‘Kavga etmek yerine demokrasi programı için çalışmalıyız’

‘Kavga etmek yerine demokrasi programı için çalışmalıyız’

CHP Milletvekili Mehmet Bekaroğlu: 2019’u demokratik sistem oylamasına çevirmemiz gerekiyor.

Serpil İLGÜN

Geçtiğimiz hafta, Türkiye siyasi gündeminin 2019’daki cumhurbaşkanlığı seçimine endekslendiğinin çeşitli veçheleriyle su yüzüne çıktığı bir dizi gelişmeye sahne oldu. Kuşkusuz en öne çıkan gelişme, hafta başında CHP Antalya Milletvekili Deniz Baykal’ın CHP’nin 2019 için cumhurbaşkanı adayını belirlemesi gerektiğini belirterek, Kılıçdaroğlu’ya ‘Ya aday ol ya da bırak’ çağrısı yapması oldu. Baykal’ın “Abdullah Gül’ün yüzde 49’un adayı olabileceği”ni de kapsayan önerilerini, Mersin Milletvekili Fikri Sağlar’ın Kılıçdaroğlu’ya yönelik eleştirilerini, Yalova Milletvekili Muharrem İnce’nin olağanüstü kurultay çağrısı takip etti. En son Ankara Milletvekili Selin Sayek Böke’nin parti görevlerinden istifa etmesi, CHP tartışmalarını daha da yukarı taşıdı.

CHP’de ne oluyor? Parti içi kavgalar/tartışmalar neden sonlanmıyor? Referandum sonucunu gayrimeşru ilan eden CHP, buna karşılık gelen bir duruş neden sergileyemedi? Yüzde 49, CHP’ye ‘değişim ve dönüşüm’ yönünde nasıl fırsatlar sunuyor? CHP’nin öne çıkan isimlerinden, İstanbul Milletvekili Mehmet Bekaroğlu yanıtladı.

Selin Sayek Böke’nin CHP Genel Başkan Yardımcılığı ve Parti Sözcülüğü görevlerinden istifası Bekaroğlu ile konuştuktan sonra yaşandığı için, kısa bir değerlendirme yapıldı, ancak söyleşimizin ana kurgusuna giremedi.

Referandumdan sonra İnce ve Sağlar gibi isimlerden kurultay çağrıları bekleniyordu ancak CHP’deki tartışmanın esas fitilini Baykal’ın ‘Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı adayı olmayacaksa çekilsin’ çıkışı ateşlemiş oldu. Yorumlar çeşitli ancak sizin değerlendirmeniz ne? Baykal neden böyle bir hamle yaptı?

Elbette sosyal demokrat bir partide herkesin parti yönetimini eleştirme hakkı var; CHP’de bu hak hep kullanılmıştır. Bu kötü bir şey değil. Ancak bana göre bu sefer bir sorun var.

Sorun olağanüstü kurultay istemi değil. Bir referandum süreci yaşandı; adaletsiz, eşitsiz bir kampanya döneminden sonra şaibeli bir sayımla sonuç kıl payı evet olarak ilan edildi ama biz hem parti olarak hem de Türkiye olarak daha ne olduğunu tam olarak konuşmadık. Referandum sonuçlarına yapılan itirazların hukuki süreçleri de henüz tamamlanmadı. Bunları konuşacağımız yerde olağanüstü kongre ve 2019’da kimin cumhurbaşkanı adayı olacağını tartışmak bana pek uygun gelmiyor, en azından çok erken buluyorum.

Sayın Baykal’ın niçin böyle bir hamle yaptığı konusunda, 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra yaptığı hamleden hareketle bir fikrim var ama bu tartışmaya girmiyorum.

O halde genelleştirerek şöyle soralım; Baykal’ın ara ara çeşitli biçimlerde ‘memleket bekası, geleceği’ gerekçeleriyle ortaya attığı önerilerin aslında AKP’ye alan açtığı değerlendirmelerine katılır mısınız?

Bir daha ifade etmek isterim; kendimi, CHP ile bütünleşmiş bir isim olan eski genel başkan Sayın Baykal ile ilgili konuşmaya mezun görmüyorum, özellikle kişiliği ve niyetleri ile ilgili asla bir şey söylemem. Ama politikaları konuşurum.

Öncelikle, milletin reddettiği ama YSK’nın tam kanunsuz kararı ile kabul edilen anayasa değişikliği, demokratik bir başkanlık sistemi öngörmemektedir. Ben Türkiye için en uygun hükümet şeklinin uzlaşma ile kararlar almayı mümkün kıldığı için parlamenter demokratik sistem olduğuna inanıyorum. Ama demokrasilerde bir başka hükümet şekli de, başkanlık sistemidir. Eğer Türkiye’de bize rağmen Meclisin ve halkın kararı ile bir demokratik başkanlık sistemi yürürlüğe girseydi elbette rekabet konusu konuşulurdu ve bu anlamlı olurdu.

Adalet ve Kalkınma Partisi, epey bir zamandan beri demokrasi ve hukuk devletinin altını oymaktadır. Esas bekamızı, geleceğimizi, toplumsal barışımızı tehdit eden budur. Ben ülkenin bekası ve geleceğinin tam demokrasi ve hukuk devletinde olduğunu düşünüyorum; bunun için mücadele edilmesinin, enerjinin bunun için tüketilmesinin daha doğru olduğuna inanıyorum.

Parti içi muhalefetin ‘hesabı verilmeli’ dediği Ekmeleddin İhsanoğlu tercihine Kemal Kılıçdaroğlu sahip çıktı. Bu tutum, ‘Yüzde 49’un adayı kim?’ arayışlarında ikinci bir Ekmeleddin İhsanoğlu vakası daha yaşanabileceği olasılığına mı işaret eder?

Bu tartışmayı da anlamsız buluyorum; 2014’ün sembolik tarafsız cumhurbaşkanını seçmiyoruz, İhsanoğlu modeli kendini inkar etmek anlamına gelir. Tabi bunu başkanlık sistemini kabul ediyorsak cümlesi ile söylüyorum. Başkan, hükümet demek olduğuna göre, siyasi partinin genel başkanı doğal olarak adaydır.

Bence Türkiye, 2019’da normal bir başkan/hükümet seçimi yapmamalı. Tabi bunu muhalefet için söylüyorum; muhalefet sadece başkanlığı/iktidarı AKP’den almak için seçime girmemeli. Muhalefet, yeniden demokratik siyaset zeminini kurmak için hazırlayacağı bir programla seçime girmeli.

‘Başkan, Hükümet demek olduğuna göre bir siyasi partinin genel başkanı doğal olarak adaydır’ vurgunuzu açar mısınız? Zira Kılıçdaroğlu bunun tersi yönde algılanan bir açıklama yaptı.

Şöyle; başkanlığın bu halini kabul ediyorsak -örneğin Muharrem İnce ‘bu kongre cumhurbaşkanlığı kongresi olacak’ dedi- bu, “sonuçları kabul ediyoruz, cumhurbaşkanlığı seçimine bize dayatıldığı şekilde giriyoruz” anlamına geliyor. Ben bunu kabul etmiyorum. İkinci olasılık şudur; “Başkanlık sistemi partili olmamalı, şu yetkileri olmamalı vs. şeklinde revize edilmeli” diyorsak, bunu kabul ediyorsak, o zaman genel başkanın başkan adayı olması gerekiyor. Çünkü bu sıradan bir cumhurbaşkanı değil, hükümet. Bir partinin genel başkanının “Ben hükümet olmayacağım” demesi eşyanın tabiatına aykırı olur.

Yani siz en başa ‘Getirilmek istenen sistem kabul edilemez’i koyuyorsunuz. Zira, 16 Nisan sonrasındaki tutumu nedeniyle CHP için şöyle yorumlar da yapılıyor: ‘Başkanlık rejimi geçti, durduramadık, yapacak bir şey yok, o zaman sistemi ele geçirip biz kullanalım...’

Ben bunu reddediyorum, CHP de bunu reddediyor. Biz başkanlık seçimine girmeyeceğiz, bu seçimi aynı zamanda bir yeni anayasa, aynı zamanda Türkiye’de demokratik sistem oylamasına çevirmemiz gerekiyor.

BÖKE’NİN İSTİFASI SARAY’IN İŞİNE YARADI

Selin Sayek Böke’nin 16 Nisan sonrasında atılması gereken adımların atılmadığı ve ‘referandumun gayrimeşru sonucunu kabullenerek hedefler ve politikalar oluşturmak’ gerekçesiyle partideki görevlerinden istifasını nasıl karşıladınız?

Selin sevdiğim, siyasette çok önem verdiğim bir insan. Ama onun için talihsizlik oldu.

Neden?

Şöyle, bir defa “Fikri Bey’in MYK da oy birliği ile alınan kararla disipline sevk edildiği” açıklamasını o yaptı. Daha önce, kendisi “sine-i millet dahil her şey masada” diye bir açıklama yapmış, ancak hemen onu yalanlayan şekilde başka bir açıklama gelmişti. Buna tepki olarak istifa etti desek, yayınlamış olduğu istifa metni siyasi bir metin. Keşke tavrını o açıklamaları yapmadan koysaydı. Bunu talihsizlik olarak kabul ediyorum. Üzüldüm, ama siyaseten baktığımızda Baykal’ın çıkışı, Muharrem Bey’in zaten bekleneni ortaya koyması, Fikri Bey’in çıkışı, Selin Hanım’ın istifası... Bunların hepsi kamuoyunda “CHP karıştı”, dolayısıyla “hayır bloğu karıştı” algısını yaratır. Bu da zarar verir. Diğer yandan hileyle alınan seçimle ilgili hukuki süreçler devam ediyor, buna gölge düşürdü. Saray ve ekibi bu mücadeleden çok rahatsız. İkinci önemli nokta, en az yüzde 50 diye gördüğümüz hayır bloğuna müthiş zarar veriyor. Yani Selin için talihsizlik oldu olmadı, Fikri Bey’in gitmesi haksızlıktır değildir, bütün bunlar bir tarafa, hepsi birleştiğinde bu tartışmalar hileli seçimi örtüyor, Tayyip Erdoğan’ın “Atı alan Üsküdar’ı geçti” demesini örtüyor. Dolayısıyla hayır bloğuna zarar veriyor. Siyasi olarak böyle bir sonucu var ve bu iyi bir şey değil.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdal Aksünger, istifayı ‘parti içi iktidar savaşı içinde değerlendirdiğini’ söyledi…

Hayır ben öyle görmüyorum, ama kimin işine yarıyor diye baktığımız zaman, Erdoğan’ın, Saray’ın işine yarıyor bütün bunlar. “Arkadaşlar onun için yaptılar” demiyorum ama neticede buna yarıyor.

CHP’NİN EN BÜYÜK SORUNU İNSANLARIN ÖNÜNE BİR HİKAYE KOYAMAMASIYDI

Baykal, Sağlar ve İnce’nin çıkışları, ‘Ne olacak bu CHP’nin hali’ konulu tartışmaları yeniden harladı. Eleştiri ve tespitler şöyle özetlenebilir: ‘CHP politikalarında inandırıcı olamıyor, ‘terörle mücadele’ adına güvenlikçi-savaşçı politikalara angaje olmak AKP’ye/Erdoğan’a kazandırmaktan başka işe yaramıyor. Kemal Kılıçdaroğlu parti içi dengeleri bozmama gayretini sürdürdükçe, partinin siyasi duruşu netlik kazanamayacak…’ Siz partideki temel sorunu nasıl tarif edersiniz?

Bakınız, Sayın Kılıçdaroğlu melek değil, diğer yöneticiler de. Elbette hataları, yanlışları vardır. Anlıyorum; CHP’den beklentiler büyük, insanlar bir an evvel netice almak istiyor. Ne var ki toplumsal ve siyasal olan akşamdan sabaha değişmiyor. Bagajlar, alışkanlıklar, gelenekler var. 1950’den bu yana Türkiye’de kimlik siyasetleri revaçta olmuş. 1960 ihtilali, 1971 müdahalesi, 1980 darbesi, 28 Şubat süreci, 27 Nisan, 367 krizi... Dünya kadar durak var, sorun var. Dünya da yerinde durmuyor; Sovyetlerin yıkılması, küreselleşme, neoliberal dalga, dünyada solun tıkanması, Avrupa sosyal demokrasisinin krizi… Bütün bunlar olurken Türkiye’de sosyal demokrat parti olmaya çalışan CHP’de de inişler çıkışlar var. Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nu gönderelim de kim bütün bu sorunları aşacak hangi politikayı öneriyor? CHP yönetimine talip olan arkadaşlarımız bütün bu sorunları aşmak, tarihi bagajları bir anda bir tarafa koymak, CHP’yi yarın iktidara taşımak, seçim akşamları partinin önünde zafer kutlamaları yapmak için ne öneriyorlar, hangi projeleri, teklifleri var? Kimseyi eleştirmek, parti içi muhalefeti değersizleştirmek için söylemiyorum. Ama şunu kabul etmeliyiz ki CHP’nin meselesi kişiler, genel başkan meselesi değil.

