirmeden söylemesini biliyor. Ben Balaban’ın her tablosunu bir türküye benzetiyorum. Şöyle ki, her türkü bir hikayedir. Bir olaydan çıkmıştır. Olaydan çıkmayan hiçbir türkü yoktur. Olayı anlatınca da hayatı en kestirmeden anlatıyor türküler. İşte Bursa’nın Seçköy’ünden Balaban’ın her tablosunun bir hikayesi var. Ve hayatından bir parça her tablosu.”

TUVALİN KARŞISINDAKİ HEYECAN

İbrahim Balaban, sanatını birinci Dönem, ikinci Dönem, nakışsı dönem, oyuncaksı dönem şeklinde dönemlere ayırıyor. İlk çalışmalarından son dönem eserlerine doğru bakıldığında konular aynı gözükse bile Balaban’ın işlediği temaların da, biçimin de nasıl piştiğini görmek mümkün. Henüz 21 yaşındayken yaptığı “Gelin Odası” tablosunda ilk olarak gerçeklik ve doğallık göze çarpıyor. Bir köy odası en ince detaylarına kadar işlenmiş durumda. Bu desenler ve ilk çalışmalarında, kendisinin nasıl iştahla kaleme sarıldığını hissetmek mümkün. Doğayı, hayatı bir de bu gözle öğrenmenin aşkı bu. Nazım, Balaban’ın tuval karşısındaki heyecanını bir şiirinde şöyle betimliyor: “Uzun parmaklarını ilk önce çekinerek/ Sonra cesaretle tuvale sürdü”

Bu heyecanını hiç yitirmeden çalışmaya devam ediyor Balaban. Çalışmalarında köy yaşamından, Anadolu insanından ve kendi anılarından hiç kopmuyor. Her zaman toplumsal ilişkiler içerisinde açık bir şekilde konumlandırdığı insanları, üretim aletlerinden bir an bile ayrılmıyor. Kendisinin de dediği gibi üretim ilişkileri insanın kimliğini belirliyor. Ellerinde orakları, kara sabanlarıyla resmettiği figürleri, emekçilerin dünyasından en kestirme, gerçekçi örneklerini sunuyor. Sürekli çalışan, didinen, arayan, göç eden figürlerinin dinamizmi, Balaban’ın sanat yaşamının da bir yansıması aslında. Aynı gayretle durup dinlenmeden çalışıyor tuvalin başında.

Balaban’ın resimleri gerçek olduğu kadar masalsı da. Giderek ışıldayan ve stilize olan figürleri, zenginleşen paleti ve parlak renkleriyle birlikte Balaban’ın insanları da onun sanat yaşamının yoldaşı oluyor. Artık tırpan ne eski tırpan, ne Balaban eski Balaban! Özgürce, kimi kuralları yıka yıka kullanıyor fırçasını. Bu arayış onun için bir anlamda insanın özünün arayışı. Naif bir ressam oluşu nedeniyle daha özgür bir ele sahip olduğunu söylemek mümkün. Fakat “naif” nitelemesinin bazı sanat çevrelerince küçümseyici bir tavırla kullanılmasına maruz kalıyor. Bu sebeple mi yoksa Nâzım’a olan büyük saygısından mı bilinmez ama naif nitelemesini kabul etmeyerek şöyle diyor: “Bir arkadaş sordu: Nâzım Hikmet’i tanımasaydın nasıl resim yapardın? ‘İşte o zaman naif ressam olup çıkardım’ dedim. Bu ne demek? Hiçbir ressamın resmine özenmeden, Anadolu halkının yaşantısına bakıp onları konu alırken, Şair Baba’nın soluğunu ensemde hissediyorum. O bana dersler verdi: Diyalektik, sosyoloji, ekonomi politik dersleri.”

EKSİLMEYEN UMUT

Ancak nasıl adlandırılırsa adlandırılsın Balaban’ın kendi kendini inşa eden sanat yaşamı, en başından beri değerli bir özgünlüğe sahip. Onun insanlarını nerede görseniz tanırsınız. İzleyici hangi eserine bakarsa baksın yüzünde bir tebessüm beliriyor, Balaban’ın renklerinden yansıyan umut en karamsar görünen tablosunda bile insanın içini ısıtıyor. Umut onun hiçbir tablosunda eksik olmuyor. Bu özgünlüğünü bir an bile kaybetmeden devirdiği bir asır, halkın ve hayatın öz kaynaklarından beslenen bir sanatçının ölümsüzlüğünü doğuruyor. Balaban, bu uzun dönüşümün “devrim anı” diyebileceğimiz hapishane yıllarını ve ustası Nâzım’ı son nefesine kadar büyük bir saygıyla anmıştı ve hapishane arkadaşları Nâzım Hikmet ile Orhan Kemal gibi bir haziran gününde aramızdan ayrıldı.

BALABAN UĞURLANIYOR

Ustaların ustası ressam İbrahim Balaban salı günü son yolculuğuna uğurlanacak. Balaban için saat 11.00’de Şişli Belediyesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Evi’nde tören düzenlenecek. Şişli Camii’nde öğle vakti kılınacak cenaze namazının ardından defnedilmek üzere Bursa’nın Osmangazi ilçesinin Seçköy mahallesine gönderilecek. (KÜLTÜR SERVİSİ)

ÖNCEKİ HABER

Sağanak yağış ve sel mevsimlik tarım işçilerini vurdu

SONRAKİ HABER

İskender Bayhan: Sonuçlar emekçiler arasındaki huzursuzluğun büyüdüğünü gösterdi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa