Kılıcın üzerine oturan sistem, istikrar ve kalkınma sağlamaz

Kılıcın üzerine oturan sistem, istikrar ve kalkınma sağlamaz

Araştırmacı-yazar Erdoğan Aydın, usulsüzlükler, kavgalar, polemiklerle geçen yeni anayasa değişikliği teklifinin ilk tur tablosunu değerlendirdi.

Serpil İLGÜN

Başkanlığı yasalaştırma hedefiyle TBMM Genel Kurulu’na getirilen yeni anayasa teklifinin ilk tur görüşmeleri, eşbaşkanları dahil 11 HDP’li milletvekilinin cezaevinde olmasının gölgesinde; kavgalar, hakaretler, hamasetler, taktik savaşları eşliğinde Cumhurbaşkanı’nın “Ne yaparsanız yapın, Meclisten geçecek” sözüne uygun olarak dün tamamlandı. Çarşamba günü yeniden başlayacak ikinci tur oylama için CHP ve HDP cephesinden “tablo değişebilir” değerlendirmeleri gelse de, genel izlenim ikinci turda da sonucun değişmeyeceği yönünde.

Savaşın, şiddetin, ölümlerin son bulmasından doların yükselmesine, yaşanan tüm olumsuzlukların başkanlık gelirse son bulacağı propagandasının alabildiğine yükseltildiği anayasa değişikliği teklifinin ilk tur manzarasını ve “hayır” cephesini güçlendirme olanaklarını araştırmacı-yazar Erdoğan Aydın’la konuştuk.


Başkanlıkla ilgili maddelerin oylaması sırasında gizli kullanılması gereken oyların AKP milletvekillerince açık kullanılması, Meclis ayağının en tepki çeken ve tartışılan yanı oldu. “Evet” oyunun göstere göstere kullanılmasının içerdiği mesaj konusunda sizin yorumunuz ne?
Özellikle başkanlık dayatmasının belirginleşmesinden itibaren bu yasa dışılık, anayasasızlık hali giderek yaygınlaştı. Esasen İslamcı siyaset de geçmişinden gelen böyle bir geleneğe sahiptir. Son günlerde bu artık iyice pervasız hale geldi. Aslında salt bu durum bile gitmekte olduğumuz gidişatın ne kadar keyfi, burjuva anlamında bile hukuktan ne kadar uzak bir gidişat olduğunun açık bir göstergesi. Ama bu oy gösterme halinin sadece bir yasa dışılıkla sınırlı olmadığını, aynı zamanda kendi gölgesinden korkan, önüne konan boş kağıtlara imza atmak zorunda kalan, TBMM’nin saygınlığı ve gücünden kendiliğinden vazgeçmiş, tekrar milletvekili olmak veya başka tür işlerini yerine getirmek için geliştirilen bir “lidere biat” gösterisi olduğunu da düşünüyorum.

Tablo, fire kaybını önleme baskısı olarak da yorumlandı.
Böyle bir yanı da var. Ancak MHP ile anlaşma yapıldıktan sonra bu korkunun görece azaldığı kanaatindeyim. Ama buna rağmen fire vermiş bir yerden referanduma gitmenin yaratacağı negatif etkiyi azaltmaya çalışan bir durum olduğunu düşünüyorum.

Gidişat öyle olmasa da firenin asıl olarak cumhurbaşkanının yetkilerini içeren maddeler de yaşanabileceği beklentisi diri tutuluyor. Bir sürpriz bekler misiniz?
Ben bütün maddelerin en azından birinci oylamada geçeceği şeklinde bir izlenime sahibim. Bugüne kadarki göstergeler gerçek anlamda hukuktan yana bir hassasiyetin ne yazık ki AKP ve MHP’li milletvekillerinde olmadığını bize net gösteriyor.

Kavgalar, tartışmalar, oylamaların gece yarısı yapılması vs “nedir başkanlık”, “bakanlar kurulunu cumhurbaşkanı atamasında ne sakınca var” veya “Meclisin devre dışı kalması neye yol açar” gibi soruları Meclis ayağında da duyulmaz kılıyor. O nedenle altını çizmekte fayda var, bu değişiklik yasalaştığında Türkiye’yi nereye götürecek? Başkanlığa neden “hayır”?
Eğer söz konusu değişiklik referandumdan da geçerse -ki Meclisteki rahatlığın referandumda olmayacağı kanaatindeyim- memleket açısından bugüne kadar şikayet ettiğimiz, eleştirdiğimiz pek çok durumdan çok daha vahim bir tabloyla bizi karşı karşıya bırakacak. 1808’den, yani Sened-i İttifak’tan veya Mithat Paşa’nın 1876 anayasasından beri bu topraklarda demokrasi ve hukuktan yana adımlar hep tek adamı, muktediri kuşatmaya, onun iktidar gücünü paylaşmaya yönelik olmuştur. Dolayısıyla Türkiye demokrasi tarihinin tek adamın yetkilerini sınırlamak ekseninde geliştiğini hatırladığımızda yeniden tek adam rejimine geri dönmek, memlekette bugüne kadar kısmen de olsa kazanılmış parlamenter meşruiyet, evrensel hukuk referansları, demokratik kitle örgütlerinin bir şekilde siyasete katılımı, yüzde 10 barajına rağmen ezilenlerin bir şekilde Mecliste temsili gibi olanaklardan gelen kazanımlarımızı da kaybetmiş olacağız. Daha önemlisi, bu uygulama tek adamın anayasal bir yasala uymasını da ortadan kaldıracaktır.

Açar mısınız?
Yani burjuva anlamında kullanılan hukuk kavramını bile fiilen ortadan kaldırıp onun yerine keyfiliği, duruma göre siyaset yapmayı, duruma göre pozisyon değiştirmeyi, anayasaya uymak ve Meclisin çoğunluğuna itibar etmek yerine, o anki doğrusunu, o anki dengelerini anayasaya ve Meclise dayatmak şeklinde bir pozisyon ortaya çıkartacaktır. Ama daha ötesi bir durum var; bu mevcut başkanlık sistemini dayatan kişi özgülünde de artı bir değerlendirme yapmak lazım. Çünkü mevcut anayasaya bile uymamayı meşru gören ve farklı dönemlerde birbirinin zıt politikaları savunmuş, birbirinin zıt güçleriyle ittifak yapmış ve hiçbirinde de örneğin bir özeleştiri yapmamış olan bir kişisel iktidar geleneği içinde durum daha da vahim hale gelmektedir.
Bir dönem cemaatle ittifak yapıp Ergenekoncu veya eski devlet güçlerini tasfiye eden, bir dönem cemaatle sorun yaşadığında Ergenekoncu güçlerle ittifak yapıp bu sefer cemaati düşmanlaştıran, bir dönem ABD ile birlikte Suriye’yi fethe kalkan, bir dönem Rusya ile birlikte mevcut Suriye rejiminin korunması eksenli bir politikanın yanına geçen bir durum dikkate alınacak olursa; kişiselliğin, keyfiyetin, hukuk çiğnemenin ötesinde de bir dizi ve çok ciddi zararları olacağı çok net olarak görülüyor. Özetle, bu gidişat eğer yasallaşacak olursa Türkiye’nin geleceği, huzuru, kalkınması, istikrarı gibi, demokrasiden laikliğe aklınıza gelecek her açıdan ciddi bir geriye savrulma, ciddi bir güvencesizleşme haline geri döneceğiz demektir. Bu açıdan bu sorun sadece AKP’ye karşı pozisyonu olan kesimler açısından değil, bizzat AKP’ye oy veren yani Sünni, Türk, mütedeyyin Türkçü kesimler için de çok ciddi sorunlar oluşturacağı kanaatindeyim.