Nedir peki CHP’nin meselesi? CHP ne yapacak ki tüm bu sorunları aşıp iktidar hedefine ulaşacak?

Öncelikle “Ne olacak bu CHP’nin hali?” modundan çıkmalıyız. Bu, sadece CHP’nin meselesi değil, Türkiye’nin, dünyanın meselesi. Aslında referandum süreci ve alınan sonuç tüm bu sorulara cevap vermek için hepimize müthiş bir fırsat sundu. Kişisel meseleleri bir tarafa bırakıp öncelikle bu fırsatın ne olduğunu anlamalıyız. Bakınız metrolar, boğaz geçişleri, Marmaraylar, Avrasya tünelleri, köprüler... AKP övündüğü bunca hizmete rağmen İstanbul’u kaybetti çünkü AKP’nin artık bir hikâyesi, ütopyası, bu milleti birlikte yaşatacak bir gelecek tasarımı kalmadı. 2002’de, 2005’te, 2011’de vardı. Şimdi yok. Ne diyor? “Yurtta idam, dünyada harp”. CHP, şimdi bu halkın ihtiyacı olan gelecek tasarımı üzerinde çalışacak. Herkesin kendisini içinde bulacağı, muhalif de olsa, azınlık da olsa, kimliği, inancı, yaşam tarzı ne olursa olsun, “Ben burada yaşarım, güvende, işimde gücümde, özgür olurum” diyebileceği bir Türkiye hikâyesi gerekiyor. CHP, zaman kaybetmeden bu hikâyenin peşine düşmelidir. Sokakta, çarşıda, tarlada, fabrikada, maden ocağında… insanların yanına gitmeliyiz; niçin iki kişiden biri hayır dedi, nasıl oldu da MHP’li, Saadet Partili, AKP’li, CHP’li ile HDP’li aynı tercihte bulundu? Ayrı ayrı amaçları neydi, ortak talepleri ve endişeleri neydi?

Sizin yanıtınız ne?

Benim inancım, insanların temel endişeleri, demokratik siyaset zemininin ortadan kalkma tehlikesiydi. Demokrasi, hukuk devleti, adalet anahtar kelimelerdir. CHP’nin sorunu buydu, bugüne kadar böyle bir hikâye koyamadı insanların karşısına. Bir dünya nedenden dolayı... Ama şimdi referandumda önceden yapılanlar edilenler birikti, zamanı geldi, bir fırsat olarak duruyor.

Bunun için CHP nasıl bir strateji/yol haritası izlemeli?

Referandum süreci Türkiye siyasetinde önemli değişikliklere işaret etmektedir. Yaklaşık 70 yıldır işleyen, kimlik, inanç ve yaşam tarzlarının belirlediği Türkiye siyaset sosyolojisinin sonuna gelinmiştir. Cumhurbaşkanının referandum kampanyası boyunca sınır tanımayan kutuplaştırıcı siyasetine rağmen farklı kimlik, inanç ve yaşam tarzı gruplarından insanlar, demokrasiyi korumak adına hayır tarafında yer almıştır. Dahası kampanya boyunca daha evvel hiç bir araya gelmeyen siyasi partiler, gruplar ve kişiler birlikte sahaya inerek hayır çalışması yapmışlardır.

Öyle anlaşılıyor ki, bundan sonra siyasi dizilişler, kimlik, inanç ve yaşam tarzlarına göre değil, değerlere göre olacaktır. Hiç kuşku yok ki bu, referandumda çıkan bu sonucun örgütlenmesi ile, yani siyasetçilerin, özellikle hayır kampanyasının ana unsuru olan CHP’nin bu sonucu okuması ve siyaset sosyolojisinde meydana gelen bu değişikliğe uygun bir siyasi program, söylem, örgüt yapısı ve eyleyiş biçimi geliştirmesi ile mümkün olacaktır.Bunun için yapılacak iş; demokratik siyasetin tekrar mümkün olmasının şartlarını hazırlamaktır.

Demokratik siyaset zemini nasıl mümkün olacak?

Çok açık ki, bunu farklı siyasi görüş ve programları olan siyasi partiler ve yine farklı kimlik, inanç ve yaşam tarzı olan insanlar birlikte yapacak. Bu aşamada bu siyasi parti, grup ve kişileri bir çatı altında, bir siyasi program çerçevesinde birleştirmenin imkânı yok, zaten buna gerek de yok. Yapılacak iş; bir zemin siyaseti geliştirerek ülkeyi tekrar demokratik siyasetin mümkün olacağı bir siyasal işleyişe kavuşturmanın ortak programını oluşturmaktır. Bu ortak programın öncelikli olarak içereceği konular; toplumsal barış, tam demokrasi, eşit yurttaşlık ve hukuk devletidir.

CHP’NİN İŞİ ADAY ARAMAK OLMAMALI

Bu kavga ve gürültü içinde CHP bu iddialarını nasıl yerine getirecek? Zira, ‘tartışmalar böyle devam ederse CHP yüzde 49’u eritebilir’ deniyor...

CHP’de elbette “Ben daha iyi yönetirim” mücadelesi olsun, ama kavga olmasın, hiç kimsenin bu umutları tüketme, bu iyimser iklimi bozma hakkı yoktur.

Esas olan; Türkiye siyaset sosyolojisinde meydana gelen değişiklikleri iyi okumak, buna göre bir tutum, bir çalışma programı yapmak ve yola koyulmaktır. Referandumda ister evet, ister hayır desin tüm toplumla, toplumsal dinamiklerle birlikte bu programın ayrıntılarını yazmalıyız, böyle bir çalışma başlatmalıyız. CHP’nin yapacağı bu çalışmanın en önemli ayağı hiç kuşku yok ki, demokratik, çoğulcu bir anayasa taslağıdır. AKP ve MHP’nin yaptığı yanlışların başında bu değişikliğin toplumun katılımı olmadan kapalı kapılar ardında hazırlanması var. Biz böyle yapmamalıyız. Anayasa konusunda topluma teklif edeceğimiz metin değil yöntemdir. Katılımcı, tüm toplum kesimlerinin katkıda bulunacağı, toplumsal uzlaşmayı mümkün kılan bir yöntem önermeliyiz. Esasen CHP bunları konuşmalı. CHP’nin işi, tanımadığımız, meşru görmediğimiz bir şekilde kabul edilen ve içeriğini tasvip etmediğimiz anayasanın ön gördüğü cumhurbaşkanlığı için aday aramak olmamalı.

SOKAĞA ÇIKMAMA PASİFİZM DEĞİL, DUYARLI OLMAKTIR

Aslında CHP tartışması, referandum sonucu için “tanımıyoruz, gayri meşrudur” denilmesine rağmen, bu çıkışın altını doldurmadığı yönündeki eleştirilerle başlamıştı. Örneğin CHP gençlik örgütü, parti yönetimini 16 Nisan akşamı YSK’nın kapısına dayanmamakla, sokağa sahip çıkmayarak tepkiyi soğurtmakla eleştirmişti. “CHP, yüzde 49’a sahip çıkmadı” iddiasına siz ne diyorsunuz?

İnsanlar haklı; hepimiz haksızlığa uğramışlık duygusu yaşıyoruz. Adaletsiz, eşitsiz koşullarda, herkes büyük bir fedakârlıkla çalıştı. Referandumu aldık ama YSK, gözümüzün içine baka baka, kanunun açık hükmünü yok sayarak verdiği kararla anayasa değişikliğinin kabul edildiğini ilan etti. Daha sonuç ilan edilmeden AKP’liler zafer konuşmaları yapıyordu.

Ben o akşam Genel Merkezdeydim; insanlar çok öfkeliydi. Bir kıvılcım kalabalıkları patlatabilirdi. Genel Başkan hukuki yollarla kararlı bir şekilde hak arayacaklarını söyleyerek insanları yatıştırdı. Sonra da protestonun hak olduğu ama kurumsal olarak sokağa çıkmayacaklarını söyledi. Bence doğru olan buydu. Evet, biliyorum, AKP hukuki olanı bir tarafa bırakmış durumda, YSK açıkça hukuku çiğnedi. Cumhurbaşkanı “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyerek insanları tahrik etti.

Ama CHP insanları ateşin içine atamazdı, atmamalıydı ve onu yaptı. Bu, mücadeleden vazgeçmek anlamına gelmez. Mücadelede kararlı olmak gerekir ama insanlara güçlerini aşacak, işler de yüklememek gerekir. Evet, tek adam rejimi, hileyle, hırsızlıkla, mahkemenin tam kanunsuz kararıyla resmileşmiştir ama demokrasi mücadelesi devam ediyor. Marifet bu mücadeleyi kimsenin burnu kanamadan sürdürebilmektir. Bu, pasifizm demek değildir; duyarlı olmaktır, insanları sevmektir, birlikte yaşamanın anlamını bilmektir.  Kılıçdaroğlu bunu yapıyor ve bence doğru yapıyor, demokrasi mücadelesi böyle olmalıdır. Bu mücadeleyi demokratlar kazanacak, bunda hiçbir şüphem yok.

KİMLİK, İNANÇ VE YAŞAM TARZINA DAYALI SİYASİ DİZİLİŞİN SONUNA GELİNDİ

Referandum sonuçlarını siz nasıl okudunuz?  

Önce şunu görmek gerekir; kimlik siyasetleri bitti. Esasen iki seçmenden birinin hayır demesi; kimlik, inanç ve yaşam tarzına dayalı siyasi dizilişin; yüzde 35-65 denkleminin sonuna gelindiğini gösteriyor. Türkiye seçmeni; siyasetin yapamadığını yaptı, “bizimkiler bu tarafa diğerleri öbür tarafa” siyasetini açığa düşürdü. İşte fırsat dediğim budur.

Şimdi siyaseti bu ülkede yaşayan herkesin güvenliği, ekmeği/refahı ve özgürlüğü için yaptığımızı göstermeliyiz. Bunu CHP yapacak; millet, kavgadan bıktı, artık komşusuna kimliği, inancı ve yaşam tarzı nedeniyle kuşku ile bakmak istemiyor. İnsanlar, barışa, huzura, güvenliğe kavuşmanın, ekmeğimizi ve özgürlüğümüzü garantilemenin yolunun demokrasi ve hukuk devleti olduğunu biliyor.

Başka bir şey daha oldu referandumda; farklı kimlik, inanç ve yaşam tarzındaki insanlar birbirlerini tanıdı. Bu çerçeveden CHP’yi, CHP’lileri tanıdılar. CHP’liler de diğerlerini tanıdı, güven oluştu. Bu çok önemli; şimdi bunun programını yapıp insanlara anlatacağız.

Siyaseti basitleştireceğiz; Türkiye’nin, insanımızın ihtiyacı olan barışın, huzurun, adaletin, özgürlüğün siyasetini örgütleyeceğiz.

Toplum nasıl bir anayasa, toplumsal uzlaşma belgesi istiyor anlaşıldıktan sonra bunu anayasa haline getirmek için bir yol aranabilir. Ne bileyim; belki de önce anayasanın nasıl düzenleyeceğini hükme bağlayan 175. Maddesi değiştirilir, belki tüm toplumun temsil edileceği bir kurul oluşturulur. Bunları konuşmalı, tartışılmalıyız.

YENİ YOLA YÜKSÜZ, BAGAJSIZ ÇIKACAĞIZ

“Toplumsal barış, tam demokrasi ve eşit yurttaşlığın esas alındığı ortak bir program oluşturulması” vurgunuz önemli. Ancak bir de CHP’nin “bagajları”, meselesi var. Bunlar ne olacak, aşılabilecek mi?

Çok basit; kimlik siyasetleri terk edilecek. Çağdaşlık; kim ne ise, neye inanıyorsa, nasıl yaşıyorsa öyle kabul etmektir.  Geçmişte yaşananları bugüne taşımamak gerekir; bazı olayların tarihsel olduğunu kabul edeceğiz ve önümüze bakacağız. Kimse kimsenin geçmişten kalan kamburlarına, bagajlarına bakmayacak. Yüksüz, bagajsız çıkacağız yeni yola. İnanın bunlar referandum boyunca oldu; insanlar birbirlerini kimlikleri, inançları, yaşam tarzları ile birlikte kabul etmenin güzelliğini gördüler.

Barış ve huzur istiyor insanlar; ekmeği olsun, işi olsun istiyor, hukuk istiyor, adalet istiyor, bir haksızlığa uğradığında haklarının kendisine iade edileceğine inanmak istiyor.

AKP artık bunları sunamıyor, en azından herkese sunamıyor. İşte yeni demokrasi dediğim bu; kim bunun projesini yapıp insanlara inandırıcı bir şekilde sunarsa, o kazanacak.

ARAŞTIRMA SONUCUNU PAYLAŞMAK SEÇKİNCİLİK DEĞİL

Kılıçdaroğlu’nun, “Hayır diyenler eğitimli kesimlerdir” sözleri, “dağdaki çobanın oyu değersiz mi” tartışmasını yeniden başlattı. Seçkincilik eleştirilerine ne yanıt verirsiniz?

Herhalde son zamanlarda üzerinde en çok algı operasyonu yapılan kişi Sayın Kılıçdaroğlu’dur. Sayın Genel Başkan bir tespitte bulundu. Herkes bakmıştır; seçimden sonra IPSOS’un yaptığı bir araştırma var. Bu araştırmaya göre; gençler, kentliler, eğitimliler arasında hayır diyenlerin oranı daha fazla. Bu tespiti paylaşmak seçkincilik yapmak değildir.

Bu sonuç aslında Türkiye siyaset sosyolojisinin nasıl değiştiğini de işaret ediyor. Türkiye toplumu giderek daha eğitimli, daha kentli oluyor. Bu, Türkiye’de sağ ve sol popülizme kaymadan tam demokrasi ve hukuk devletini inşa etmek için bir fırsat sunuyor.

Erdoğan ve Bahçeli’nin sağ popülizm üzerinden kurmaya çalıştıkları otoriter, totaliter sistemi bu toplum kabul etmeyecek.

Hiç kuşku yok ki, eğitimli-az eğitimli, kentli-köylü, muhafazakar-modern, dindar olan-olmayan, Türk-Kürt, Alevi-Sünni… sosyal statüsü, kimliği, inancı, yaşam tarzı ne olursa olsun herkes eşittir, eşit yurttaşlık esastır.

Bunu sadece kâğıtta yazılı olmaktan çıkaracağız; hukuka, uygulamaya çevireceğiz.

FIRSATÇI SİYASETİN ZAMANI GEÇTİ

Son açıklamaların parti içinde de tepki görmesi, “Adaylık konusunda kendini tarif ediyor ama artık Baykal efsanesi bitti” şeklinde yorumlanıyor. Sizce de Deniz Baykal etkisini yitiriyor mu?

Ben yine kişiselleştirmekten kaçınacağım. Kişilerin zamanını bilmem ama fırsatçı siyasetin zamanı geçmiştir. İhtiyaç duyulan ilkesel siyasettir; bizim için, yani CHP için ihtiyaç, Avrupa’da yerini popülist siyasetlere kaptıran, tıkanan sosyal demokrasinin yerine, dünyaya da yeni şeyler söyleyecek, Türkiye’ye ve içinden geçmekte olduğumuz koşullara uygun yeni bir sosyal demokrat program üretmektir.

DOKUNULMAZLIKLAR REFERANDUMA GİTMESİN DİYE EVET DENİLDİ

Geçtiğimiz yıl, AKP teklifiyle Meclis’e sunulan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin teklif, “anayasa aykırı ama evet” kararı alındığı için CHP’lilerin de desteği ile kabul edilmiş, ardından HDP eşbaşkan ve milletvekillerini cezaevlerine gönderen süreç başlamıştı. Bugün sıra CHP’lilere gelmiş görünüyor. Nitekim CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve 6 CHP’li vekil hakkında düzenlenen fezlekeler Meclis’e gönderilerek, dokunulmazlıklarının kaldırılması istendi. Değerlendirmeniz ne?

Bakınız bu iş o kadar basit değil; “CHP, HDP’lilerin dokunulmazlıklarını kaldırdı, cezaevine gönderdi” demek büyük bir haksızlık. CHP’lilerin çoğunluğu ilk turda oy kullanmadı; AKP ve MHP’nin oyu da 367’yi bulmadığı için dokunulmazlıkların kaldırılması teklifi referanduma gidecekti. İşte ikinci turda bazı CHP’li vekiller evet diyerek konunun referanduma gitmeden kabulü sağlandı. Kürt vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasının referanduma gitmesi neye mal olurdu dersiniz? Bu referandum nasıl geçerdi, neler yaşanırdı? Bizim sırtımızda yumurta kefesi var; bunları düşünmek zorundayız.

