16 Mart 2019 23:33

En büyük silah tüccarları NATO ülkeleri

Avrupa'nın gündeminde bu hafta Fransa'da havalimanı özelleştirmesi, Brexit tartışması ve Almanya'nın silah ticareti vardı.

Fotoğraf: Pfc. Sean Dennison/Wikimedia Commons

Paylaş

Stockholm merkezli Barış Araştırmaları Enstitüsü SIPRI’nin silah satışı-alımı ile ilgili açıkladığı liste, Almanya’nın kriz ve savaş bölgelerine silah satışını tekrar gündeme getirdi. En büyük silah satışının Transatlantik İttifakı (NATO) ülkelerince yapılması da eleştiri konusu oldu.

FRANSA’DA DEV ÖZELLEŞTİRME

Fransa’da ise Macron Hükümeti son yılların en büyük özelleştirmesini gündeme getirdi. Ülkenin en büyük havalimanlarını işleten ADP’nin özelleştirmesi projesi, Senato’da reddedilmesine rağmen yine Meclis gündemine geldi.

BREXIT SORUNU

Bu hafta İngiltere ise parlamentoda yürütülen Brexit tartışma ve tasarıları öne çıktı. Parlamento, AB’den anlaşmasız bir şekilde ayrılmayı reddetti ve Brexit sürecinin uzatılmasına karar verdi. İngiltere Parlamentosunun bu kararı Brüksel tarafından nasıl karşılanacak göreceğiz.

Her şeye rağmen Başbakan Theresa May’in, 29 Mart’tan önce yeni bir Brexit anlaşmasını parlamentoya, bir kez daha, sunma şansı var.


ALMANYA DÜNYA ÇAPINDA DÖRDÜNCÜ BÜYÜK SİLAH İHRACATÇISI

German Foreign Policy

Almanya, silah ihracatını son beş yılda (2014-2018), önceki beş yıla (2009-2013) kıyasla yüzde 13 artırdı ve küresel silah ihracatının yüzde 6.4’ü ile dünyanın en büyük silah tedarikçileri listesinde dördüncü sırada yer aldı. Bu araştırma SIPRI (Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü) tarafından yapıldı. Bu kez üçüncü sırada Fransa dördüncü sırada Almanya var. Bu arada Alman silah üretiminin asıl payı SIPRI tarafından hesaplanan değerden biraz daha yüksek, çünkü Eurofighter avcı jetlerinin Suudi Arabistan ve Umman’a ihracatı Londra üzerinden yapılıyor ve İngiltere istatistiklerine dahil ediliyor.

‘BARIŞ GÜCÜ’ AB

SIPRI ayrıca AB silah ihracatı hakkında da veri sağlıyor. Buna göre, kendisini barışçı olarak göstermeyi seven Avrupa Birliği, yalnızca altı ülkeyle (Fransa, Almanya, Büyük Britanya, İspanya, İtalya, Hollanda) ilk 10 küresel silah ihracatçısını bünyesinde toplamakla kalmıyor ayrıca dünya çapındaki tüm silah ihracatının yaklaşık yüzde 27’sine sahip oluyor. Bu rakam, ABD’nin (yüzde 36) gerisinde, ancak yine de Rusya’nın (yüzde 21) çok ötesinde ve küresel silah ihracatında ikinci sırayı oluşturmakta. Çin’in (yüzde 5.2) ise zaten çok önünde. İngiltere’nin AB’den çıkışıyla durum değişmeyecek: AB, 27 üyesiyle, 2009’dan 2013’e göre silah satışında rekor denecek düzeye geldi ve 2014’ten 2018’e kadarki beş yıllık sürede küresel askeri teçhizat ihracatının yüzde 22.8’ini ele geçirdi. AB’de açıkça bir başka artış için daha çaba harcanıyor; Brüksel’de hedef ilan edilen Avrupa savunma sanayiinin merkezileştirilmesi, sadece dünya pazar payını arttırmak ve güvence altına almak için tasarlanan bir şey değil tabii ki...

BATILI SAVAŞ VE SİLAHLANMA İTTİFAKI

SIPRI’nin verileri, dünyaya savaş silahları sağlama konusunda ABD ve AB liderliğini ortaya koyduğu gibi, Transatlantik İttifakın (NATO) silah ihracatındaki tartışılmaz baskın konumunu da vurguluyor: NATO üyesi ülkelerde üretilen silahlar küresel silah ihracatının neredeyse üçte ikisini oluşturuyor. Bu, Rusya’nın üç katı, Çin’in on üç katı değerinde. ABD, İngiltere, İtalya, Norveç ve Finlandiya’nın en önemli silah tedarikçisi. Almanya ise ABD silah ithalatının en önemli kaynağı. Almanya SIPRI’nin en büyük 40 silah alıcısı listesinde görünmüyor. Bunun nedeni Berlin’in ordusunu Alman yapımı silahlarla, görüldüğü üzere başarılı bir şekilde, donatmaya çalışması.

EN ÇOK SİLAH SATIN ALANLAR

Silahlanma arzındaki küresel artıştan ve özellikle de Batı ülkelerinin artan payından büyük ölçüde sorumlu olan silah alıcıları Arap ülkeleri. Örneğin, SIPRI’ye göre, geçtiğimiz beş yıllık dönemde Alman silahlarının Ortadoğu’ya ihracatı 2009’dan 2013’e yüzde 125 arttı. Böylece, tüm Alman silah ihracatının dörtte biri, siyasi gerilimler ve savaşlar ile ünlü olan bölgeye, Ortadoğu’ya, gitti. Sadece Suudi Arabistan, çoğunlukla ABD silah tekellerinden olmak üzere (yüzde 68), küresel silah ihracatının yüzde on ikisine sahip. Suudi Arabistan’a silah satan ülkeler arasında Birleşik Krallık (yüzde 16, özellikle de önemli bir Alman üretim payına sahip Eurofighter) ve Fransa (yüzde 4.3) yer aldı. Birleşik Arap Emirlikleri ise küresel silah alımının yüzde 3.7’sini oluşturdu. Bu nedenle, dünyadaki tüm silah ihracatının yedide birinden fazlası, İran’ı ana düşman olarak gören ve şu anda Yemen’de Tahran’a karşı bir vekalet savaşı yürüten Arap Yarımadası’ndaki iki ülkeye gitti. Birleşmiş Milletler tarafından silah ambargosu uygulanan İran’ın kendisi, Yakın ve Orta Doğu’ya teslim edilen askeri malzemelerin sadece yüzde 0.9’unu satın aldı. Sayısal oran, İran’ın tüm bölge için askeri bir tehdit olduğu iddiasının ne kadar dayanaksız olduğunu ortaya koyuyor.

ÇİN ETRAFINDAKİ ÇEMBER

SIPRI istatistikleri, küresel silah satışının dörtte birinin, Çin’le gergin ilişkiler içinde olan ya da ülkeyi bir yarım ay gibi kuşatan ülkelere gittiğini ortaya koyuyor. Bu silahları satan ülkelerin çoğu NATO ülkeleri. Örneğin, hükümeti Pekin’e karşı sert bir çizgi izleyen Avustralya, küresel silah alımının yüzde 4.6’sı ile dördüncü en büyük silah ithalatçısı.  Silahların çoğu Amerika Birleşik Devletleri, İspanya ve Fransa’dan geliyor. Güney Kore (yüzde 3.1) silahlarını çoğunlukla ABD, Almanya ve İngiltere’den alıyor. Endonezya (yüzde 2.5) esas olarak İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve Hollanda’da alım yaparken, Tayvan (yüzde 1.7) savaş teçhizatını neredeyse yalnızca ABD’den ve daha az oranda Almanya ve İtalya’da tedarik ediyor. Çin’in geleneksel rakipleri olan Hindistan (yüzde 9.5) ve Vietnam (yüzde 2.9) da büyük miktarda silah satın alıyor, ancak silah satan ülke Rusya. Bu, Moskova’nın Pekin ile yakın iş birliği içinde olduğunu ama Çin Halk Cumhuriyeti’nin yükselişini, en azından biraz frenlemek için çaba harcadığını gösteriyor.

(Çeviren: Semra Çelik)


BREXIT’İN ERTELENMESİ: GERÇEKLE YÜZLEŞME ZAMANI

The Guardian
Başyazı

Neredeyse iki yıldır, Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden çıkacağı tarih biliniyordu. Politik tartışmalar bunu nasıl gerçekleşeceği üzerine yoğunlaştı. Neden sorusu daha az soruldu ve tartışıldı. En basit cevap: Çoğunluk Avrupa Birliği’nden çıkmaktan yana oy kullandı ve bu tercih, demokratik prensipler gereği, saygı duyulmasını gerektirir. Fakat hükümet güvenilir bir Brexit yolu bulamamasına ve çizdiği yolun sonuçlarına rağmen ısrarla bu yolda devam ediyorsa, bu göz göre göre yıkımdır. Tam da böyle bir başarısızlık noktasına gelindi. Milletvekillerinin dün akşam (çarşamba) gerçekleşen oylamada Brexit müzakere sürecinin 29 Mart’tan sonraya uzatılmasından yana oy kullanmaları bunun kanıtıdır. Fakat Brexit’in kendisi gibi, bu uzatma sürecinin amacı hakkında da bir netlik yok.

Bir referandum daha olmasından yana yapılan çağrı, parlamento oylaması sonucu, güçlü bir şekilde reddedildi. İşçi Partisi oy kullanmadı ve birçok milletvekili halk oylamasını prensip olarak destekliyor ama sorunun (parlamentoya) erken sorulduğu kanaatinde. Bu tarz taktikleri bir yana bırakırsak, belli ki milletvekillerinin çoğu Avrupa Birliği’nden çıkmaya kararlı. Ne yazık ki, niyet kendi başına pratik çözümler getirmiyor. 2016’daki referandum ayrılma yönünde bir karar verdi fakat bir gerekçe sunmadı. 17.4 milyon seçmenin aklından geçenlerin hakkında Theresa May’in kendine göre yorumu var, ama onun yorumları meşru değil. Siyasetçiler kamunun fikirlerini kendi cephesinden görür. May için mesele göçmenliğin kontrol altına alınması. Başkaları için liberalleştirme veya istediği ticari anlaşmaları imzalamak.  Bunlar bazı seçmenler için öncelik ama hiçbiri “halkın iradesi” olarak kutsamayı hak etmiyor.

Theresa May hâlâ göstermelik de olsa Brexit sürecin başını çekiyor ve zor durumda olan Brexit planını parlamentodan geçirmeye kararlı. 50’inci madde uzatılarak bir güvence veriyor ama buna rağmen kötü bir süreç işliyor.

Brexit meselesi, Birleşik Krallık ve Avrupa Birliği’nin ilişkisine bakarak yeni bir çerçeveden sorgulanmalı; milliyetçi özerklik savunmasından farklı olarak, güçlü küresel bir ittifakın bir parçası olmanın ne anlama geldiğini ve bu birliktelikten vazgeçmenin neler getireceğini düşünerek yapılmalı. May’in sistematik olarak yaptığı hata öncelikle, kendi partisi içinde paranoyak bir şekilde Avrupa karşıtlarıyla müzakere yapması ve bu görüşmelerin sonuçlarını gerçekçi olmayan talepler olarak Brüksel’e sunması. Gelecekteki ilişkisinin temelini ortak yönleri üzerine kurması gerekirken, bu izlediği yol hayal kırıklığını garantiledi, İngiltere ve komşularıyla da arayı açtı.

Milletvekilleri, Theresa May’in çıkış anlaşmasının üstüne biraz daha yoğunlaşırsa parlamentodan geçirme olasılığı halen var ama bu sadece Brexit’in başlangıcının sonu olabilir. Daha cevaplanmayan birçok soru var. Brexit, Britanya’nın çıkarlarını nasıl karşılayacak, faturası ne olacak? Kültürel, ekonomik ve stratejik anlaşmaların koşulları ne ve bunların anlamları ne olacak? Theresa May bu soruların cevaplarını bildiği için iktidara gelmedi. Bu sorunların cevaplarını da partinin sağ kanadında, yanlış yerde aradı. Anlaşmaya varılabilecek süreyi boşa harcadı ve ertelemeyi gerekli kıldı. Eğer bu süreç farklı kullanılmayacaksa, kazanılacak ek süre pek işe yaramayacak. Parlamentonun Brexit tartışmasını yeniden başlatması gerek. Haziran 2016’daki referandum sonucunu gözden geçirerek herkes kendi ideolojik çıkarların uygun olarak “halkın iradesi” argümanını kullanmamalı ve tartışmaları bunla kısıtlamamalı. Asıl görev, verileri ve gerçekleri araştırmak, bütün seslere kulak vermek ve AB kurumlarıyla olan ilişkiyi bütün ülkenin çıkarlarını temsil edecek şekilde yapmak gerekecek.

