Aşk, öykü, Aslı Erdoğan!

Aşk, öykü, Aslı Erdoğan!

Ayşegül Tözeren Öykü Gazetesi’nin öncülüğünde kutlanan Dünya Öykü Günü’nün hazırlıklarını ve öykü günündeki izlenimlerini yazdı.

Ayşegül TÖZEREN

Bilen bilir, yıllardır 14 şubat hem aşkın, hem öykünün günü olarak kutlanır. Ülkemizde gelenek haline gelen nadir edebiyat etkinliklerinden Ankara Öykü Günleri’nin yaşaması için en büyük çabayı harcayan yazar Özcan Karabulut’un iki binlere doğru bir önerisi olmuş: Öyküye bir gün vermek. Hem de aşkın günü 14 Şubat’ı Dünya Öykü Günü olarak kutlamak. Bu cazip teklif hem yaşadığımız ülkede, hem dünyanın birçok köşesinde kabul görüp, benimsenmiş… Çünkü öykü aşka, aşk öyküye yakışıyor. Her ikisi de dünyanın düzenine pek uymuyor, ele avuca sığmaz ve beklenmedik sonlara gebe.

2017 DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ BİLDİRİSİ ASLI ERDOĞAN’DAN!

Dünya Öykü Günü için her yıl hazırlıklar aylar öncesinden başlar ve edebiyatın önemli bir ismi güne özgü bir bildiri yazar. Şimdiye kadar kimler Dünya Öykü Günü Bildirisi’ni yazmamış ki? Ayşe Kulin, Buket Uzuner, Füruzan, Murathan Mungan… Bu yıl başkaydı. Hazırlıklar için uzun zamanımız yoktu. Bir koca yılı, 2016’yı ifade özgürlüğü mücadelesiyle geçirmiştik, Türkçe’nin önemli dilcilerinden Necmiye Alpay mahpustu, dünya edebiyatının geleceğine bırakabileceğimiz birkaç öykücüden biri olan Aslı Erdoğan mahpustu. Yeni yıla birkaç gün kala, 29 Aralık’ta, ilk duruşmada tahliye oldular. Adalet, bize yeni yıl mucizesi gibi gelmişti. Birkaç gün sevinç sarhoşu olduktan sonra, 14 Şubat için Nalan Barbarosoğlu ve Faruk Duman ile kolları sıvadık. Bu yıl hazırlıklar için zamanımız dardı ama Öykü Gazetesi’nin öncülüğünde kutlanacak öykü günü bildirisini yazacak, özel bir isimdi. Hapishane kapısında birkaç gün önce kucakladığımız Aslı Erdoğan!

Edebiyatçılar tiyatrocular bir anda kırk yıldır birlikte çalışıyormuş gibi Dünya Öykü Günü’nün programını hızla hazırlayıverdi. Emir Çubukçu hem programın sunumunu üstlenecek, hem de bir başka oyuncu Ece Dizdar’la Leylâ Erbil öyküsü seslendirecek, ardından Tuğrul Tülek Bilge Karasu’nun öykülerine ses olacaktı. Aslı Erdoğan’ın “Başlangıç” öyküsü ise Taş Bina’dan fırlayıp gelecekti. Aslı’nın öyküsünü kim mi okuyacaktı? Deniz Türkali! Dünya Öykü Günü kutlaması planladığımız gibi sürüyordu, ancak planlamadığımız bir şey olmuştu. Salonda oturacak yer kalmamış, ama artık ayakta duracak yer de kalmamış gibi görünüyordu. Peki, aşkın ve öykünün danstaki karşılığı, dans türlerinin en kızılı, tango için nasıl yer açacaktık… Yer el ele verilerek açılmış, tango aşk gibi, öykü gibi birden başlamış, salonu etkisi altına almıştı. 

KUTSAL, KAYIP, SONSUZ SÖZCÜĞÜN PEŞİNDE

Öykü günü kutlamasının başlangıcındaysa Aslı Erdoğan’ın bildirisindeki sözler cam kırıkları gibi kalbimize saplanmış, kanatmıştı. Aslı, “sözlerine” şöyle başlamıştı:

“Bütün bunların sözle başladığını, tek bir sözcükle hiçlikten çıkıp geldiğini söyler kadim metinler. Kutsal, kayıp, sonsuz bir sözcük... O ilk imkânsız sözcüğü çok uzun zamandır arıyoruz. Kâğıtların başına oturuyor, günler geceler boyu dinliyor, işitiyor, anlatıyor, bekliyoruz.”

Dünyanın öğüten iktisadi aklı karşısında yazanın krizini anlatıyordu: “Avuç avuç fırlatıyoruz sözcüklerimizi dünyaya; anlattıkça yitirdiğimiz o koskocaman, suskun, yitirdiğimiz taştan dünyaya. Boş beyaz kâğıtların başına oturuyor, sabırla dinliyoruz günler, geceler, yıllar boyu.”

Aslı Erdoğan, kurmaca metinlerine benzeyen kısa ve yoğun bildirisini okuyup bitirdikten sonra, Taş Bina’daki hem karakter, hem bir metafor olan Melek’in elinden tuttu. Öyküyü, öyküsünü bir meleğin dilinden anlattı. Sabırla odasında bekleyen, hücresinde bekleyen, nezarethanede bekleyen Melek’in dilinden… Aslı’nın şiirli, sihirli dili öykü gününü sarmıştı.

Aşk ve öykü bitimsiz olsa da, günü, gecesi sonluydu. Öyküler gibi kısacık bir kapanış konuşması hazırlamıştım. Ama önceden hazırlanmış hangi metin, gecenin coşkusunu yansıtabilirdi ki… Salona baktım, bir adım ötemde Deniz Türkali oturuyordu, onun biraz uzağında Sezgin Tanrıkulu, arkalarda Fransa’nın İstanbul Başkonsolosu Betrand Buchwalter… Bertrand’a ne kadar önlerde ayırdığım sandalyeye oturmasını rica ettiysem de, ayaktaki kadın izleyicilerden birinin o sandalyeye oturmasında ısrarcı olmuş, programı baştan sona ayakta izlemişti. Ayakta kalanların biri de Kadın Cinayetleri Durduracağız Platformu’nun genel temsilcisi Gülsüm Kav’dı. Etkinlikten koşup, gelmişti. Konuşmama belli ki, salona teşekkür ederek başlayacak ve böyle bitirecektim. Ama coşkudan edebiyata öyküye dokunmamak da olmazdı. 

ÖYKÜCÜ NE YAPACAK?

Son yıllarda, doksanlı yıllara hâkim olan bireyci anlayıştan yazarların sıyrıldığı, sokağı, ötekiyi daha fazla öykünün konusu yapmaya başladıkları görülüyordu. Bunda Gezi’nin de payı vardı. Duvarların dili edebiyatın çıtasını yükseltmeye zorlamıştı, edebiyatı dil oyunlarına hapsedenler de, klişe ifadelerle toplumsal olanı aktarmaya çalışanlar da, nitelikli edebiyatın çıtasının altında kalmaya mahkûm oluyordu. Edebiyatçı için bir diğer tuzak da sosyal medyaydı. Bazı edebiyatçılar sosyal medyadan aldıkları yapay güçle kendilerini “kabul edilmiş” görüyor, takipçi ile okuru birbirine karıştırıyorlardı. 

Aslı Erdoğan’ın yazdığı Dünya Öykü Günü Bildirisi’nde söylediği gibi, yitirdiği taştan dünyaya sözcükler fırlatan yazarın krizi burada da bitmiyordu. Tamamlanamayan yas ve bitmeyen şiddet, yazarı iyice kekeme kılıyordu. Belki de otosansür, onu duvarları en kalın hapishaneye kilitliyordu… Daha önce de yazmıştım, bir kez daha gününde sordum: Kurgunun hakikatin yerini almaya çalıştığı bir çağda öykücü ne yapacak? Siyasetin sözü, retoriğin üç unsurundan ikisinden, logos ve etostan koptuysa, sadece patosa dayanıyorsa, yani önerme ve önermenin iddiasının gerçekliğini destekleyecek verileri sunmaya artık siyasetçi gerek duymuyorsa, patosa dayalı coşkulu hikayeler anlatmayı yeterli görüyorsa, işi hikaye olan öykücü ne yapacak?...

Dinleyenlerin zihinlerinde “öykücü ne yapacak?” sorusu yankılanırken, birlikte yaratmanın, birlikte duyduğumuz entelektüel hazzın aşkıyla salondaki yerime doğru yürüyordum. En arkada ayakta duran edebiyatçıların yanına… Belma Fırat, Figen Şakacı ve Seray Şahiner’in…

Salon dopdolu olmasına rağmen, önlerde bir sandalye hep, boş kalmıştı. Sanki dört duvar, kırk kilidinin ardında olmasa edebiyatın Turhan Abi’si, Turhan Günay gelip oturup izleyecekmiş gibi, ona ayrılmışçasına! Salondan ayrılırken, o sandalye tekrar gözüme ilişti, sahibini bekliyordu…

www.evrensel.net