Dokunulmazlıklarının kaldırılmasının, referanduma gitmesi neye mal olurdu? Ek olarak, dokunulmazlıklarla ilgili referandum olmadı ama başkanlık referandumunda HDP’li siyasetçilerin tutuklanmamasının başka bir sürü etkisinin yanında HDP’ye kampanya yaptırmama, çalışamama gibi bir sonuç da doğurdu. Dolayısıyla referandumun kaybedilmesinde bunun da etkili olduğu yorumlarına katılır mısınız?

Doğru, bu yorumlar yapılıyor. Zaten biz de referandum öncesinde ve sonrasında hepsini söyledik. Dokunulmazlıklar kaldırılsa bile tutuksuz yargılanmaları gerektiğini, daha sonra da emsal bir sürü kararı göstererek milletvekillerinin tutuksuz yargılanmaları gerektiğini, milletvekilleri görevlerini sürdürmeleri gerektiğini hep savunduk. Ama o olmasaydı bunlar olur muydu? Bundan mı oldu, başka sebeplerden dolayı mı? Gerçekten HDP beklediği oyu aldı mı, daha fazla alabilir miydi?... bunların hesabını yapmak çok kolay değil. İlk bakışta HDP’nin yüksek olduğu illerde sanki 500-600 bin oy hayır cephesinden, evet cephesine geçmiş gibi, ama göç mü buna sebep olmuş, bölgede yoğun olarak yapıldığını bildiğimiz ihlaller mi sebep olmuş, bunları bilmiyoruz. Bu konuda bir şey söylemek mümkün değil ama şunu söyleyebiliriz; HDP’nin eş başkanları, milletvekilleri, belediye başkanları tutuklu olmasa, belediyelere kayyum atanmasa elbette referandumla ilgili kampanya yaparlardı, bunda hiç şüphe yok.

CHP’deki parti içi muhalefetin (en azından bir kanadının) eleştirilerine de yansıyan o tarihi kararın bugüne yansımaları konusunda nasıl bir yorum yaparsınız?

“Parti için muhalefet dokunulmazlığın kaldırılmasına karşı çıktı, parti içi iktidar dokunulmazlıkları kaldırdı” demek çok yanlış bir tespit olur. 100 CHP’li dokunulmazlıkların kaldırılmasına oy vermedi; kim parti içi muhalefet, kim partinin iktidarı? Her şeyi kullanacaksak, fırsatçılık yapacaksak, bu da bize yakışmaz. Tüm tartışmaları biliyorum; ikinci turda 25 CHP’li evet oyu kullanırken endişe, “bizi HDP ile birlikte görmesinler” değildi, konu referanduma gitmesin diye böyle davranıldı. Ha, “gitseydi” diyen de olabilir. Onlar zaten hep böyle derler. Ben gitmemesinin daha doğru olduğunu düşünüyorum.

REFERANDUM TABLOSUNU DEVAM ETTİRECEKSEK, HERKESLE İTTİFAKA AÇIK OLMAK LAZIM

Selahattin Demirtaş, referandum sonuçlarını değerlendirdiği mesajında “demokrasi ortak paydasında önümüzdeki dönem yeni ittifak olasılıkları şekillenebilir. Siyaset kurumu buna açık olmak zorundadır” dedi. 2019’da CHP-HDP  ittifakı söz konusu olabilir mi?

Buna bugünden bir şey söylemek gerçekten mümkün değil. Ama şunu söyleyebilirim; eğer referandumda ortaya çıkan tabloyu devam ettireceksek -ki ettirmeliyiz-, bu tabloya katkı sağlayan herkesle ittifaka herkesin açık olması lazım. Şu partiyle koalisyon yapıp yapmama, ittifak yapıp yapmama diye bir tartışma olmaz. İttifakın şartları olur vs. ayrı bir şey, ama ilkesel olarak elbette herkesle oturup konuşmak lazım. Zaten, “Şunla konuşmam, bununla yapmam” derseniz, referandumda kendiliğinden olan tabloyu bozarsınız.

Son Düzenlenme Tarihi: 08 Mayıs 2017 03:02
www.evrensel.net