Şiirsel manzara

Şiirsel manzara

Romanlarındaki ağalardan tutun da efsane kahramanlarına ve hatta eşkıyalara kadar kötülükle iyiliğin insan ruhundaki köpürmüşlüğünü, yayılmışlığını ve sonunda harap bırakmışlığını bazen tek bir cümleyle bazen de tek bir benzetmeyle hissettirir. Romanlarında öfkeli karakterlerin devlet, iktidar ve bilgisizlik karşısındaki çok sert tepkisini aynı tutkulu vurgulamayla satırlarında sürdürür.

Bora ABDO*

Bağışlanmak dileğiyle, Yaşar Kemal için…

Otuz dokuz yıllık hayatımın yarısından çoğunu her aklıma gelişinde hissettiğim iki pişmanlık duygusunun hazin kaybıyla geçirdim. İlki ne yapıp edip bir Ahmet Kaya konserine gidememek ve onu yakından görememekti. Ne zaman bir şarkısına denk gelsem şarkının kederinden çok bu eksikliği hissederim. İkincisi ise yine ne yapıp ne edip Yaşar Kemal’le tanışamamak, görmediğim halde biraz da gizliden gizliye istediğim ve iri olduklarını tahmin ettiğim elleriyle tokalaşamamak ve bir meyhanede iki kadeh rakıyı uzunuzun onu dinleyerek içememekti. Televizyonlarda, halkların ne zaman devletle bir meselesi olsa –siyasi ve genetik akıl almaz milliyetçiliğiyle devlet, aydınlarına ve yazarlarına da şiddet uygulamaya bayılır- onun davudi ve kararlı sesiyle “bizim” yanımızdaki ve yöremizdeki açıklamalarını dinlerken onu ne kadar çok sevdiğimi de anlardım. Şimdi eksikliğini de o kadar hissediyorum.  Bu anlatılır gibi değil.

YAŞAR KEMAL YAZMIYORDU OLUYORDU

Çocuk sayılacak yaşlardan biraz biraz gençliğe yürüyen yıllarımda Halikarnas Balıkçısı’nın Gündüzünü Kaybeden Kuş isimli öyküsüyle bir okul kitabında tanışıp sonra da yazmanın ilk ateşine yakalanmış ve hatta ajandalara hiç gitmediğim halde haritadan ismini beğendiğim balıkçı kasabalarında geçen ve Halikarnas Balıkçısı’na öykünen öyküler yazmıştım. Milâs’tı bu kasaba. Hâlâ gidip göremedim. Bu ateşi sanırım en çok yangına dönüştüren Yaşar Kemal olmuştur. Bütün kitaplarını, Yaşar Kemal Sözlüğü’nü dahi okudum. Şişli’de, gençliğimin geçtiği küçük çatı katında ilk kez “Yer Demir Gök Bakır” romanını okuduğumda aslında yazmaktan da gitgide uzaklaştım. Yaşar Kemal yazmıyordu çünkü. Oluyordu. Ağaç, çiçek, deniz oluyordu. Bu denli büyük, dünya gibi bir ustanın elimdeki kitabını hayranlıkla okurken yazmak gerçekten kendini bilmezlik olur diye düşünmüştüm.

Aslında şimdilerde hissettiğim roman okumalarımdaki büyük eksikliğin varlığını zihnime ve algılarıma yerleştirenin gençlik yıllarımda okuduğum Yaşar Kemal romanları olduğunu daha iyi anlıyorum. O’nun yarattığı büyük dünyadaki insanların artık şimdilerde bir efsaneye ihtiyaç duymayacak kadar yalnız okuyucuyla her köşe başında yine buluştuğunu görüyorum. Sayfalarla ve sözcüklerle kurduğum bağın onun romanlarındaki seslerle oluştuğunu biliyorum.

BULGUR PİLAVI TENCERESİNİ KAŞIKLAYARAK BÜYÜK BİR MUTLULUKLA KURTULURLAR

İnsanı anlatmak zordur. Aslında bir hikâyeyi anlatmak ve yazmak çok zordur. Bazen nereden başlayacağınızı bilemez ve nerede bitireceğinizin kararını veremezsiniz. Bir hikâyeyi anlatmak için bütün dünyayı olabildiğince tanımanız ve bilmeniz gerekir. Sadece anlattığınız durumu bilmekle yazılmıyor. Yazılmıyormuş. Yaşar Kemal’in romanlarında en çok hissettiğim ve düşündüğüm bu bilgeliği ve sezgileriydi. Doğayı anlatışındaki sonsuz şiirsellikten tutun da bu şiirsel manzaraya insanlarının baştan ayağa uyum göstermesi bu büyük yazarın en hayran olunacak özelliklerinden biridir. Kışın ve karın yoğun atmosferi içinde geçen Yer Demir Gök Bakır romanında yoksul köylülerin, acaba gerçekten ermiş miyim gelgitlerini yaşayan Taşbaş’ın, isminden yola çıkılarak artık sığınılacak ve gidilecek bir yerin kalmadığının, konuşmayan Meryemce’nin ve insanoğlunun zorluklar karşısında direnemeyip mücadele edemeyerek efsaneler ve ermişler üretmesinin sahiciliğini sıcacık bir Türkçeyle yazarken aslında edebiyatın ve romanın da ne olduğunu öğretir. Romanlarındaki ağalardan tutun da efsane kahramanlarına ve hatta eşkıyalara kadar kötülükle iyiliğin insan ruhundaki köpürmüşlüğünü, yayılmışlığını ve sonunda harap bırakmışlığını bazen tek bir cümleyle bazen de tek bir benzetmeyle hissettirir. Romanlarında öfkeli karakterlerin devlet, iktidar ve bilgisizlik karşısındaki çok sert tepkisini aynı tutkulu vurgulamayla satırlarında sürdürür.  Gerilimli, hasta ve ağrılı duyarlıklarla doğaya karışan karakterler haksızlığa karşı yine doğadan esinlendikleri yöntemlerle direnirler. Kabuk değiştiremeyen yılanların ölmesi gibi yerleşik kültüre ve coğrafyaya gitgide daha da daraltılarak katlanmak zorunda bırakılan karakterleri yine bu cehennemden şiirsel ve umutlu bir içgüdüyle sıyrılıp, bulgur pilavı tenceresini kaşıklayarak büyük bir mutlulukla kurtulurlar. Dilinin en hazin ve lirik taşlarını üst üste dizerek, yüzyılımızın kötü ve yanıltıcı kahkahalar atan karanlık buzullarına dipten büyük bir coşkuyla darbeler indirir Yaşar Kemal.

O’nu sonsuzluğa ulaştıracak olanın, kalbindeki ve kalemindeki derin duyarlığın,  insana, edebiyata adanarak yazmanın en başından beri bilincinde olduğu hissini verebilmesidir okuruna.  

Yazımı bitirirken,  Sait Faik Hikâye Armağanı’nın verildiği gece eşi Ayşe Semiha Baban’la tanışmaktan da büyük mutluluk ve onur duyduğumu belirtmek isterim. Buradan binbir çiçekle binbirselam olsun…

*Yazar

www.evrensel.net