Avrupa’da kapitalizm kanseri

Avrupa’da kapitalizm kanseri

Avrupa'nın Gündemi'nde bu hafta, Avrupa Sendikal Kurumunun raporu, Almanya'daki metal işçilerinin mücadelesi ve İngiltere sağlık sistemi yer alıyor.

Avrupa Sendikal Kurumunun (Etui) bilimsel araştırmalara dayanarak yayımladığı bir rapor Avrupa’da her yıl 130 bin emekçinin, çalışma koşulları ve çalışırken maruz kaldıkları kimyasal maddelerden dolayı kansere yakalandıklarını ortaya koydu. Seçtiğimiz yazı, bu kanserlerin büyük bir oranının önlenebilir olduğu ve fakat bunun önlenemiyor olmasının nedeninin patronların kâr hırsı olduğu belirtiyor. 

METAL İŞÇİLERİNİN TİS MÜCADELESİ

Almanya’da IG Metall sendikası toplu iş sözleşmesi (TİS) talepleri doğrultusunda uyarı grevlerine başladı. İşçiler sadece metal ve elektronik dalında değil her sektörde ücret zammı, daha iyi çalışma koşulları, sigortasız çalışmaya ve taşeronlaşmaya hayır diyorlar. Taleplerini dayatabilmeleri, haklarını alabilmeleri sendikaların güçlenmesine bağlı.

İNGİLTERE’DE SAĞLIK SİSTEMİ ÇÖKÜYOR

Diğer yandan İngiltere’nin sağlık sistemi sıkıntılı bir dönemden geçiyor. Sağlığa yapılan harcamalar yetersiz ve iddialara göre gerekli bütçe ayrılmazsa sağlık sistemi çökecek. Financial Times’daki değerlendirmeye göre ülkenin gurur duyabileceği bir ulusal sağlık hizmeti isteniyorsa, bu sağlığa daha fazla yatırım şart.


TOPLU İŞÇİ KATLİAMI

Thomas COUTROT
Politis

Her yıl 1.3 milyon Avrupalı kanserden ölüyor. Avrupa Sendikal Kurumu (Etui), internet sayfasında bir rapor yayınladı , AB’de Meslek Kanserinin Maliyeti adlı bu rapor, çalışma koşullarının ölümlerdeki sorumluluğunu iyi bir şekilde inceliyor. Büyük olasılıkla alttan hesaplanan bu verilere göre, yani resmi bilimsel tahminlere göre, kökeni mesleki olduğu var sayılan, yani bir kişinin çalışma esnasında karşılaştığı risklerden dolayı gelişen kanserler toplam verinin yüzde 8 ile 12 sini teşkil ediyor. Yani yılda 130 bin ölü patronların ihmalkarlığı ya da yeterince önleyici önlem almamalarından kaynaklı. 

Bu sayının bile kendi başına kıta düzeyinde bir skandal teşkil etmesi gerekir. Zira bunlara neden olan maddelerin hangileri olduğu tam olarak biliniyor: Mazot egzoz gazları, gece çalışmaları, odun tozları, kaynak dumanı, mineral yağlar, silis, taş pamuğu… Tüm bu zararlı maddelerden işçilerin nasıl korunması gerektiği de biliniyor, yani bireysel koruma yöntemleri (maske kullanma, eldiven takma…), kolektif korunma yöntemleri (havalandırma, maddeleri kökünden ihraç etme vs.) ve tüm bu maddelerin yerine başka maddeleri kullanma yöntemlerinin hayata geçirilmesi bunları engelleyebilir. Örneğin sağlık için zararlı olan bir maddenin yerine zararsız olan bir madde kullanılabilir.

Yani esas skandal bu ölümlerin önlenebilir olması. Örneğin gece çalışmasının meme kanserinin başlamasında bir faktör olduğu biliniyor: Varsayalım ki polis ya da sağlık sektöründe bu gece çalışmaları sorunu çözülemiyor, fakat son yıllarda özellikle de kadınlar içinde meme kanserinin en fazla geliştiği sanayi sektöründe niye çözülemiyor ki? Tabii ki kâr mantığından dolayı bu çözülmüyor. Hatta söz konusu tehlikeli maddelerin çoğunluğu için önleyici araçlar bile var: Dolayısıyla bu katliamlar ya işverenlerin bilinçsizliği ya da gerekli olan ekipmanları finanse etmeyi reddetmeleriyle ancak açıklanabilir. 

Bu skandal var olan devasa eşitsizlikler yüzünden daha da içler acısı haline geliyor. Fransa’da işçiler, ücretli çalışanların yüzde 20’sini oluşturuyor, fakat kanserojen maddelere her gün maruz kalanların yüzde 70’i işçiler.. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, her yıl kanserden ölen 130 bin insanın en azından üçte ikisinin işçi kökenli olma ihtimali çok yüksek. Kendi başına bile bu veri büyük bir skandaldır aslında, fakat bu ölenler beyaz yakalı, üniversite profesörü ya da gazeteci olsaydı büyük olasılıkla basında daha fazla yer alırdı. 

Diğer yandan yayımlanan raporda bir soru işareti var. Öyle ki neden raporda bu ölülerin devasa “maliyeti” öne çıkartılmış ? Oysaki söz konusu insan hayatı olduğunda bunun hiçbir anlamı yok. Zira, Etui’ye göre “yıllık fatura 270 ile 610 milyar avro civarında, yani Avrupa Birliği’nin gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 1.8’i ile 4.1’ine denk düşüyor”. 

Bu veriler; insan hayatına biçilen  parasal bir değer ile; yani tartışılır bir ekonomik hesap sayesinde elde edilen kişi başına varsayılan 4 milyon avro ile toplam ölü sayısının çarpılmasıyla elde ediliyor.  Peki neden 130 bin insanın canına mal olan bu katliam yerine 610 milyarlık fatura öne çıkartılıyor ki? 

Belki de işçilerin ve yurttaşların, insan hayatını savunmaktan çok milyarları tasarruf etmek için mücadele edecekleri var sayılıyor ki bu veri öne çıkartılıyor...

(Çeviren: Deniz Uztopal)


ALMANYA’NIN SAPKIN YOLU

Almanya

Dierk HIRSCHEL
Süddeutsche Zeitung

Alman ekonomisinin durumu iyi. İşverenler rekor kâr ediyor, istihdam artıyor, işsizlik azalıyor. Ancak bu durum herkesi refaha götürmüyor. Brüt ücretler, geçen yıl, enflasyonun etkisi sonrası sadece yüzde 0.8 oranında arttı. Gelir eşit olmayan şekilde dağıtıldı. Çalışanların beşte ikisinin banka hesabında, son 20 yıla göre daha az para var. 

Alman ücretlerindeki bu düşüklük dünya çapında da mahkum ediliyor. Avrupa Merkez Bankası Şefi Mario Draghi, Uluslararası Para Fonu (IMF) Müdürü Christiane Lagarde ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü Genel Sekreteri Ángel Gurría Almanya’da  ücretlerin arttırılması gerektiğini söylüyorlar. Sosyal Demokrat Parti (SPD) Şefi Martin Schulz da işçilere daha fazla para verilmesini istiyor. Aslanlar kükrüyor! Ama kime karşı? Sendikalar finans krizi sonrası yüksek ücret zammı için çaba harcadılar. Ücretler reel olarak yüzde 10 oranında arttı. Sonucun kötü olması isteksizlikten değil. Ekonomik açıdan baktığımızda ücretler daha da yükselebilir. Bankerler ücret artışının her yıl yüzde 3 olmasıyla üretim artışına enflasyon oranına uygun hale getirilebileceğini söylüyorlar. Yine de ücret artışı yetersiz oluyor. İşçiler ürettiklerinin karşılığını neden alamıyor, pastadan daha büyük pay sahibi olamıyorlar? 

İş piyasası patates pazarı değil, yani arz ve talep yasaları burada geçerli olmuyor. Daha fazla ücret elde edebilmek, işçilerin TİS’lerde yumruğu masaya vurabilmelerine bağlı. Ama işçiler ve patronlar, masaya eşit göz hizasında oturmuyor ki. İşçiler tek servetleri olan iş güçlerini satarak yaşamlarını sürdürmek zorundalar. Güçlü sendikalar ve etkili bir sosyal devlet, hem bu adaletsizliği hem de iş piyasasındaki personel azlığının yok edilmesini sağlayabilir. Öyleyse hata nerede veya neden düzeltilmiyor?

Son on yıllarda sendikalar üzerindeki baskı giderek arttı, güçsüzleştiler. Artık işçilerin beşte biri bile sendika içinde örgütlü değil. IG Metall, Ver.di ve diğer sendikalar sadece işçilerin beşte üçünü temsilen masaya oturuyorlar. Bu nedenle de pastadan alınan pay giderek küçülüyor. Politikacılar ve ekonomi uzmanları Alman işçilerinin küreselleşme ve dijitalleşmenin kurbanları olduğunu belirterek suçluyu kolayca buluveriyorlar. Çinliler, Hindistanlılar, Bulgarlar, robotlar, bilgisayarlar, Alman işçilerin ücretlerini yutuveriyorlar. İşçiler küreselleşmenin boğazlarını sıkan pençesinde bulunmaktalar. Alman ekonomisi ithalattan çok ihracat yapıyor, düşük ücretlerin egemen olduğu ülkelerle de bu ilişki sürüyor. Alman otomobil, makine, kimya ve ilaç sanayi modern teknik ve üretimin yüksekliği sayesinde en yüksek işçi ücretlerini ödeyebiliyor. Bu nedenle Volkswagen, Siemens ve BASF, gelişmekte olan ülkelerdeki düşük ücretli, ucuz, üretimle rekabet edebiliyor. Almanya’daki düşük ücret sektörü, kötü çalışma koşulları ise  küreselleşme nedeniyle başka ülkelerin işçilerinin yol açtığı bir felaket değil tam da Alman sermayesinin bilerek, isteyerek yaptığı bir şey. 

Hayır, dijitalleşme de ücretleri frenlemiyor. Henüz dijital devrim işçilerin işsiz kalmasına yol açacak boyutta değil. Tam tersi, istihdam artıyor. Şüphesiz ki dijital iş dünyası ücret dampinginin değişik biçimlerini de beraberinde getiriyor. Örneğin iş gücünü internet aracılığıyla satışa sunanlar, asgari ücret, tatil parası ve hastalık halinde ücret ödenmesine devam hakkından feragat etmiş oluyorlar. 

ALMANYA’DA NEDEN OLMUYOR?

Bazı komşularımız ücretleri yiyen yapısal değişim tabusunu yıktılar. Küreselleşme fırtınası Belçika, Avusturya, Danimarka ve İsveç’i de sarmıştı. Orada da Big Data, yapay zeka dalgası iş dünyasında korku yarattı. Ama işçiler köşeye sıkıştırılmadılar. TİS’ler sağlam kaldı. Sendikalar hâlâ işçilerin yüzde 80-100’ünü temsilen masaya oturuyor. Düşük ücretliler ve sigortasız çalışanların sayısı sınırlı kalıyor. Bunun neden böyle olduğunun açıklaması çok kolay: ulusal istihdam ve toplum politikası yeni koşullara uygun şekilde biçimlendiriliyor. 

Bu, Almanya için de geçerli. Schröder hükümeti Ajanda 2010’la insan emeğini değersizleştirdi ve sınırsızlaştırdı. Iş piyasasının kuralsızlaştırılması ve sosyal sigorta sisteminin yeniden biçimlendirilmesi, ülkeyi ucuz ve güvensiz işlerle doldurdu. Hartz IV sayesinde yoksul kalacakları, dışarıda daha ucuza çalışmayı bekleyen milyonlarca işsiz olduğu tehdidiyle işçiler üzerine şantaj yapıldı. Savaş sonrasının bu en büyük sosyal hak gasbı TİS’lerin delinmesine ve sendikaların zayıflamasına neden oldu. Görüldüğü gibi içinde bulunduğumuz, işçiler açısından,  kötü durumun küreselleşme veya dijitalleşmeyle hiç ama hiç ilgisi yok.  

Ekonomik kalkınma, örgütlü emeğin içinde bulunduğu kalp krizini iyileştiremez. İlk bakışta, istihdamın artması ve işsizliğin azalması sanki işçilerin yaptırım gücünü arttırıyormuş gibi görünebilir ama istihdamın artması hiç de işverenlerin şapkalarından tavşan çıkarmasıyla olmadı.  Birçok patron tam gün işleri yarım hatta çeyrek (mini iş) işe dönüştürdü. Böylece iş bulma kurumundaki sayı cambazları sanki bir mucize gerçekleştiriyormuş edasıyla ortaya çıktılar. Bir milyon kişi işsizlik istatistiklerinden çıkarıldı. Birkaç haftalık seminere gönderilenler, hasta olanlar çalışıyormuş sayıldı. Tam gün çalışma mucizesi mi? Yalan, bu büyük uydurmacanın ardında sendikaların boyun eğmeleri ve maniple edilmiş istatistikler yatıyor. 

Ücretlerin artması için iş dünyasındaki güç dengesinin değişmesi gerekir. İlkin sendikaların iş hayatının her alanında güçlenmesi, örgütlenmesi ve gücünü göstermesi zorunlu. 

Hükümet de tabii ki büyük bir sorumluluk taşıyor; kurulmaya çalışılan yeni hükümet iş piyasasını yeniden düzenlemeli. TİS sistemi güçlendirilmeli. TİS’ler yeni bir TİS bağıtlanana kadar geçerliliğini sürdürmeli. Aynı zamanda sektördeki her işletme için geçerli olmalı. Sigortasız işler sigortalı hale getirilmeli, eşit işe eşit ücret ödenmeli ve atipik işler yok edilmeli. 

Asgari ücret, geçici olarak TİS’lerde elde edilen ücretten daha yükseltilmeli. Sunulan her işi, ücreti, çalışma koşulları, sigortalı olup olmaması bir kenara bırakılarak kabul etme zorunluluğu kaldırılmalı. İş piyasasının bu yeni düzenlenmesi işçilerin emeklerinin az da olsa karşılığı olan  ücret zammını hayata geçirmelerine hizmet edecektir. Partilerin yeni hükümeti kurmak için yaptıkları görüşmeler onların işçilere ne kadar değer verdiğini de gösterecektir. 

(Çeviren: Semra Çelik)


İNGİLTERE’NİN SAĞLIK HİZMETİ İÇİN ÖZÜR YETERLİ DEĞİL

İngiltere

Financial Times
Başyazı

Sağlık Bakanı Jeremy Hunt özür diledi. İngiltere’nin ulusal sağlık hizmetinin (NHS) 2018’de 70’inci doğum gününü kutlaması gerekiyordu. Ama ne yazık ki sağlık hizmeti krizde. On binlerce hastanın ameliyatı ertelendi. Bekleme süreleri ve saatleri için belirlenen hedeflerin hepsi askıya alındı. Hastalar yatak olmadığı için sedyelerde bekliyor ve acil servis merkezleri tamamen çökmek üzere. Hunt’in özür dilemesi doğru olsa da yeterli değil.

Bu kaos ortamı -1990’lardan beri yaşananın en kötüsü olmakla kalmıyor-  aynı zamanda mevcut durum öngörülmüştü ve böyle olacağı tahmin ediliyordu. Kış ayları her zaman devlet fonlarıyla çalıştırılan sağlık hizmeti için süreç çok zor geçiyor. Fakat kış mevsiminde, yaşlı halk tarafından bakım talebinin yükselmesi dünyevi bir takım sorunlarla karşılaştı. 2010’dan beri bu hükümet ulusal sağlık hizmetine kuruluşundan beri yaşadığı en ağır finansal kesintileri uyguladı. Aynı zamanda nüfus değişiklikleri, şeker hastalığı gibi kronik hastalıkların yaygınlaşması, yükselen beklentiler ve hızla yükselen tıp masrafları hem talebi hem de maliyeti yükseltti. Üstelik sosyal hizmetler bütçesinde yaşanan büyük kesintiler sonucu yaşlıların bakımının yüksek maliyetini de ulusal sağlık hizmetine yükleyerek bu korkunç tabloyu tamamlamış oldu.

Bu kadar büyük bir kurumda her zaman verimlilik artırılabilir. En etkisiz çalışan bölümleri en iyilerin çok gerisinde. Çok fazla yönetici var ve yeterince sağlık çalışanı yok. İhtiyaç mekanizmalarını düzene koymak ve  bürokrasiyi azaltmak için çaba göstermeye devam etmeli. Şimdiye kadar hükümet etkili olmadı. En iyi olarak bilinen reformların parçalanmasına neden oldu ve yeni bürokratik tabakalar yarattı.

Buna rağmen, bağımsız kurumlar tarafından yapılan analizler ulusal sağlık hizmetinde verimliliğin oldukça yüksek olduğunu ve diğer sektörlerin ilerisinde olduğunu gösteriyor. Daha az maliyete daha fazla hasta muayene ediyor, bu durum Mali Araştırmalar Enstitüsü tarafından da doğrulandı. Yine de kazanımları sonsuz değil. İngiltere ulusal sağlık hizmetinin başında olan Simon Stevens yüksek verimliliğin, yetersiz fonun yerine geçemeyeceğini söylemekte haklı.

Aklı başında bir profesyonel olan Bay Stevens, değişiklikleri uygulama konusunda duygusal davranmadı. Ulusal sağlık hizmetinde ihtiyaçları dengelemekte ciddi yol katetti, en önemlisi de tedavinin odak noktasını hastaneden temel sağlık hizmetine doğru çevirdi. Değişim için önden yatırım gerekiyor. Genel temel sağlık hizmetleri çoğalmadan ve sağlıklı yaşam teşvik edilmeden hastane bölümleri kapatılamaz.

Stevens’ın hesaplarına göre ulusal sağlık hizmetinin çökmemesi için bu sene 2-3 milyar sterlinlik fon tahsisine ihtiyacı var. Orta vadede bu rakamlar çok daha yüksek. Benzer zengin Avrupa ülkeleri, örneğin Fransa ve Almanya, İngiltere’den 20 ve 30 milyar sterlin daha fazla yıllık harcama yapıyor. Bu farkı kapatmak için yeni bir siyasal sözleşme lazım, tüm partilerin ne kadar bütçe ayrılması ve bu miktarın nereden finanse edileceği konusunda anlaşması lazım. Böyle bir sözleşme içinde yaşlıların sosyal hizmeti için de uzun süreli bir çözüm bulunmalı. Bu konuda öncülük etmek hükümetin sorumluluğu. Muhalefette olan İşçi Partisi, ulusal sağlık hizmeti için daha fazla harcayacaklarını söylüyor. Hükümet gereken miktarın nasıl elde edileceği konusunda bir sonuca varmalı. Maliye Bakanlığının yenilikçi fon mekanizmalarına karşı eski kafalı tutumunu da bir tarafa bırakmalı.

Ulusal sağlık hizmeti uluslararası standartlara göre iyi performans gösteriyor. Hükümetin Brexit’e tamamen yoğunlaşmış olması sağlık hizmetinin kaos içinde olması için geçerli bir bahane olamaz. Brexit yanlılarının AB’den ayrılmanın ulusal sağlık hizmeti için fazladan 350 milyon sterlin getireceği sözü görüldüğü gibi bir yalandı. Fakat İngiltere gurur duyabileceği bir ulusal sağlık hizmeti istiyorsa bu kuruma daha fazla yatırım yapmamız gerektiği kaçınılmaz bir gerçek.

(Çeviren: Çınar Altun)

www.evrensel.net