İktidar cephesinden ise başkanlık altını çizdiğinizin tersi argümanlarla savunuluyor. “Başkanlık gerek çünkü istikrar gelecek, huzur tesis edilecek, büyüyeceğiz!” “Başkanlık gerek çünkü savaştayız, çünkü beka sorunumuz var…”
Bir hukuk kaidesidir; bizzat sizin sorunlu olduğunuz şeyler size mazeret oluşturmaz. Beka diye tarif edilen memleketin içeride ve dışarıda bir savaş halinde olması, bizzat iktidar politikalarının sonucu olarak karşımızdadır. İfade edilen beka, istikrar, savaş, üst akıl argümanları tamamen halkı maniple etmek, ikna etmek veya teslim almak için kullanılan argümanlardır. Kaldı ki biz 15 yıl öncesinde kalmış koalisyonlardan dolayı bir sorun yaşamıyoruz. Cumhurbaşkanının veya AKP Hükümetinin yapmak isteyip de yapamadığı herhangi bir sorun örneği yok ki, iktidarı daha fazla merkezileştirip, kişiselleştirerek sorunların çözümünde mesafe alabilelim.
Söz konusu yasal düzenleme gerçekleşecek olursa, bu bize beka meselesinde, ekonomi, istikrar ve savaş meselelerinde Türkiye’ye en küçük bir avantaj sağlamayacaktır. Sadece son iki yılı değerlendirdiğimizde bile görürüz ki, başkanlık dayatması arttığı oranda istikrarsızlık, gerilim artmıştır veyahut başkanlık hayali, başkanın Osmanlıcı bölge vizyonu çerçevesinde dışarıya yönelik hak iddiaları arttığı oranda memleketin içi siyaseten de, şiddet açısından da giderek daha yönetilemez, daha kaygılı hale gelmiştir.
Bu açıdan baktığımızda çizilmeye çalışılan propaganda söyleminin hakikatle, hele ki başkanlık sisteminin yasallaştıktan sonraki dönemin hakikatiyle en küçük anlamda uyuşmadığı gerçeğini ısrarla kendimize ve çevremize hatırlatmamız lazım.
Tek adamın ağzından çıkanları kanun yapmaya çalışan, buna uymayanları polis copu veya yargıyla disipline etmeye çalışan bir sistemden kesinlikle bu memlekete huzur gelmez.

GİDİŞAT İSLAMCI İDEOLOGLARI BİLE KAYGILANDIRMAYA BAŞLADI

Meclisteki rahatlığın referandumda söz konusu olmayacağını söylediniz. Benzer kaygılar AKP’li yazar ve yorumcularından da gelmeye başladı. Örneğin Ahmet Taşgetiren, “Ak Parti’nin MHP ve HDP ile ilişkileri; Doğu-Güneydoğu’daki operasyonların Kürt halkındaki yansımaları; FETÖ operasyonlarının yan etkileri; CHP’nin muhalefet dilindeki değişmeler ve ekonomideki daralmalar gibi faktörlerin risk üretebileceğini yazdı. Taşgetiren’in AKP’nin öne çıkan ideologlarından biri olduğunu anımsarsak, bu değerlendirme referandumda rahat olmamanın dışında başkanlığın İslami çevredeki ikna ediciliği konusunda da önemli sıkıntılar yaşandığını açık ediyor, ne dersiniz?
Evet, öyle görünüyor ki bu gözü kara, bu ne yapıp edip, memleketi başkanlık cenderesine sokmaya çalışan gidişat pek çok İslamcı ideologu, sözcüyü, militanı dahi giderek rahatsız eder, kaygılandırır hale getirmeye başlamıştır. İslamcısını bile ikna etmemiş, İslamcıyı bile dışlamış olan bu gidişatın sözcüleri, danışmanları ise, daha üç yıl, beş yıl öncesinde AKP’ye küfreden ama bugün çıkar eksenli AKP’nin ve bu projenin etrafında toplanan insanlara dönüşmeye başlamıştır. Dolayısıyla Türkiye’nin bırakın Alevisi, kadını, Kürdü ve sosyalistini, bırakın devlet geleneğini temsil eden CHP’lisini, bizzat AKP’nin kendisini ve AKP’den umut üreten ideologunu, zengini, fakiri herkesi giderek kaygılandıran bir gidişat var. Döviz meselesinde Türk lirasının sürekli düşmesi de bu kaygının ne kadar haklı olduğunu gösteriyor. İşte bu nedenle, bunları gören AKP genel merkezi ve Cumhurbaşkanı, referandumu bu soruların çoğalmasına, ekonomik krizin derinleşmesine meydan vermeden bir an önce yangından mal kaçırırcasına yapmaya çalışıyor.

“Önerilen sistemde başkan Erdoğan olmasaydı AKP’liler yine de destek verir miydi?” Muhalefetin bu sorusuna AKP cephesinden gelen “hayır” yanıtları sözünü ettiğiniz kaygıyı göstermekle kalmadı, “başkanlık Erdoğan için değil, Türkiye’nin geleceği için isteniyor” savında da gedikler açtı. Nitekim Ahmet Taşgetiren bu meseleye ilişkin de şunu yazdı: “Bu yetkileri CHP’nin seçtirdiği bir cumhurbaşkanı da kullanacak dendiğinde Ak Parti tabanı, bunun nelere mal olacağını düşünür ve o yapıyı asla desteklemezdi!”
Bu soru, İslamcı cenahın sağduyuyu yakalaması için sorması gereken en kritik sorudur. Önerilen sistem, bir; sadece Recep Tayyip Erdoğan için; iki, adına dava dedikleri, 2023 dedikleri cumhuriyetle rövanşa girmiş olan milliyetçi, İslamcı, muhafazakar bir Türkiye vizyonunun ifadesidir. Dikkat edersiniz, Türkiye tarihinde olmadık kuvvette bir mezhepçi dil yaygınlaştırılmıştır. Çünkü Türkiye’nin çoğunluğu olan Sünni kesimi, mütedeyyin, siyasal İslamcı bir hatta çektiğinizde ve bunları da AKP’ye kilitlediğinizde, ilanihaye hiçbir hukuk, meşruiyet arayışına girmeden iktidarı garantilemiş olursunuz. Buna bir de milliyetçi dili eklediğinizde Türkün eski devlet tarafından, eski milliyetçi cenah tarafından Kemalistler tarafından kışkırtılıp büyütülmüş olan korkularını da harekete geçirdiğinizde elinizi daha da güçlendirirsiniz ama buradan ne demokrasi, ne dünya ile uyum, ne kalkınma, ne istikrar hiçbir şey çıkmaz.

Dolayısıyla esas olarak Kürt sorunu üzerinden kurulan milliyetçilik, başkanlık sistemine desteğe çağırmanın da temel motivasyonlarından biri?
Milliyetçi ön yargıları başkanlığa kilitleyebilmek, yedekleyebilmenin yolu Kürtleri düşmanlaştırmak, Kürt diyen herkesi terörizmle özdeşleştirmek ve giderek Kürt savaşı üzerinden milliyetçi kesimin başka soru soramaz hale gelmesini sağlamaya çalışmak. Dolayısıyla Türkiye’de bugün bu kadar ciddi bir savaş söz konusuysa bir zamanlar “Kürt de Türk de eşittir” diyen cumhurbaşkanından, bugün çok ciddi bir Türkçü söylem gelişiyorsa bu başkanlığı elde etmek için gereken gerçeklikten hareket ediyor demektir. Bu da içerdeki Kürdü de, sınırın ötesindeki Kürdü de karşısına alan, bu sayede de Türkiye’nin milliyetçi, muhafazakar birikimini kendine, başkanlığa razı eden bir politik hattır.
Dolayısıyla bu yol yol değil, bu yol vicdani değil, bu yol İslamcılar açısından da sürekli diken üstünde yaşayacakları bir yol. Çok bilinen bir tabirdir, bu duruma cuk oturuyor; “Kılıçla sorunu çözebilirsiniz ama kılıcın üstüne oturamazsınız!” Memleketin direnç noktaları, demokrasiden, evrensellikten yana dinamiklerini kılıçla kesip, memlekete başkanlık cenderesini getirdiğinizde bu sistem kılıçla geldiği için kılıcın üzerine oturmak zorundadır. Kılıcın üzerine oturan sistem de asla istikrar ve 2016 yılının dünyasında da asla kalkınma sağlamaz.

KÜRT SORUNUNUN SAVAŞLA ÇÖZÜLMESİ YÖNTEMİ BAŞKANLIK ELDE EDİLENE KADAR İŞLEVSELDİR

AKP’nin ittifak ettiği güçler arasında Kürt savaşı konusunda tam uyum gözleniyor kuşkusuz ama özellikle başkanlık meselesinde MHP içinden, ulusalcılardan itirazlar var. Referandumda AKP için her oyun kritik önemde olduğu yorumlarından hareketle, ilerleyen günlerde bu çevrelerin direnci kırılabilir ve homojenlik sağlanabilir mi?
Homojenlik sağlanamaz. Türkiye’nin mevcut muhafazakar dünya açısından bile var olan çoğulculuk ve farklılık, başkanlık cenderesinin içine sığdırılamaz. MHP belli ki bir tarafından yakalanmış. Ama şu da çok açık, MHP tabanı, Atatürkçüler, işte Vatan Partisi cenahı dahil olmak üzere hiçbiri bu başkanlık cenderesine sokulmuş bir Türkiye’yi gerçek anlamda hazmedebilir durumda değil. Dolayısıyla buralardan ciddi kırılma ögeleri olduğunu görmek lazım. AKP’nin de yapmaya çalıştığı bu kırılma ögelerini en azında başkanlığı elde edene kadar öteleyecek bir dil kullanmaya çalışmak. Ama şunu hepimiz biliyoruz ve yarın hepimiz göreceğiz ki ola ki başkanlık yasallaştırılırsa onun ertesi günü ne MHP açısından, ne Vatan Partisi açısından, hatta ne de Kürt sorunu açısından hiçbir şey bugünkü gibi olmaz. Çünkü Kürt sorununun savaşla çözülmesi yöntemi başkanlık elde edilene kadar işlevseldir. Başkanlık elde edildikten sonra kaçınılmaz şekilde AKP “bundan sonra nasıl yönetirim” sorusuyla karşı karşıya kaldığında -AKP’nin ne kadar pragmatik bir parti olduğunu, duruma göre nasıl birbirinin 180 derece zıt siyasetler izlediği dikkate alınacak olursa- Kürt düşmanlığı üzerinden AKP’ye oy veren kesimi de hayal kırıklığına uğratacak işler yapması bence mukadderdir, beklenmelidir hatta orta vadede kaçınılmazdır diye düşünüyorum.

HİÇBİR DEMOKRASİ GÜCÜNÜN AYRI BAŞINA SÖZ KURMA LÜKSÜ YOK

Herkesin sorduğu soru şu; Baskının yoğunlaştığı, protesto gösterilerinin yasaklandığı, korku ve umutsuzluğun yaygınlaştığı OHAL şartlarında söz söyleyebilmek, ‘hayır’ı güçlendirmek nasıl mümkün olacak?
Burada sorun bizim nasıl bir dil kullanacağımızda düğümleniyor. Her şeyden önce iki sorunun altını çizmek lazım; CHP’nin konuyla ilgili hazırladığı görsel propaganda görselini izledim. Yine sadece CHP’lilere, Kemalistlere seslenen bir dil. Veya sol dünyada bakıyorsunuz kullanılan dil görece bir revizyona uğrasa da, dün kullandıkları dille çok benzer bir dil. Yani dar anlamda bize seslenen, dar anlamda sol bir kültüre sahip, dar anlamda Kürt, Alevi olan kesimlere seslenen bir dil. Bu dil kesinlikle aşılmak durumundadır. Dilin ne yapıp edip mutlaka AKP’liyi, MHP’liyi esas alan, onun kaygılarını, onun dönüşebilme potansiyelini dikkate alan bir yerden yeniden yapılandırılması lazım. Bunu yapılandırabilme beceresi gösteren bir demokrasi odağı inanıyorum ki bu referandumda AKP’nin başkanlık sistemini geçirebilmesini imkansızlaştıracaktır. İkinci ve en az bunun kadar önemli mesele de şu; toplumun örgütsüz, özgüveni kırılmış kesimlerinin desteğini alabilmek, aynı zamanda güvenebileceği, her koşulda yanında olacak kapasitede, çapta bir gücü gerektiriyor. Bu nedenle bugün hiçbir demokrasi gücünün ayrı başına söz kurma gibi bir lüksü olmadığını düşünüyorum.

Demokrasi çevrelerinden, soldan, ayrı başına söz kurmayı öneren kesimler de var…
Kuşkusuz bu da mümkün ama toplumun en geniş kesiminde ciddi, güvenilir bir destek elde etmek, birlikte bir güç olmayı, aynı zamanda başkanlık referandumunda başarısızlık sonrasında çözülecek olan iktidarın, çözülecek olan mevcut ekonomik ve dış politikanın yerine konulacak politikayı da dillendiren, bunu yapacağından yana güven veren bir birleşik yapıyı gerektiriyor. Kuşkusuz bunu zorlaştıran bazı özellikler var.

Nedir?
Özellikle Kürt dinamiği ile CHP dinamiği arasındaki mevcut açı farkı bunu zorlaştıran bir faktördür. Ama en azından kendine sol sosyalist diyen kesimlerin birliği savunma konusunda en küçük bir ikirciklenme içinde olmamaları gerekiyor. Bu açıdan ben örneğin Birleşik Haziran Hareketi’nin, Demokrasi İçin Birlik adı altında kurulan ve neredeyse her türlü hassasiyeti ve kesimi kucaklayan oluşuma mesafeli durma konusunda gerçekleştirdiği (bağışlasınlar) inadı anlamakta zorluk çekiyorum. Bizim böylesi bir dönemde mutlaka birlikte ve mutlaka bizim dışımızdaki güçleri kucaklayan onların yüreklerine, onların gelecek kaygılarına dokunan bir dil, bir kucaklayıcı vizyon üretmek gibi bir zorunluluğumuz var. Başka da bir davranışın sorumlu bir davranış olmadığını ve bu sürece doğru müdahaleden bizi uzaklaştıracağını düşünüyorum. Bugün, her şeyin ötesinde sermayenin belli kesimleri de dahil olmak üzere kazanabilecek herkesi en azından parlamenter meşruiyeti güçlendirebilecek, mevcut iktidarın tüm kurum ve kuruluşları tekleştirmesine neden olacak bu gidişatı durdurabilecek bir ittifak genişliği ile sorunlara bakmak gerektiğini, dolayısıyla sözümüzü, cümlemizi buradan kurmanın çok daha sağduyulu ve soğukkanlı olduğu düşüncesindeyim.

CHP’NİN REVİZYONU BİZZAT KENDİSİNE YAPMASI ZORUNLU

Bu bağlamda CHP’nin durduğu yeri, başkanlık meselesinde sergilediği ana muhalefet performansını nasıl değerlendirirsiniz?
CHP’nin durduğu yer, durması gereken yer değil. Çok uzun zamandır da böyle değildi. Parlamentoda yürüttüğü muhalefeti hala ulusalcı bir cendereden kurtaramayan, hala muhalefetini terör karşıtlığı ekseninde yoğunlaştırmaya çalışan, bu memleketin görüp göreceği en önemli adım olan çözüm sürecini adeta düşmanlaştıran ve bu yanlış politikalar sonucunda da 11 milletvekillinin cezaevinde olmasına neden olan örneğin dokunulmazlıklar konusunda, örneğin bugün askerlerimizin Suriye’de ne yazık ki IŞİD’le çarpışmasına neden olan tezkere konusunda kendi elini zayıflatan bir duruş sergiliyor. Bu duruş toplumun geniş kesimlerine güven vermeyi imkansızlaştırdığı gibi, CHP’nin gerçek bir sosyal demokrat parti olmasını, Türkiye’nin yeni kuruluşunun öznesi olabilecek güveni verebilmesini de fiilen imkansızlaştırmaktadır. Dolayısıyla CHP’nin Kürt sorunu dahil Türkiye’de eşit yurttaşlık başta olmak üzere, gerçek sosyal demokrat bir çizgide ve bugüne kadar yapmadığı bir şekilde cesur bir çıkış barındıran bir revizyonu bizzat kendisine yönelik yapması zorunlu görünüyor.
Diğer yandan ben Kürt siyaseti açısından da ciddi sorunlar yaşanan bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum. AKP’nin başlattığı savaşa savaşla cevap veren bir siyasal hat, ne yazık ki AKP’nin başkanlık sisteminin elini güçlendiren bir zemini beraberinde getirmiştir. Oysa 7 Haziran başarısına neden olan meşruiyet alanlarında demokratik olanakları kullanma konusundaki sabırlı, inatçı bir dil ve davranış sergilenmiş olsaydı örneğin AKP’nin bu mevcut militarist, tekçi ve başkanlığı dayatan politikası bugünkü mevcut meşruiyet zeminine de sahip olmayacak, Türkiye demokrasi açısından daha ilerde bir yerde olacaktı. Ama ne yazık ki böyle yapılmadı. Bu konuda da eleştirel bir yaklaşımın demokrasi güçleri tarafından dillendirilmesi gerekiyor.

 

www.evrensel.net

1 yorum yapılmış

  1. Güneş Onur 9 ay önce Yanıtla  /  Beğendim 0  /  Beğenmedim 0

    Kerensky, Kautsky, F.Ebert, B.Ecevit ve her türden sosyal şoven milliyetçi sınıf düşmanı pisliklerin adı "sosyal demokrasidir." Tarih bunların ihanetleriyle doludur.

Yorum yapın

Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.