Sovyetler Birliği'nde kültürel gelişim: Sınıfın sanatı

Ekim Devrimi'nden sonra SSCB'de kültürel gelişim nasıl sağlandı? Sovyetlerde sanata bakış nasıldı? 'Sosyalist gerçekçilik' ne demek?

Nuray SANCAR

Ekim Devrimi’nin gerçekleştiği ülke, Lenin’in “Ekim Devrimi’nin aynası” dediği, Tolstoy’un, Dostoyevski’nin, Puşkin’in, Turgenyev’in, Çehov’un ülkesiydi ve Sovyetler Birliği'ndeki kültürel inşa böyle bir birikim üzerinde gerçekleşti. Devrimden sonraki süreçte, yeni düzen olan sosyalizm, bu birikimi devralarak bunun üzerine yeni bir şeyler inşa etti. Diğer yandan da bu şaheserlere ya da diğer sanat ürünlerine ulaşımı kitleselleştirmeyi sağladı, bunları kolay ulaşılabilir hale getirdi.

DEVRİMDEN SONRA KAZANILAN İVME

Isaak Brodsky - Lenin Smolny'de (1930)
Isaak Brodsky - Lenin Smolny'de (1930)

Ekim Devrimi’nden sonraki süreçte, biraz önce adını saydığımız yazarlara Vladimir Mayakovski, Maksim Gorki, Konstantin Fedin, Nikolay Ostrovskiy, İlya Ehrenburg gibi isimler de eklendi. Tabii sadece edebiyat alanında değil sinema ve müzikte de dünya çapında sanatçılar yetiştirmeyi başarmış bir ülkeden bahsediyoruz. Hatta sinema alanında yepyeni bir sinema tekniğini, bir sinema anlayışını ve bir montaj anlayışını dünyaya armağan eden çok önemli yönetmenler yetiştirmiştir Sovyetler Birliği. Dolayısıyla sanatçıyla ilişkisi, sanatsal yaratı ile olan ilişkisi önemli ve eşsizdir Sovyetler Birliği’nin.

Sanatçıların doğrudan doğruya sadece sanatsal yaratıya odaklanabilmelerini sağlamak üzere hem maddi olarak hem de onların koşullarını iyileştirerek ve bütün olanaklarını sağlayarak bir imkan yaratılmıştır. Tabii ki bu işin bir başka yönü de bu sanat eserlerinin alımlayıcısı olan kitlelerde bunun yankısının nasıl olduğu idi. Bu bakımdan da Sovyetler Birliği’nde yetenekleri serbest bırakılmış işçilerin ve emekçilerin, amatör ya da profesyonel düzeyde kültürel, sanatsal üretime yönlendirildiğini görüyoruz. Özellikle devrimin yıl dönümlerinde, 1 Mayıslarda emekçiler kendi ürettikleri korolar kurmuş, müziklerini seslendirmiş, tiyatrolar yapmışlardı. Onların hikayeler, şiirler yazmaları teşvik edildi ve üstelik bu yazılan eserler amatörce bile olsa basılma imkanı buldu.

AT SIRTINDA TAŞINAN SİNEMA MAKİNELERİ

Arkady Rylov - In the Blue Expanse (1918)
Arkady Rylov - In the Blue Expanse (1918)

Sovyetler Birliği’nde planlı bir ekonomi vardı ve bu planlı ekonomi kapsamında kültürel yatırımlar önemli bir yer tutuyordu. Birçok kültür merkezi, opera ve bale salonları inşa edilmiştir o dönemde. Eğitim kurumlarında kültürel-sanatsal üretime özel bir önem verilmiştir. Ülkenin en ücra bölgelerine kadar okuma yazma oranının yükseltilmesiyle ilgili çalışmalar yapılmış ve sanatçılar, aydınlar bu konuda rol almışlardır. Örneğin o dönemden kalan fotoğraflar vardır; Sovyetler Birliği’nin henüz yeterince gelişkin olmadığı koşullarda, at arabalarının üstünde, ülkenin uzak diyarlarına sinema makineleri taşır ve film gösterimleri yaparlar. Sovyet yönetici kadroları sinemanın insan gelişimi açısından ve sosyalizmin inşa süreci açısından çok önemli olduğunu düşünür ve buna özel bir önem verilmiştir.

BİR SANAT EKOLÜ UYDURMA ÇABASI OLARAK 'SOYUT DIŞA VURUM'

Sovyetler Birliği kültürel ve sanatsal yönden bütün bu toplam kültürel ve sanatsal gelişme çabasına rağmen özellikle soğuk savaş döneminde ciddi bir saldırıya uğramıştır. Büyük tekellerin fonladığı vakıflar aracılığıyla "alternatif" denilen bir kültür yaratılmak istenmiştir. Kapitalizmin kültürü Sovyet kültürünün karşısında hegemonik bir şey olarak inşa etmeye çalışılmış, bunun yanı sıra “Soyut dışa vurumculuk” gibi uyduruk bir takım sanat ekolleri teşvik edilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri'nin bu durumun oluşumunda büyük rolü vardır.

Çiğnene çiğnene sakız haline gelmiş söylemlerden biri de Sovyetler Birliği’nde düşünce özgürlüğünün ve sanatsal yaratının olmadığıdır. Halbuki o dönem koşulları içinde Sovyetler Birliği’ndeki sanatsal üretim iddia ettiklerinden çok daha gelişkin ve düşünce özgürlüğü bakımından da kıyaslanamayacak bir ivme kazanmış haldedir. Bütün bu eleştirilere ve Sovyetler Birliği’ne ihanet edecek birilerini ortaya çıkarma çabalarına rağmen Dmitri Şostakoviç gibi birini bir hain haline getirememiştir bu baskılar. Dolayısıyla bu çabaların, oradaki o büyük muazzam eseri baskılamaya yönelik bir şey olduğunu söyleyebiliriz.

SOSYALİST GERÇEKÇİLİK

1934 yılından itibaren sanatçı örgütlerinin tartışmalarıyla Sovyetler Birliği’nde “Sosyalist gerçekçilik” bir sanatsal tavır olarak ilan edilmiştir. Bunun da Kübizm gibi, Sürrealizm gibi bir sanatsal ekol olduğunu ve özellikle iktidardaki sınıfın, işçi sınıfının partisinin buna dahlinin yani sosyalist gerçekçilği desteklemesinin herhangi bir sanatsal ekol desteklemekten farklı olduğunu düşünmek lazım. Sosyalist gerçekçilik bir dünya görüşüdür. O dönemlerde, "Sovyetlerde kalkınma", "ilerleme", "inşa" gibi kavramları çok sık duyarsınız. İşçi sınıfının bütün melekelerinin gelişmesi, bütün yeteneklerinin açığa çıkması ve dünyayı çelişkiler içindeki bir süreç olarak algılayabilmesi ve bu çelişkili dünyayı iyiye, güzele götürmeye çalışırken, sosyalizmi inşa ederken bu inşa sürecinin işine gelecek biçimde dünyaya bakmak, bunu güçlendirecek bir biçimde dünyaya bakmak duygusunun, bu bakış açısının bir karşılığıdır sosyalist gerçekçilik.

K. Petrov-Vodkin - Petrograd Madonna
K. Petrov-Vodkin - Petrograd Madonna

Sovyetlerde sanatçılar ve edebiyatçılar sosyalist gerçekçi bir tutuma teşvik edilmiş ve özendirilmişlerdir. Dolayısıyla bunun üzerine koparılan yaygaranın, yürütülen spekülasyonun dünyayı Sovyetler Birliği’nde yaşandığı gibi anlamamanın bir ürünü olduğunu, tamamen bir burjuva bakış açısı olduğunu, “düşünce özgürlüğü” denen şeyin tamamen liberal bir perspektiften anlaşıldığını söylemek mümkün. Çünkü “düşünce özgürlüğü” diye tarif edilen şeyin içeriği aslında sosyalist gerçekçiliğe karşı doldurulmuştur. Sovyetler Birliği’ndeki kültürel ve sanatsal inşanın, iktidarı ele geçirmiş işçi sınıfının ve emekçilerin kendi dünyalarını güzelleştirmek ve dünyada alternatif bir yaşam sistemi oluşturmak için kendi yanlarına aldıkları en önemli yoldaş olduğunu vurgulamak gerekir.

SABAH ÇALIŞAN, ÖĞLEDEN SONRA BALIK TUTAN, AKŞAMÜSTÜ RESİM YAPAN...

Marx, sosyalizmde yaşayan insanı, sabah geçimini sağlamak için çalışan, öğleden sonra balık tutan, akşamüstü de resim yapan bir profilde hayal etmişti. Sovyetler Birliği’ndeki sanat ve kültür tanımı, sadece yaşamak için çalışmak zorunda olan değil, çalışarak hayatını inşa etmeye çalışan insanların aynı zamanda onu şenlikli bir hale getirmek, güzelleştirmek için yaptığı uğraş olarak yapılabilir. Burada nihai hedef sanatla sanatçının, sanatçıyla sanatseverin arasındaki ayrımın giderek kapanması; insana ait, insanca ve emekçilerin hayal kurabileceği bir sistemi inşa etmeye yönelik bir sanatsal dünyaydı.

EKİM DEVRİMİ 100 YAŞINDA: GEÇMİŞ DEĞİL GELECEK

www.evrensel.net