08 Ekim 2019 00:37

Doç. Dr. Halis Ulaş: Az gelişmişlik ile deprem travması arasında paralellik var

Tüm kitlesel felaketlerde olduğu gibi depremlerde de ruh sağlığının olumsuz etkilendiğini söyleyen Doç. Dr. Halis Ulaş’la kitlesel travmayı konuştuk.

Fotoğraf: Eda Aktaş/Evrensel

Paylaş

Zeki GÜL
İzmir

Savaşlar, terör saldırıları, afetler, çevre felaketleri milyonlarca canlının hayatına mal olurken, geride kalanlara ise kitlesel travmalar bırakıyor. 26 Eylül’de Silivri’de yaşanan 5.8 büyüklüğündeki deprem, beklenen büyük İstanbul depremini yeniden gündemimize getirdi. Hem de büyük korkularıyla. Tüm kitlesel felaketlerde olduğu gibi depremlerde de ruh sağlığının olumsuz etkilendiğini ve bu etkinin on yıllar sürebileceğini söyleyen Doç. Dr. Halis Ulaş’la kitlesel travmayı konuştuk. Ulaş, 8 Temmuz 2018 tarihinde ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisine imza attığı için Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalından 701 sayılı KHK ile ihraç edildi. Halen Türkiye Psikiyatri Derneği İzmir Şube Başkanı.

Kitlesel travmalara giderek daha çok tanıklık ediyoruz. 17 Ağustos Marmara Depremi’nin 20. yılını anmıştık ki şimdi de 10 Ekim Ankara Katliamı’nın 4. yıl dönümü yaklaşıyor. Bir psikiyatr ve akademisyen olarak deprem özelinde kitlesel travmalara yaklaşımınız nasıl?

Afetler, insan eli ile oluşturulan savaş, terör saldırıları, Çernobil gibi teknolojik felaketler gibi depremler de önemli kitlesel travmalar arasında yer alıyor. Tüm kitlesel travmalarda olduğu gibi depremlerde de ruh sağlığı olumsuz etkilenir ve kimi zaman etkisi on yıllara yayılır.

Deprem bölgesindeyiz ve bir o kadar da deneyimlerimizden ders çıkaramıyoruz. Ne dersiniz?

Hep söylenegelir ‘Deprem öldürmez, bina öldürür’ diye. Hatta bina da öldürmez, sistem öldürür. Türkiye üzerinden baktığınızda topraklarının yüzde 90’dan fazlası deprem bölgesi yine nüfusun yüzde 95’i deprem bölgelerinde yaşıyor, keza, endüstriyel yapıların yüzde 75’i de deprem bölgelerinde. Hal böyle iken, en son İstanbul depreminde de gördüğümüz gibi çok ciddi bir vurdumduymazlık hatta aymazlık var diyebileceğimiz noktadayız. Toplanma alanları dahi imar barışı adı altında imara açılıyor.

Bu tespitleri halk sağlığı boyutu ile akademi nereye oturtuyor?

Burada birincil, ikincil ve üçüncül koruma bahsini açmakta yarar var. Koruyucu sağlık bağlamında temel olan birincil koruma olup sorun daha ortaya çıkmadan durumun engellenmesidir. Deprem bahsinde binaların sağlamlığıyla ilgili koruma halk sağlığında birincil korumaya girer ki en önemlisidir. Tıp boyutu ile ikincil korunma dediğimiz şey ise hastalıklar ortaya çıktığında erken müdahale ile kronikleşmeden çözüm üretmektir. Üçüncül koruma ise rehabilitasyon ve kronikleşmiş hastaları yeniden topluma kazandırma ile ilgili süreçlerdir.

"İŞLEV KAYBI" DEPRESYONDA TEMEL KRİTERLERDENDİR

Deprem sonrası en sık hangi ruhsal tablolar ortaya çıkıyor?

Travma sonrası stres bozukluğu ve depresyon en sık karşılaştığımız tablolar.

Biraz açar mısınız?

Travma sonrası stres bozukluğu yaşamı tehdit eden bir durum ya da bir travma sonrasında ortaya çıkar. Yaşanmış travmanın zihinde yeniden yaşantılanmasını içeren ya da o durumla ilgili hatırlatıcılardan kaçınma ile devam eden, uyku gibi sinirlilik gibi bulgularda artışa sebep olan bir sendromdur. Depresyona gelince; insanlar biraz moral bozukluğu olduğunda ‘Depresyona girdim’ diye bir ifade kullanırlar. Aslında depresyon öyle bir şey değil. Depresyonda ciddi bir işlev kaybı olup en az 2 hafta süren gün boyu karamsarlık, mutsuzluk, uyku ve iştah değişikliği, değersizlik hissi gibi belirtilerin eşlik ettiği bir durumdur. Dolayısı ile gerek travma sonrası stres bozukluğu gerekse depresyonda ‘işlev kaybı’ bizim için temel kriterlerdendir.

Hepimiz deprem sonrası derin üzüntü, keyifsizlik yaşayabiliyoruz ama?

Normal ruhsal tepkiler ile olası psikiyatrik tablonun ayrımını iyi yapmak gerekiyor. İnsanların öldüğü, yaralandığı bir durumda elbet üzüleceğiz, elbette tepki göstereceğiz. Böyle her ruhsal belirtinin hemen bir hastalıkmış gibi ele alınması çok doğru değil.

Yani, doğal olanı tıbbileştirmemek gerekiyor.    

Elbette. İnsan olmanın bir gereği bu. Zaten bu tepkiyi vermiyorsak o zaman bir problem vardır. Ama ne zaman ki normal ruhsal tepkiler ‘Kişinin işlevini bozacak düzeye’ evriliyor; yani aile, iş veya sosyal yaşantı ile ilgili bir kopma gelişiyor, kalıcı hale gelebilen ruhsal bozukluklara dair dikkat gerekir.

Ruhsal etkilenme ile deprem arasında zamanlama ve psikososyal desteğe yanıt nasıl?

Bir bölümü tedavi ile toparlanıp geriliyor, ama bazı hastalarda yıllarca süren travma sonrası stres bozukluğu gelişip devam edebiliyor. Mesela, 17 Ağustos depremi sonrasında Avcılar’da yapılmış bir çalışmada 20 ay geçmesine rağmen yüzde onunda travma sonrası stres bozukluğu saptanmıştı, yani adeta kalıcı hale gelmişti.

Birinci basamak sağlık hizmetlerinin rolü ne bu izlemde?

Akut dönemde psikiyatrların de alanda olması gerekli. Sonrasında, belli aralıklarla 1. basamakta izlenip risk durumunda yine psikiyatra yönlendirilmesi uygun olur.

Deprem anı ve sonrasında nasıl bir psikososyal organizasyon daha işlevsel? Gönüllü ağlar mı kamusal olan mı?

Hem kamusal hem de sivil toplum örgütleri ya da bu alanla ilgili çalışan dernekler demokratik kitle örgütlerinin birbirlerini dışlamadan koordineli çalışması gerekiyor.

17 Ağustos depreminde bu nasıldı?

Her derneğin kendi başına sahaya çıkarak ciddi bir hizmet duplikasyonuna ve enerjinin boşa savrulmasına neden olduğunu gözlemledik. Yeniden böyle bir durumla karşılaştığınızda aynı şeyin gerçekleşmemesi için kamunun da içinde olduğu organizasyon daha işlevsel.

"DEPREM HERKESİ EŞİT VURMUYOR"

Depremde dezavantajlı gruplar kimler?

Deprem herkesi eşit sarsıyor ama herkesi eşit vurmuyor. Dolayısıyla sosyoekonomik olarak daha düşük olan kesim bundan ruhsal anlamda da daha çok etkileniyor. Yine kadın olmak ‘Travma sonrası stres bozukluğu ya da depresyon’ açısından başlı başına risk faktörü.

"AZ GELİŞMİŞLİK İLE ÖLÜM ORANLARI ARASINDA PARALELLİK VAR"

Deprem kuşağındaki ülkelerde demokrasi, insani gelişmişlik indeksleri ile travmanın boyutları arasında nasıl bir bağ var?

Verilerine baktığımızda toplumun gelişmişlik düzeyi, demokratik düzeyi, denetlenebilirlik düzeyi ile ilişki var. Dünyada, depreme bağlı ölümlerin yüzde 80’den fazlasına baktığımızda bunların arasında Türkiye, Şili, Pakistan Japonya ilk sıralarda. Ama deprem sayısı ve ölüm sıklığı çerçevesinden baktığımızda az gelişmişlik ile ölüm oranları arasında paralellik görüyoruz. Yani aynı deprem Japonya’da çok daha az yıkıma sebep oluyorken Türkiye’de çok daha yüksek yıkıma sebep olabiliyor.

Az gelişmişlik ve gelişmişlik düzeyine göre ruhsal etkilenmeyi arttırıcı faktörlere dair veriler de benzer. Misal, 1994 California depreminde ‘travma sonrası stres bozukluğu’ yüzde 6 -13 arasında iken, 1988 Ermenistan depreminde travma sonrası stres bozukluğu yaygınlığı yüzde 50 ile 87’lerde idi. Neredeyse toplumun yarıdan fazlasında ‘travma sonrası stres bozukluğu’ gelişti.

Ya Türkiye?

Benzer şekilde, 17 Ağustos sonrası yapılan çalışmalarda Türkiye’de de yüzde 43’lere kadar travma ve sonrası stres bozukluğu ve bu oranlara yakın depresyon geliştiği ortaya çıktı.

Demokrasinin geriletilmesi, TBMM’nin işlevselliği ve yargı bağımsızlığının azalması, demokratik kitle örgütlerinin ve muhalif basının kapatılması ile depreme dair birincil korumada boşlukların derinleştiği aşikar.

Tabii ki. Şu an İstanbul’da 400’ün üzerindeki deprem toplanma alanından 70 küsur tanesi kalmış, şimdi bu geri kalana ne oldu? Denetlenmezlik ve de bununla ilgili yasal sürecin işletilememesi, kâr hırsı ve imar affı ile uygunsuz yapıların legal hale getirilmesi bu koşullarda kolaylaşıyor.

Eşitsizliklerde ve dayanıksız yapılaşmada, kapitalizmin kıskacında kamunun ve elbette her birimizin payı yadsınamayacağına göre, deprem sonrası büyük travma yaşayanların hayat boyu en azından bu bağlamda koşulsuz sağlık hakkına ulaşması gerekmiyor mu?

Sosyal desteğin ve devlet desteğinin yetersiz olması zaten ruhsal etkilenme için risk faktörüdür. Bunun içine sağlık ve sosyal hizmetler ile kayıpların tedavisini de koyabiliriz. Sonuçta bir şekilde devletin bu gedikleri kapatması gerekiyor.

YOKSULLUĞA "TIBBİ YOKSULLUK" DA EKLENMİŞ

Evini, işini kaybetmiş depremzedelerin ileriki yıllarda SGK primini ödeyememesi, hastalık halinde tedavi giderlerini cepten karşılaması ile elde avuçta olanın da eritilmesi ile mevcut yoksulluğa ‘tıbbi yoksulluk’ da eklenmiş oluyor. Bu koşullarda ruhsal travma daha da kronikleşiyor. Çözüm?

Eşit, ulaşılabilir, parasız sağlık hakkı.

ÖNCEKİ HABER

Irak'ta yoksulluğa ve yolsuzluğa karşı eylemlerde 15 kişi yaşamını yitirdi

SONRAKİ HABER

Ege İnsan Hakları Okulu "Ablukayı Dağıtmak" forumuyla sona erdi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa