30 Kasım 2019 01:21

Oyun oynarcasına makineden makineye koşan çocuk işçiler...

Ekmek derdi, yaşam kavgası peşine düşmüş çocuklar için Dünya Çocuk Hakları Günü’nün de pek bir karşılığı olmuyor.

fotoğraf:pexels

Paylaş

Ege SONSUZ

Dilan ORTAKCI

Ankara

20 Kasım günü takvim yapraklarında “Dünya Çocuk Hakları Günü” olarak geçiyor. Birleşmiş Milletler tarafından 1989 yılında oluşturulan ve imzacı devletlerin çocuk haklarına dair yükümlülükler altına girmesini şart koyan insan hakları belgesi sonucu ilan edilen Dünya Çocuk Hakları Günü 30. yılını doldurmuş oldu. Türkiye’nin 1990’da tarafı olduğu bu sözleşme, çocuk haklarına öncelik verilmesi gerektiğine dair çeşitli alanlara ilişkin maddeler içeriyor. Bu maddelerden biri de çocuk işçiliği. Lakin dünya çapında madalyonun diğer yüzüne baktığımızda, sözleşmede tarif edilen durumlar ile gerçekte yaşananlar arasında ciddi bir uçurum olduğunu söylemek mümkün. Uçurumun gün geçtikçe derinleştiği yerlerden biri de Türkiye. Biz de Ankara’da çok sayıda çocuk işçinin çalıştırıldığı, çalışmaya mecbur bırakıldığı büyük bir sanayi havzası olan OSTİM’deyiz. Otobüslerde, metrolarda, yetişkinlerin kalabalığında ezilen çocuklar ile atölyelere doğru yola koyuluyoruz. Yolda yürürken Şair Refik Durbaş’ın kaleme aldığı Müslüm Gürses’ten Zülfü Livaneli’ye kadar birçok sanatçının da seslendirdiği “Çırak Aranıyor” isimli eser yaşamın akışıyla karışarak aklımıza geliyor.

ÇOCUKLAR İÇİN DENETİM YOK DENECEK KADAR AZ

“Elim sanata düşer usta; dilim küfre, yüreğim acıya.Ölüm hep bana, bana mı düşer usta?”

Sanayiden bir şehir gibi olan OSTİM irili ufaklı atölyelerden oluşan büyük bir alana kurulu. Diğer sanayi havzalarında olduğu gibi denetimin az olduğu, işçi cinayetlerinin ve kazalarının çokça yaşandığı bir yer. Bu sanayi kentinde patronların kar hırsından yaptığı pervasızca hareketlerden çocuk işçiler de azade değil. Bir çırağın parmağını kaybetmesi, meslek liseli bir stajyer öğrencinin kolunu makineye kaptırması OSTİM’de sürekli tanık olunan şeyler arasında. Sigorta ya da sağlık hizmetleri ise yok denecek halde.

“Sevda ne yana düşer usta, hicran ne yana? Yalnızlık hep bana, bana mı düşer usta?”

Sabahın erken saatlerinde işe koyuluyor çocuk işçiler. Kimisi devasa atölyelerin içinde parça üretirken oyun oynarcasına makineden makineye kodları girmek için koşuşturuyorlar. Ankara’nın ayazında atölyeler arasında dolaşırken Enes ile karşılaşıyoruz. Enes 16 yaşında asansör imalatı yapan bir atölyede çalışıyor. Okuduğu lisede başarılı olamadığından ve ekonomik koşulların da zorlamasından dolayı okulu bırakıp iş arayan Enes “Çareyi meslek öğrenmekte buldum, bu yüzden de sanayide çalışmaya başladım.” sözleriyle sanayiyle tanışmasını anlatıyor. Ardından “Ustalarımla aynı işi yapmama rağmen onlardan daha az maaş alıyorum ve atölyede ayak işlerinin hepsini bana yaptırıyorlar.” diye çalışma şartlarının ağırlığından bahsediyor. Sohbetin devamında Enes'e iş güvencesinin olup olmadığını sorduğumuzda ''Çocuk sigortası yapıyorlar ama günde 9-10 saat çalıştırıyorlar.” derken ne kadar maaş aldığını sorduğumuzda ise “Haftalık 300 lira alıyorum, çoğunu eve veriyorum. Zaten yol parası, sigara parası derken elimde hiç para kalmıyor.” sözlerini söylüyor. Enes’in işinin başına geçmesi gerektiğinden vedalaşıp ayrılıyoruz.

KAZALAR ÇOK, SİGORTA YOK

“Gurbet ne yana düşer usta, sıla ne yana? Hasret hep bana, bana mı düşer usta?”

OSTİM, memleketteki pek çok sanayi alanında olduğu gibi göçmen işçilerin düşük ücretlere çalıştığı bir bölge. Suriyeli işçiler yoğunlukta olmak üzere başkaca ülkelerden de çeşitli sebeplerden dolayı göç etmek mecburiyetinde kalmış işçiler ile karşılaşıyoruz. Atölyelerin arasından az ilerlediğimizde lokantada çalışan Hüseyin ile sohbet ediyoruz. Hüseyin 17 yaşında Iraklı bir mülteci. Hüseyin'e ne zaman Türkiye'ye geldiğini ve ne zamandır çalıştığını sorduğumuzda “3 yıl önce ailemle birlikte savaştan kaçıp Türkiye'ye sığındık. Buraya ilk geldiğimde 10 farklı işte çalıştım. Bundan önce motor tamiri yapan bir yerde çalışıyordum. Çalışma koşulları çok ağırdı ve Iraklı olduğum için sürekli aşağılanıyordum. Asıl adım Safvan ama bana Hüseyin diyorlar ve insanlara kendimi tanıtırken Hüseyin dememi söylediler. Lokantada da 1 yıldır çalışıyorum.” cümleleriyle yaşadıklarını özetliyor. Konunun konuyu açmasıyla birlikte sigortasının olup olmadığını sorduğumuzda ise “Benim 5 kardeşim var ve ailede çalışan 2 kişiyiz: babam ve ben. Devletten yardım alabilmek için sigortanın olmaması gerekiyormuş. Hoş, sigorta istesek yapılıyor mu bilmiyorum.” diyor. Ardından aldığı maaşın ne kadar olduğunu ve kendisi için harcayıp harcayamadığını sorduğumuzda “Türkiye'de geçinmek çok zor. Aldığım paranın çoğunu aileme veriyorum. Bir kısmını da evlenmek için biriktiriyorum. Irak’tayken amcamın kızı ile nişanladılar beni, onu başkalarıyla evlendirmemeleri için böyle yapılması gerekiyormuş.” sözlerini söylüyor. Sohbetimizin sonuna gelirken Hüseyin'e başka bir şansın olsaydı şu anda ne yapmak isterdin diye sorduğumuzda ise “Irak’ta kalıp okumak isterdim.” diyerek cevap veriyor.

OSTİM’de çalışan çocuk işçilerle konuştuğumuzda onlarca ülkenin imzacısı olduğu sözleşme tarafından çocuklara “özel” ilan edilen Dünya Çocuk Hakları Günü’nde burada çalışan çocukların yaşam koşullarının önceki günlerden daha iyi ya da daha özel olmadığını görüyoruz. Ekmek derdi, yaşam kavgası peşine düşmüş çocuklar için Dünya Çocuk Hakları Günü’nün de pek bir karşılığı olmuyor.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Kayyumları bir de gençlere sor

SONRAKİ HABER

Ömer Çelik'ten asgari ücret açıklaması: Hiç kimsenin dediği tam olarak olmuyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa