Yaşar Kemal’li anılar

Yaşar Kemal’li anılar

Yaşar Kemal’i gençliğinden bu yana tanıyan, onun hakkında ‘Binbir renk binbir çiçek-Yaşar Kemal’li anılar’ kitabını yazan Arif Keskiner, usta yazarla yaşadıklarını Evrensel Pazar okurları için kaleme aldı.

Arif KESKİNER*

Benim çocukluğumda televizyon yoktu, radyo birkaç varsıl ailede bulunurdu. Soğuk kış gecelerinde bizim  ailemiz, büyük amcamların evinin salonunda  toplanırdı. Çoluk, çocuk, büyük  küçük ayrımı yapılmadan herkes bir arada olurdu. O günler hepimiz için şenlikli günlerdi. Çünkü amcamlara Sürmeli Emine gelirdi. Sürmeli Emine, kara kaşlı, kara gözlü, uzun siyah saçlı  çok güzel bir kadındı.  Orta yaşlardaydı. O, evin köşesindeki kerevetin üstünde  demli çaylarını içerken bizler, yere serilmiş kilimlerin, savanların üstünde  bağdaş kurup  oturur onu dinlerdik.  Anlatırken ağzından bal damlardı sanki. O bir masal anlatıcısıydı. Örneğin; Tahir ile Zühre, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Han Mahmut gibi birbirine kavuşamamış sevgililerin aşk öykülerinin yanı sıra, Hazreti Ali ve Kan Kalesi, Genç Osman ve Bağdat’ın zaptı gibi hikayelerdi  bunlar.  Tabii  sadece öykü anlatılmaz, öykü içinde  geçen türküleri ve ağıtları da o yanık sesiyle o kadar güzel söylerdi Sürmeli Emine. Yaşlı kadınlar beyaz baş örtülerine silerlerdi göz yaşlarını. Bunları niye anlattım,  çünkü Yaşar Kemal benim hayatımın Sürmeli Emine’siydi.  O da daha çocuk yaşlarından başlayarak,  büyük Kürt dengbeji Abdel-e Zeyneki’nin destanlarıyla büyümüştü.  Sadece o mu, hayır. Bir de Çukurova’ya gelip yerleştikleri Türkmen Köyünün kültüründe yaşayan  Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi usta âşıkların şiirleri yol vermişti Kemal Sadık Göğceli’ye.  Doğuştan gelme bir yetenekti âşıklık. Daha ilk okul sıralarında Aşık Kemal diye ünlenmişti.   Ayrıca da çok insanın yaşamadığı olayları yaşamıştı küçük yaşta. Örneğin; 4,5 yaşında, babasıyla birlikte camide namaz kılarken abi dediği, ailesinin  sokakta bulup büyüttüğü 18 yaşındaki  Yusuf’un babasını öldürmesine tanık olmuştu. Ve yine altı ay sonra dayısının kestiği kurbanın derisinin yüzülüşünü seyrederken bıçağın kayıp gözüne saplanmasıyla  bir gözünün kör olması az travma yaratmamıştı Yaşar Abi’ye. Bu yüzden 11 yaşına kadar kekeme olup konuşamamıştı. Kendi köylerinde okul olmadığı için, beş kilometre uzaklıktaki bizim köydeki okula  her gün Ceyhan ırmağını salla geçtikten sonra yürüyerek gidip gelmişti.

Ben, 1954 yılında  16 yaşımdayken okumak için kaçıp gelmiştim İstanbul’a. Bir taraftan çalışıyor bir taraftan okuyordum. Her genç gibi ben de şiir yazmaya çalışıyordum. Edebiyat dergilerini izliyor,  para buldukça kitap alıp okuyordum. Mahallemizde ben yaştaki lise öğrencisi bir arkadaşım vardı. O da şiir yazıyordu.  Adı Ergin Günçe idi. Ayrıca  bana  gizli gizli Nâzım Hikmet şiirleri getirirdi Ergin. Nâzım’ı ilk onunla tanımıştım.  1956 yılıydı. Bir gün Ergin’le sohbet ederken bana; “Yaşar Kemal de Osmaniyeli. Tanışıyor musunuz” diye sordu. “Hayır tanışmıyoruz ama İnce Memed’i okudum. Orada geçen o köyleri iyi bilirim. Hatta romanda geçen birkaç ismi de yakından tanımıştım çocukluğumda” dedim. Bunun üzerine, “Ben iyi tanırım. Hadi gazeteye gidelim de seni tanıştırayım” dedi.  Cumhuriyet gazetesine gittik. Yurt Haberler servisi yazan kapıdan içeri girdik. Yaşar Abi masasında oturuyordu. Ayağa kalktı. Ergin’le kucaklaştılar. Sonra “bu arkadaş kim” diye beni sordu. “Hemşerin abi” dedi Ergin. Bana dönüp “nerelisin ?“ dedi. “Osmaniyeliyim” dedim. “Kimlerdensin?” “Hösem Ağalar’danım.” Bunun üzerine “Sülaleni…” diye bir küfür salladı. Çok bozulmuştum. Anladı. Sonra elini omuzuma koyup, “Kimin oğlusun peki?”, “Nalbant Hasan’ın” dediğimde , “Ulan desene ki Hasan Emmimin oğlusun. Babanı iyi tanırım. Benim iyi dostumdur. Nasıl iyi mi?” diye soru üstüne soru sormaya başladı. Ben de onları cevaplıyordum. Hemen çaylar söyledi. Odada iki kişi daha vardı. Biri sonradan dostlarımdan biri olacak olan Ömer Sami Coşar’dı. Yaşar Abi ile dostluğum ve arkadaşlığım, daha doğrusu abi kardeşliğim böyle başladı. Ben de arada bir uğrar oldum gazeteye. Çıkıp bir yerlerde yemek yemek, iki kadeh içki içmek, yeni yazacağı kitaplar üzerinde sohbet edip edebiyat konuşmanın keyfini yaşardım. Yaşar Abi bizim ailemizi iyi tanıyordu. Çocukluğunda,  dedemden kalma çiftliğimizde pamuk topladığı günleri, çiftlikteki amcamı anlatırdı. Kan davamızın o günlerde başladığından, Hakkı Amcamın kasabada öldürülmesinden, ondan sonraki gelişmelerden söz ederdi. Bir gün de bana “Arif biliyor musun, sizin ailenin bu kan davasını yazmak istiyorum. Yıllardır kafamda romanı oluşturdum. Fakat bir türlü yazmaya başlayamadım. Kararsızım.” “Niye abi” dedim. “Niyesi var mı oğlum. Yarın bir gün aileden birileri çıkıp bir şeyler söylerse ne yapacağız o zaman?” “Düşündüğün şeye bak be Abi” dedim.  “Nasıl yani” dedi. “Nasıl olacağı var mı be abi, kim bilecek de kim söyleyecek Allah aşkına. Ailede kitap okuyan benden başka kimse yok ki. Benden de sana izin. Tamam mı?”, “Bakalım” dedi ve sonra o meşhur “Demirciler Çarşısı Cinayeti” adlı romanını yazdı. Romanın baş kahramanı olan kişi, yani Derviş Bey, çiftlikte yaşayan amcam Mehmet Ağa’dan başkası değildir. Onu esas alarak bir roman kahramanı yaratmıştır.
Bir gün İstiklal caddesinde karşılaştık Yaşar Abi’yle. Benim yanımda sevgilim. Ayaküstü sohbet ediyoruz. “Yahu daha siz evlenmediniz mi?” diye sordu. Dalga mı geçiyorsun be abi. Bizim yüzük alacak paramız yok sen evlenmekten söz ediyorsun” dedim. Hemen eline cebine attı, bir yüz lira çıkardı; “Şimdi gidin iki yüzük alın, nişan yüzüklerini ben takacağım.” Evet, o zamanlar şimdiki Nevizade sokakta laternalı tek bir meyhane vardı. Orada, bütün yazar çizer ve sanatçı takımı ile güzel bir nişan yaptık. Yaşar Abi eşi Tilda ile gelmişti. Sazlar, türküler, laternalar  eşliğinde güzel bir nişan yaptık. Herkes kendi hesabına düşen onar lirayı ödedi. Böylece nişanlandık. Tabii ondan sonraki bir yıl içinde evlendik. Benim nikâh şahidim yine Yaşar Abi oldu. Türkiye İşçi Partisinde de birlikte çalıştık. O, partinin önde gelenlerindendi, biz de Nurer Uğurlu, Ali Yaşar ve 4 işçi arkadaşla birlikte gençlik kollarını kurmuştuk. Tabii anlatacak çok şeyler var. Ama ben yıllar  sonra Yaşar Abi’yi, dostlarını ve dostluğumuzu anlatan “Binbir renk binbir çiçek-Yaşar Kemal’li anılar” adında 500 sayfalık bir kitap yazdım. Doğan Kitap’ta yayımlandı.  Kitabı çok beğenmişti. Onun beğenmesi benim için büyük onurdu. Yokluğu, ülkemizin eksikliğidir. Bu yazımı hayatını barışa adamış bu büyük ustamın sözleriyle bitirmek istiyorum; “Ben ışığın, sevincin türkücüsü olmak istedim her zaman. İstedim ki benim romanlarımı okuyanlar ellerine silah almasın, bir biriyle savaşmasın, sevgi dolu olsunlar, insana, kurda kuşa, börtü böceğe, tekmil doğaya…”

Büyük yazar, Türk dilinin büyük ustası, büyük bilge, büyük insan, büyük bir insan hakları savunucusu, doğa dostu, barış savaşımcısı, benim sevgili dostum, ağabeyim, yoldaşım, hemşerim Yaşar Kemal’i, aramızdan ayrılıp  sonsuz yolculuğuna çıkışının birinci yılında sevgi, saygı ve özlemle anıyorum.

*Sinemacı / Namıdiğer Çiçek Arif

www.evrensel.net