(Çeviren: Çınar Altun)


FRANSA: PARİS HAVAALANLARINI ÖZELLEŞTİRMEK İÇİN HÜKÜMETİN ANLAMSIZ İNADI

Aurélien SOUCHEYRE
Lionel VENTURINI
Humanite

Sağdan ve soldan liberallerin karşı geldiği bir özelleştirme çok sık sık karşılanan bir şey değildir. Hükümetin, Paris Havaalanlarını (ADP), bu stratejik şirketi özelleştirmek istemesindeki anlamsız ısrarına karşı eşi nadir görünen bir birlik oluşuyor. İle de France Bölgesi (Paris ve banliyösü) yönetimindeki tüm encümenler, tüm siyasi gruplar dahil ADP’den hisse almayı önerdiler, böylelikle bölge yapılanma tercihlerinde söz sahibi olabilirler. Macroncu meclis çoğunluğu hâlâ geri adım atmama konusunda ısrarlı. Senatonun şubat ayının başında kitlesel olarak bu projeyi, 78 oya karşı 248 oyla reddetmiş olması onların umurlarında değil. 1986’dan bu yana ilk defa meclisin bir özelleştirme projesini reddetmiş olması bile yürütmeyi sarsmıyor.

Mecliste Stéphane Peu (FKP) bu “bütçe hatasına” karşı geldi, zira ADP kamu kasasına düzenli bir gelir kaynağı teşkil ediyor. (Ekonomi Bakanı) Bruno Le Maire ise ona cevap verirken “Yarın için acil olanın yapay zeka ve veri stoku yatırımı yapabilmek için gelir kaynağı elde etmek” olduğunu belirtti. Fakat muhalefetin hesaplarına göre bu özelleştirmenin yılda getireceği kazanç ADP’nin zaten getirdiği miktarla eşit (2017’de devlet buradan 170 milyon avro elde etti). Söyleyecek bir şeyi kalmayınca Ekonomi Bakanı bu sefer de tartışmaya dünyanın en büyük havalimanı şirketini sadece büyük bir “lüks mağaza ve oteller” yöneticisi olarak sundu. (…) Satışı sessiz sedasız, ihaleye açmadan yapılacak ve hükümet bir yabancı ticaret bankasını, Amerika Bankasını (Bank of America) danışman olarak seçti. Bu bankanın eski yöneticileri arasında Macron’un yakın dostlarından birisi var. Mecliste bu dosyanın raportörü LaREM (Macroncu) Milletvekili Roland Lescure’ye karşı François Ruffin (Boyun Eğmeyen Fransa Hareketi) onun bu dosyada iştahı kabararak yarışa katılanlardan olan Caisse des dépots du Québec (Kanada) adlı yatırım bankasının uzun yıllar yöneticiliğini yapmakla suçladı. Bu bankanın yöneticisi olan Roland Lescure’ün yanında eskiden çalışan Aigline de Ginestous, özel bir konuşmasında şunları belirtmiş: “Hissedarlara ödeme usulüne karşı sert çıkışların olmasından kaygılanıyorduk. Oysa ki milletvekilleri bu konuya bakmadılar bile”.

Zira bugün havalimanı idaresinin özel yatırımcılara ödediği miktar en yüksek miktarlar arasında değil. Belirtmek gerekir ki ekim ayından bu yana Aigline de Ginestous, Ekonomi Bakanlığına bağlı Devlet Sekreteri Agnès Pannier Runacher’in kabine başkanı oldu.

Oysa ki alternatif çözümler hiç eksik değil. Örneğin Ile-de-France bölgesinin 7 ili, havalimanlarının sermayesine yüzde 29.9 oranında, yani 6 milyar avro oranında dahil olmaya hazır, devletin satıştan elde etmek istediği ise 8 ile 10 milyar avro.

(Çeviren: Deniz Uztopal)

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Aliağa'da ölümlü iş kazaları 8 yılda 3 kat arttı

SONRAKİ HABER

Marmara'da sıcaklıklar mevsim normallerinin 1 ila 3 derece üzerinde olacak

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa