İhraç edilen Mine Gencel Bek: Biat kültürünü değiştirmeliyiz

İhraç edilen Mine Gencel Bek: Biat kültürünü değiştirmeliyiz

KHK ile ihraç edilen Prof. Dr. Mine Gencel Bek, bu süreçte hem kendi yaşadıklarına, hem de sürecin geneline dair sorularımızı yanıtladı.

Fatih POLAT

OHAL kapsamında çıkarılan 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile üniversiteden 330 akademisyen ihraç edilirken, bunlardan 115’i, Barış için Akademisyenlerin (BAK) barış bildirisine imza atanlardı. En fazla ihraç, 70 akademisyen ve bir uzman ile Ankara Üniversitesinden geldi. Tamamını barış bildirisinde imzası olanlar oluşturuyor. İhraç edilen akademisyenlerden, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinin öğrencileri tarafından çok sevilen hocası Prof. Dr. Mine Gencel Bek, bu süreçte hem kendi yaşadıklarına, hem de sürecin geneline dair sorularımızı yanıtladı.

Mine öncelikle geçmiş olsun. Üniversite arkadaşlığımızın üzerinden atlayarak ‘siz’ diye başlayan sorular sorsam, bu benim için de senin için de acayip bir yabancılaştırma efekti olur diye düşündüm. Onun için öyle yapmayacağım. Önce ihraçla başlasak. Sen istifa ettin ve gerekçelerini de Facebook sayfanda paylaştın. Buna rağmen ihraç edilenler arasında senin de adını gördük. Bu ne anlama geliyor?

Elbette Fatih. Sadece üniversite arkadaşlığı da değil, özellikle son yıllarda zaten akademisyen, gazeteci, hak savunucusu sivil toplumcu ve aktivistler olarak bir aradayız. Evet, 30 Ocak’ta istifa ettim. 7 Şubat KHK’sinde deihraç edildim. Bunun anlamının istifa ettiğim için bana daha fazla kızdıkları ve beni cezalandırdıkları olduğunu sanmıyorum. O kadar da önemsemezler zaten. Neticede benim için çok da sonuç itibariyle fark eden bir şey yok. Önümüzdeki ay her durumda maaşsızım, okula giremiyorum, hemen kartımı istediler ve girişte de kart soruyorlar, ders vermiyorum...vs. 
Bir yandan ihraçla aynı barış talebinde buluştuğumuz tüm arkadaşlarımla bir arada oldum. Ama istifa ise hem biriken öfkeme hem de kişiliğime uygundu ‘Heyt ben gidiyorum işte’ demek. İkisini de yaşamış oldum. Şaka bir yana, okuldan kitaplarımı kutuya doldurup çıkarken asla dönmem dediğim fakülteye bir kaç gün sonra benim de içinde olduğum KHK ile ihraç edilen arkadaşlarıma geçmiş olsun demek ve sendika ile eylemleri tartışmak için geri döndüm. İstifa onandı ama sanırım henüz yürürlüğe girmeden ihraç gerçekleşti. Ben de diğer ihraç edilen arkadaşlarım gibi itiraz edeceğim elbette. Herhangi bir geri ödeme, tazminat beklentisiyle de değil, ben kendim çıktım sistemden zaten ama sizin ihracınız hukuksuzdur demek için. 

‘DEKAN, GELEN TALİMATLARI SORGULAMADAN UYGULADI’

Facebook sayfanda, 30 Ocak Pazartesi günü Ankara Üniversitesi İLEF’e istifa dilekçeni verdiğini yazmıştın ve “Hiçbir atılan arkadaşımın dersini veremeyeceğimi dilekçeyi yazdığım 'amirim’e ilettim” demiştin. Seni bu karara götüren süreçte neler yaşadın, neler hissettin?

Evet istifamı facebook sayfamda açıkladım ve bazı medya kuruluşları oradan alıp kullandı. Son bir yılda genel olarak akademi, 31 yılımı geçirdiğim üniversite ve de hatta eleştirelliğiyle pek bir gurur duyan fakülte, biz barış akademisyenlerine destek olmadı. Ben de kendimce bu durumu protesto ederek her düzlemde idari görevlerimi bırakmıştım senatodan ana bilim dalı başkanlığına varana kadar. Senatoda ilk kez suçlandığımızı ve YÖK’e rektörlerin çağrıldığını, telefonuma düşen haber ile ben ilettim ve hemen rektöre bu konuda kendisine düşenin bizi desteklemek olduğu mesajını ilettim. Kendisi bildiriyi görmediğini söyledi. Sonraki toplantıda bize yönelik linç kampanyaları ayyuka çıktığında yine söz alarak bu senatodan katılmasalar dahi düşünce özgürlüğümüzü savunan bir karar çıkmasını beklediğimi ilettim. Rektör zaten bildiriyi okuduğunu ve kabul edilemez bulduğunu, bize düşenin devletin yanında olmak olduğunu belirterek kendi pozisyonunu açıkladıktan sonra, aslında hiç de demokratik olmayan biçimde toplantıyı yapılandırarak şimdi tek tek üyelerin görüşünü alalım dedi. Üyeler de kraldan çok kralcı edalarıyla çok isabette bulunmuşsunuz hazretleri dediler. Hukuk dekanı en cevvaldi, kendisinin engin hukuk bilgisiyle bunun suç olduğunu ve hak ettiğimiz biçimde yargılanacağımızı kendinden geçerek ifade etti. Eğitim ve Siyasal dekanları bu yarışa katılmadı, ancak yine de, kusura bakmasınlar ama oradaki çoğunluğun neredeyse tek tipe varan söylemlerinden mi etkilendiler bilemiyorum, kendilerinden beklediğim gibi de cesurca savunamadılar doğrusu. Tek başıma kalmış olmanın ağırlığıyla senatoda kim ne derse not etmeye karar verdim o gün, herhalde bir çeşit ayakta kalma stratejisi olarak. Sonra da belki yayımlarım dedim ama geçen odamı toplarken kızıp attım hepsini. Rektör o sırada tehdit etti bu toplantı gizlidir eğer dışarı çıkarsa hakkınızda gereken en ağır cezanın verilmesini isterim filan dedi. Hoş ne olacaksa ağır ceza, zaten atılmak üzere isimlerimizi yolladı, sıra sıra ziraat fakültesinin bir odasında gün boyunca yüz kişiyi bekletti idari savunma yapmak üzere filan.  Bundan aylar sonra 15 Temmuz sonrası olağanüstü hal koşullarında biz Ankara Üniversiteli BAK’cılar olarak sürecin uzamasından ve bize bir yanıt verilmemesinden rahatsız olarak randevu istedik. Grubu temsilen ben gittim. Hakkımızda olumlu olarak bir an önce karar verilmesini beklediğimizi ilettim. Kendisi bana bunun bir yolu var dedi. Hemen sekreterden beyaz bir kağıt isteyelim, pişmanım yazın, T.C. devletine katliamcı demedim yazın dedi. Ben de zaten 15 Temmuz sonrası ortaya çıkan pek çok haberde işlenen usulsüzlükler ve haksızlıklar olduğunun ifade edildiğini söyledim. Birkaç devlet görevlisi yanlış yapabilir ama devlet yapmaz, benim devletime kimse bunu söyleyemez dedi. Ben başlarda hem fakülte dekanıyla hem de rektörle diyalog yolundan vazgeçmemek gerektiğini düşündüm ama iki yönetici de yüzüstü bıraktı bizi. 

Dekan gelen talimatları sorgulamadan uyguladı, zarar gören arkadaşlarının yanında hiç olmadı. İhraçtan sonra aramadı bile bizi. Bana mesela aynı gün hem kendime dair açılan idari soruşturma hem de önceden nezaketen sormadan dahi bir öğrencime dair soruşturmacı olarak görevlendirildiğim soruşturmayı içeren iki gizli yazılı sarı zarf geldi. Hemen yazdım tabii vicdani ret hakkımı kullanıyorum, ben soruşturulurken soruşturmacı olmayı kabul etmiyorum diye, üstelik tanıdığım bir öğrenciydi. Yapmadım da. Daha pek çok yaptıkları ve yapmadıkları var. Rektör ise kendisiyle yaptığım görüşmede sanki bizi korumaya çalışan ama başaramayan izlenimi çizdi. Senin hakkında her gün dosya geliyor hocam sosyal medya paylaşımından, artık yeter filan dedi. Ben de dedim ki “Şiddeti savunan hiçbir paylaşımım yok, size düşen yanımda, yanımızda yer almaktır”. Nafile diyaloglarmış ama denedim işte. Elbette pişmanım diye imza atmadım. Bir iki arkadaşım dışında ki onları da yargılamıyorum hiçbirimiz pişmanız diye yazmadık, sıkı durduk.

İstifayı ciddi olarak ilk kez eylül başındaki ilk KHK’lerle barış imzacısı arkadaşlarım işten atıldığında düşündüm. Cidden okula girdiğimde mutsuzdum. Teşhis edilemeyen hastalıklarım oldu şiddetli mide bulantısı, baş dönmesi. Vertigo sandım bir süre. Sonraki KHK’lerle koridorun solunda ve sağında bir bir odalar boşaldı. Ortada öyle sıkışmış kalmış hissettim. Nasıl bir vefasızlıktı yaşanan. Atılan arkadaşlarımın isimleri aynı gün söküldü kapılardan, fakülte web sitesinden adları, sözleri, yayın listeleri ne bileyim her şey gitti sanki hiç yoklarmış, hiç emek harcamamışlar yıllarca burası için gibi. Şimdi ben de gittim işte. Bak mesela SBF İLEF kadar vefasızlık yapmadı. İLEF çok cevval çıktı rektörün her dediğini hemen yerine getirme konusunda. Sadece dekan, rektör de değil, politik olarak bize benzeyen ve ilkesel olarak yanımızda durması gereken de pek çok arkadaş yalnız bıraktı bizi. Geçmiş olsun bile demeyenler vardı işten atılan arkadaşlarına düşün. Ben kendi ihracımda bana geçmiş olsun demeyenlere üzülmedim hiç, alışmıştım o zamana kadar, ihraçtan bir gün sonra yanımdan lokantadan geçip giden kendisini solcu addeden, beni kutularla kitap taşırken koridorda görünce fareler gibi odasına kaçan, kapıyı kapatan…  Bizim imza metninin dilini ağır bulanlar oldu. O zaman dedik ki “Bizimle aynı düşünmeseniz de bizim fikrimizi savunma hakkımızı savunun” ve bir toplantı yaptık fakültede bir deklarasyon çıksın diye, sonunda çıktı da oy çokluğu ile. Ama işte çıkana kadar çekilenler… Orada elbette bunu savunuruz  diyenler iş imza aşamasına gelince karar değiştirdi. Korkuyorum diyebilirler anlarım ama onun yerine saldırıyı seçtiler. Mesela birisi bana “70’lerin solcuları gibi elini kolunu sallayarak bunu imzalamak zorundasın” diye bağırdın ve o yüzden imzalamıyorum dedi. Halbuki “Bizi bununla kurtaramazsınız büyük olasılıkla, bizi zaten atacaklar, ama okulun bir onuru, adı var, burası kendisine Frankfurt Okulu, eleştirel diyorsa onun için imzalamak zorundadır, zorundasınız, kendisi için, kendiniz için” dedim. Yani çarpıtıldı sözlerim. Mobbing yapıyor diye hakkımda soruşturma açılması istendi filan. Bunlar çok incitici şeyler gerçekten. Çeşitli formlarda taciz yaşadım. Ayrıca her gün atılmayı beklemek de okuma ve yazmadan uzaklaştırdı beni. Bir süre sadece doktora tez öğrencilerim için dayanmaya çalıştım. Eylül ayı gibi bitireceklerdi.  O zamana kadar ücretsiz izin isteyip okuldan uzaklaşmak istedim. Normalde bir günde imzalanan dilekçem bir aya yakın bekletildi. Gerekçe olarak belirttiğim ‘Bir süre okuldan uzaklaşmak istiyorum’ şeklindeki ifademin üslubunun uygun görülmediğini ve ihraç edilen arkadaşların derslerine dair planlamadan sonra bana cevap verileceğini öğrendiğimde ise hiçbir atılan arkadaşımın dersini vermeyeceğimi dekana yazılı mesajla ilettim. Cevaben bana kendisi telefonda “kurum içi görev ve sorumluluklar”dan söz etti. Sonraki toplantılarda yine herkesin bazı dersleri verebileceği ders adı belirtilerek söylenmiş katılan arkadaşların beyanlarına göre.  

‘ASIL TEPKİ ESKİ ÖĞRENCİLERİMDEN GELDİ’

İhraç edilmenden sonra öğrencilerinden ya da üniversiteden ne gibi tepkiler aldın?

Dilekçeyi verdikten sonra ne dekan ne de başka bir yönetimden kimse aramadı neden diye sormadı. Galiba tez öğrencilerim biraz gücendi. Ama onları da ‘Zaten ya bir iki hafta ya da bir iki ay sonra muhtemelen atılacağım, jürinize hiçbir durumda yetişemem diye teselli ettim ve dediğim çıktı bir hafta sonra (gülerek). Asıl muazzam tepki eski öğrencilerimden geldi. Gerçekten uçurdular mesajlarıyla, telefonlarıyla beni. Sonuçta ne olacak, normal bir emeklilik bile olsaydı benimkisi üniversitede sıkıcı bir toplantı yapıp kıçı kırık bir plaket filan vereceklerdi en fazla. Oysa öğrenciler nasıl hayatlarına dokunduğumu ve hatta yer yer dönüştürdüğümü anlattılar bana. Bundan büyük ne ödül olabilir. 

Sahi hiç ummadığım destekler de aldım, daha çok twitter ortamından hiç de tanımadığım, “FETÖ” üyeliği iddiasıyla işlerini kaybetmiş insanlardan. Kendilerinin aralarında böyle bir dayanışma göremediğini ve gıpta ile bizleri izlediklerini söylediler. İşte bu mesajlardan, aslında epeydir rahatsız olduğum bir konuda biraz kafa yormamız gerektiğini bir kez daha düşündüm. Atılan arkadaşlarımız için söylenen ‘FETÖ’cü değildir, biz biliriz onları’ argümanında bir tuhaflık var. Yani “bizimkiler” tamam elbette darbeci değiller de “onlar” da darbe girişimine mi hizmet etmişlerdir gerçekten? “FETÖ’cü” olmak ne demektir zaten? Bu konuda çok da şey bilmiyoruz maalesef. Evet, herkesin insan hakları ihlaline uğramasına karşı çıktık, çıkıyoruz iyi ki ama burada diğer, tırnak içinde diğer, ihraçlar için de yeni bir dil daha geliştirmek gerekiyor sanki.

‘YANINDAYIZ DEMEK ÖNEMLİ’

Sen iletişim fakültesi öğretim üyeleri içinde, basın meslek örgütleriyle ve gazetecilerle de ortak projeler içinde sıkça yer aldın. Birkaçına ben de katılmıştım. Bu bakımdan da ürettiklerinle, yapıp ettiklerinle hep saygı uyandıran bir yerde durdun. İhraç edildiğinin duyulmasından sonra basın örgütlerinden, gazetecilerden arayanlar olmuştur herhalde.

Teşekkür ederim. Evet oralarda hep daha iyi, daha çok işe yarıyormuşum gibi hissettim kendimi, fakültenin sınırları dışında. Sadece basın değil, kadın ve çocuk hakları savunucuları, hafıza örgütleri gibi pek çok alanda sivil toplum için gönüllü olarak çalıştım ve çalışıyorum. Çoğunlukla örgüt olarak değil, kişisel olarak destek oldular doğrusunu istersen, bir ikisi dışında. Ama bunun nedeni bence onların da benzer baskılarla zaten savrulmuş olmaları. Mesela Gündem Çocuk da kapatıldı. Ya da Halkevleri, zaten çok yoğun çalışıyor baskı altında hayır kampanyaları vb. için. Elbette yanındayız demek psikolojik destek vermek de önemli başından beri ben de bunu benden önce yaşayan tanıdığım ve tanımadığım arkadaşlara sağlamaya çok gayret ettim. Öte yandan doğrudan yazı yazın ve telif verelim diyen medya kuruluşu ve projelerine dahil eden sivil toplum kuruluşları da oldu sağ olsunlar, bir de para meselesi var zira. Ama ben en büyük desteği hep uluslararası meslektaşlarımdan aldım. Sürekli çağırıyorlar biraz buraya gel, araştırmacı ya da ders veren öğretim üyesi olarak diye. Ben de bu davetleri artık ciddi olarak kabul etmeyi düşünüyorum. Üzülerek ama, nedense.

‘SORUN BİZLERİN İHRACI İLE SINIRLI DEĞİL’

Bu son ihraçlardan sonra, sosyal medyada aralarında akademisyenlerin de olduğu pek çok kişi ‘Üniversite ihraç edildi’ ifadesini kullandı. Gerçekten de ihraç edilenlere bakıldığında insan geriye de ‘İhraç edilmeyi bekleyenler kaldı’ diye düşünmeden edemiyor. Bu ihraçlarla birlikte artık nasıl bir üniversite ile karşı karşıyayız?

Evet bence de sorun zaten bizlerin ihracıyla sınırlı değil, verilmeyen derslerle de değil. Ama toplumsal sorunlara müdahil olan bir kamu entelektüeli olarak akademisyenin çöküşü aslında. Yo, geriye ihraç edilmeyen, her döneme şirin gözüken çok insan da kalacaktır. Üstelik bunlar öyle sadece AK (büyük harflerle) akademisyen de değildir. Senin benim gibi değerleri paylaştığını iddia eden kişilerdir. Ama bunlar çoğunlukla müdahil olmak için profesör olmayı ya da emekliliklerinin gelmesini filan beklerler, sağlama alırlar kendilerini. Kadroyu alana kadar da her şey mübahtır. Maalesef bir yandan da bunun tam tersi konuda yazar, çizer, yıllık toplantılara katılır ve baş tacı edilirler. Ah, ah. Çok zor bunları konuşmak. Beni en çok bunlar yaralıyor.

İhraçlar karşısında üniversitenin içinden ve dışından verilen ilk tepkiler açısından neler söylersin?

Bu son ihraçlarda sayı çok fazlaydı. O nedenle daha büyük bir tepki oldu. Öncekilerde, özellikle birincisinde şaşırdık, en azından kendi adıma konuşayım, şaşırdım ve de sanki yanlışlık yapıldı ve bir komisyon kurulunca düzeltilecek sandı çoğu. Oysa hiçbir ihraç edilen barış akademisyeni için çalışmadı bu mekanizma. Artık bunu biliyoruz. Son ihraçta tepkiler daha çok ama bence yine de yetersiz. Zaten ben kişisel olarak bu noktada tepki verilmesini çok gecikmiş buluyorum. Kişisel olarak bana bir yıldır nasılsın demeyen birisinin ay çok üzüldüm, her daim dayanışmayla diyen bir mesajını ise samimi bulmuyorum ve görmezden geliyorum. Siliyorum o insanları telefon rehberimden, hayatımdan.

Adam ilk bağırdığında bir araya gelseydi herkes bu işler bu noktaya gelmezdi. Ama ya içlere sinmiş ulusalcılık ya korku ya şu ya bu nedenle bu yapılmadı. HDP zaten darmadağın edildi. CHP’de birkaç duyarlı milletvekili var. Meslek örgütleri, mezunlar derneği desteği daha iyi olabilirdi. Bağımsız, eleştirel hukukçular var destekleyen, sağ olsunlar. Medyanın zaten hali ortada. Birkaç destek olan ve kendisi de ağır baskılar altındaki medya kuruluşu dışında kalan hakim medya ya görmezden geliyor ya da vatan haini olduğumuz şeklindeki söylemlerine devam ediyor. Yalnız bu sonuncu KHK’de artık iktidar çevrelerinde kendi içlerinde de eleştirmeye başladılar ki bu önemli. Uluslararası baskı ise var ama yeterli değil yine. Daha güçlü olmalıydı, olmalı.

‘BARIŞ, UNUTMAMAMIZ GEREKEN ŞEY’

Bir de ihraç edilmenizin gerekçesi yapılan ‘barış’ var. Barışa ne kadar uzaklıktaki bir mesafedeyiz sence ve bu açık nasıl kapatılır?

Evet, bu en zor soru galiba şimdiye dek sorduğun. Kesinlikle unutmamamız gereken şey bizim bu bildiriyi ölümler olmasın, barış gelsin diye yaptığımız. Hâlâ da gelmedi. Ama tek ve son bir nihai nokta da değil zaten. Buna inanıyorum. Zaten burada kötümser bir tablo çizmek ve karanlık ortama daha da katkıda bulunmak istemiyorum. Bu bir süreç ve bir ateşkesle filan sağlanamayacak kadar karmaşık bir iş. O nedenle her birimizin bunu sağlama sürecinde katkıda bulunma dışında seçeneğimiz yok. Gazeteciler, aktivistler ve akademisyenler gibi pek çok grubun bir arada çalışması ile. Aslında bizim bildiriden sonra böyle meslek ya da disiplin boyutunda örgütlenmeler çıkmıştı, barış için gazeteciler, muhasebeciler, sinemacılar vb. diye. Bunlar pıtrak gibi de artmıştı. Başarabilirdik de o zaman. Ama toplum fazla korkuyordu ve fazlaca güvensizdi kendi gücüne sanırım. Şimdi ise başka çare yok deyip yapmalılar, yapmalıyız bence artık. Yapmazsak batacağız. 

‘İTİBARSIZLAŞTIRILMAYA ÇALIŞILDIK’

Antonio Gramsci’nin ‘Aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği’ sözü, ilk duyduğum üniversite yıllarımdan beri beni hiç terk etmedi. Hem öğrencilik yılların hem de akademi hayatın boyunca senin toplam duruşun da, ‘iradenin iyimserliği’ kısmına dair bana hep moral vermiştir. Şimdi bu yaşanılan kıstırılmışlık halinden çıkmak ve gerçekten üniversitelerin yeniden bilimin üretilebildiği yerler haline gelebilmesi için neler yapmak gerekiyor?

Evet şahane söz. Kendimize sıklıkla hatırlatmamız lazım. Haklı olarak da zaman zaman karamsar oluyoruz üst üste gelen katliamlardan gözümüzü açamayıp. İyimser gözüktüğümü bilmiyordum, iyi bari (gülerek). Ama bu soru da çok zor gerçekten. En başta galiba yaşanılan adaletsizliklerin hesabının verilmesi lazım. İtibarsızlaştırılmaya çalışıldık. Haksızlığa uğradık. Bunun hesabının verilmesi lazım. Beni hiçbir güç aynı üniversiteye ve fakülteye döndüremez ama bir özür dilenmesini yine de isterim doğrusu benden ve arkadaşlarımdan. 

Bilimin üretilmesi meselesi ise özgür ortam ister. Bu ise tek başına üniversitelerle yapılacak bir şey değil, en başta kaybettiklerimizi geri almamız lazım. Geçen radikal demokrasiye ilgili Chantal Mouffe’un bir yazısı şöyle söylüyordu. Var olan liberal demokrasiyi haklı olarak beğenmiyorduk biz ama şimdi oradan bile çok geriye gittik ve önce o noktaya dönmek lazım diyordu. Ben çok beğendim o yazıyı. Yani belki kaybettiğimiz en temel şeylerden gerçekçi biçimde başlamak lazım. 

Şu anda en iyi gazeteci soru sormayan ve iktidar ne isterse onu söyleyen, aynı gün birinci sayfadan aynı manşetlerle yazan gazetecidir anlayışı hakim. Hiçbir zaman eleştirel ve bağımsız gazeteciliğin harika örneklerini, daha doğrusu bunların yaygınlaştığını görmedik. Ama artık, soru bile soramıyorsun. Akademi de öyle. Soru sormadan olmaz. Sadece sisteme vs. değil kendine eleştirel bakmadan olmaz. Görmüşsündür geçenlerde, muhtarlarla çekilen fotoğraf ile akademisyenlerle çekilen arasında fark yok. El pençe durmuş akademisyenler cumhurbaşkanının karşısında, olmaz, “Mehmetçik gazeteci”nin akademisyen versiyonu gibi. Biat kültürünü değiştirmek lazım. Eğer başından beri her aşamada çalışan mekanizmalar bu kadar talimatları yerine getirmek için gönüllü olmasa ve karşı çıksaydı, tüm bunlar olmazdı. Bu, sadece egemen güçlere, siyasi, ekonomik erke karşı da değil üstelik, kendi aramızda da olmamalı bunu. Bunu da hiç unutmamak lazım.

Çok teşekkür ediyorum içten yanıtların için.

MİNE GENCEL BEK KİMDİR?

1969 yılında Ankara’da doğdu. Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Radyo Televizyon Bölümü’nden 1990 yılında mezun oldu. Yüksek lisans çalışmalarını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde, doktorasını 1999’da İngiltere’de Loughborough Üniversitesi’nde tamamladı. Yüksek lisans tezi GAP TV üzerine olan Gencel Bek’in, Prof.  Peter Golding danışmanlığında hazırlanan doktora tezinin başlığı Communicating Capitalism: A Study of the Contemporary Turkish Press. 2004 yılında doçent, 2010 yılında profesör ünvanını aldı. 

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin British Council ve BBC işbirliği ile gerçekleştirdiği Medya ve Çeşitlilik programında araştırmacı ve danışman olarak medya profesyonelleri için etik ilkeler kılavuzlarının üretilmesinde, BBC tarafından geliştirilen gazetecilere yönelik online eğitim programındaki derslerin uyarlanmasında görev aldı. Akademik İlgi Alanları ise Medyanın ekonomi politiği, haberlerde temsil, medya politikası, Avrupa Birliği medya politikaları, siyasal iletişim, medya ve kadın, medya ve çocuk hakları, medya ve çeşitlilik, yeni gazetecilik formları, medya ve sivil toplum.

Son Düzenlenme Tarihi: 12 Şubat 2017 15:19
www.evrensel.net

Yorum yapın

Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.