Kokoreç niyet, Chiristine Lagarde kısmet


18 Mayıs 2012 10:21

Bir süre önce, iki hafta üst üste  ‘II. Dünya Finansal Krizi’ başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Son iki haftadır olup bitene bakın. Ayak seslerini geçtik, hava patladı, patlayacak. Yakında dananın kuyruğu kopacak ve kabak yine yükselen ekonomilerin başında patlayacak. Film başa sarıldı. Aslında, filimin başa sarıldığı filân yok. Kapitalizmin 21. yüzyıldaki krizi sönümlenme emareleri göstermekten ziyade evrelerini yaşamakla meşgul. Ayyuka çıktığında yeniden ele alırız. Bu haftalık konusu hafif olmakla birlikte öznesi kokoreç olan ve bu sayede yaşadığım bir tesadüfü sizlerle paylaşmak istiyorum.
Hakan Bostan, çocukluk günlerimden beridir arkadaşım olduğundan kardeşim bildiğim, onun da beni ağabey olarak saydığı can dostum. Çuhadar Han’da altın işiyle uğraşır. Mütedeyyindir. Bu zamanın ve dünyanın insanı olamayacak kadar emin, samimi ve dürüst biridir. Birkaç haftadır kokoreç yemek için beni çağırıp duruyor. Kokoreç, gençlik yıllarımızdan kalan, bahçede kömür ateşinde pişirip, arkadaşlarımızla bölüştüğümüz yiyecek. Geçen hafta fırsat yaratarak gitmeye karar verdim. Cuma namazını aksatmadığından öğleden sonra saat iki için randevulaştık. Ne erken gidip beklemeyi ve ne de bekletmeyi sevdiğimden zamanımı iyi ayarlarım. Hatta o gün, zamanlama açısından ilk tramvayı da pas geçtim.
İkincisine binerek Beyazıt’ta indim, Kapalı Çarşı’nın Çarşı Kapı cenahından girip, Şark Kahvesi’nden sola çark ederek, dümdüz aşağı kapısının üzerinde kırmız zemine beyaz harflerle ‘Old Bazaar’ yazılı kapıya yöneldim. Sağlı sollu hediyelik eşyaların özellikle de gümüş hediyeliklerin satıldığı yol dardır. Birkaç kişi bile olsa biraz yavaşlarsınız. Birkaç adım atmıştım ki, boyunun uzunluğuyla bir hanım dikkatimi çekti. Gözüm, hem nispî kalabalık ve hem de vitrinlere bakması nedeniyle yavaş yavaş ilerleyen, yanında yarı boyunda muhtemelen rehber olan bir hanımın bulunduğu, çevresinde siyah takım elbiseli, biri siyah gözlüklü dört kişilik erkekten oluşan ve ayan beyan koruma oldukları anlaşılan bir gruba takılmıştı. İnanamadım. Gördüğüm, Türkiye’ye geldiğini, Boomberg HT’ye röportaj vereceğini bildiğim IMF Başkanı Bayan Chiristine Lagarde’dı. Zarif bir hanım. Tanışmak, konuşmak üzere yaklaşıyordum ki, gümüş eşya satan bir dükkâna girdi. O ana kadar ki gözlemim, kimsenin tanımadığı ve ancak vitrine baktığında ilgilenilen biri. Bu nedenle de, korumalar gayet umarsız, aval aval yanında yürümekte. Bunlardan biri dükkânın kapısını kapatmış durumda. Kapıya yöneldim. Sol elimle korumaya ‘sorry’ (müsadenle) diyerek sola doğru itip, Lagarde’a yanaştım. Bir anda geçen hafta Metehan Demir’in anlattığı bir tanıklık aklıma geldi. Anlattığı, bir ABD’li yetkiliyi VIP’de beklerken, karşılayacak olan ABD’li görevlilerin elinde bulunan kâğıtlarda yazanlara göz ucuyla baktığında gördükleriydi. Kâğıtlarda ‘Türklerin duymaktan hoşlandıkları ifadeler’ başlıklı bir liste yer almaktaymış. ‘Mustafa Kemal’i’ övmek, güçlü bir ülke olduğumuzu belirtmek’ gibi. Korumalarla sorun çıkmasın diye bu durum aklıma geldi. Emin olmak için hemen ‘Bayan Lagarde’sınız değil mi?’ diye sorup, peşinen inkâr etmesinin önüne geçtim. ‘Evet’ cevabını aldıktan sonra, kendimi tanıtıp, kartımı verir vermez, Lagarde’ın yüzünde beliren şaşkınlığı ve tedirginliği, ‘televizyonda izlediğimde güzeldiniz, ama yüz yüze daha da güzelsiniz‘ diyerek bertaraf etmeyi başardım. Korumalar anında felç. Önce ‘dünya ekonomisinin orta vadede bile iyileşeceğine gönülden gerçekten inanıp, inanmadığını‘ sordum. Birden kaşları çatıldı, yüzü asıldı ve kafasını iyi yana sallayarak sert bir tonla ‘Hayır’ dedi. Bloomberg HT’ye verdiği röportajı bildiğimden Türkiye Ekonomisi’ne ilişkin görüşlerini sordum. ABD’li yetkililere verilen tüyo gibi tüyo verilmiş olmalı ki, Bloomberg HT’de söylediklerinin tam tersinin ekran dışına taştığından emin olabilirsiniz. Son bir soru dedim ve ‘dünyanın en yalancı merkez bankası başkanı kim?’ dedim. Biraz merak, biraz şaşkınlık, biraz tebessümle soruma soruyla cevap verip, ‘Kim?’ dedi. ‘BB’ dedim. Başını iki yana sallayıp, mimikleriyle açıklık getirmemi istedi. ‘Ben Bernanke. Her saniye burnu uzuyor’ dedim. Yüksek sesle dolu dolu bir kahkaha attı. ‘Dünya ekonomisini batırmaya devam ediyorsunuz, gidip birkaç gram altın alayım’ dedim. Gülümsedi, tokalaştık ve ayrıldık.
Bilmem her konuda uzun uzadıya konuşmak gerekir mi? Bazen bir bakış, bazen bir mimik, bazen ses tonu, bazen tek bir kelime her şeyi açıklar. Böylece, binlerce dolar verilip röportaj alınan biriyle kısa da olsa görüşebilme imkânım oldu.
Değil Hakan’a, hiç kimseye yapmadığım bir şey yapmış, randevuma on dakika gecikmiştim. Buluştuk. Sokakta taburelere oturup kokoreçimizi yerken, olanları anlattım. Bu sefer de Hakan’ımın verdiği tepki beni güldürdü.
‘Ağabey niye konuştun? Madem bu kadar yaklaştın, ayakkabını fırlatsaydın’.
Selâm ola.

evrensel.net
www.evrensel.net