PVC kaplanmış siyaset/ Kader değil cinayet

PVC kaplanmış siyaset/ Kader değil cinayet

Nuray Sancar Aladağ'da Süleymancılara ait yurtta, 11’i çocuk 12 kişinin yaşamını yitirmesinin neden kader değil cinayet olduğunu yazdı...

Nuray SANCAR

Merdivenlerinin ahşap, kapıların PVC, yerlerin halıfleks, birinci kat pencerelerinin demirle kaplı olduğu; dolayısıyla içerden “kuş” uçurtmamaya ayarlı döşemesinin ölmekten başka yol bırakmadığı kız yurdunda 11 çocuk 12 kişi “elele tutuşarak” yandı. Ucuz ve yanıcı malzemeyle döşenmiş, tarikatlara ait yurt binalarındaki denetim, gözetim, döşeme sorunlarını ve yönetmelik esaslarına uygunluğunu tartışmanın kolaylığı “Yeni Türkiye” ideali doğrultusunda adım adım inşa edilen gündelik hayatın PVC-halıfleks kombiniyle kaplandığını unutturmasın. Bu facia tekil bir olgu olarak konuşulduğunda rahatlıkla kaza düzleminde kalabilir çünkü. Oysa bir kazadan daha fazlasıyla karşı karşıyayız. 

“Kindar ve dindar nesil yetiştirmek istiyoruz, Asım nesli yaratacağız” şiarıyla başlayan ve reform diye yutturulan “dört artı dört artı dört eğitim sistemi” ile, gelecek kuşaklara biçilen plastik elbise belli olmuştu. Eğitimin özelleştirilmesi bundan daha önce başlamış olsa da okulların, yurtların, dersanelerin vb., PVC’yi kapıp gelen her tarikata armağan edilmesi bu andan itibaren meşruiyet kazandı. Adana Belediye Başkanı’nın açıklamasına göre sadece bu kentte Süleymancılara ait 80 yurt var. Okula, eğitime ulaşma imkanı olmayan yoksul emekçi çocukları “Asım nesli”nden olmak için bu yurtlara mecburen akın ediyor. Onlara yol gösterenler ise anlı şanlı bürokratlar. Mesela öğrenci velilerinden biri kendilerini Aladağ’daki yurda yönlendirenin il milli Eğitim Müdürü olduğunu söylüyor.

YENİTÜRKİYE= CEMAATLEŞME

Sosyal güvenlik politikalarının tasfiyesiyle ortaya çıkan boşluğun sivil toplum girişimlerine veya cemaatleşmelere açılması neoliberalizmin elifbasıydı. Bu sürecin Yeni Türkiye sathındaki karşılığı ise tarikat ve dini cemaatlerin kangrenleşen soruna karşı bir sübap olarak şişirilmesi. Ve giderek ülkeyi yöneten partinin kendisinin bizzat bir cemaat haline gelmesi. Tam da bu durum “çaresizdik, çocuğum orada parasız kalıyordu” diyen acılı öğrenci velisinin durumunu istismara açık bırakırken kimse, parasız barınma ve okul açabilen bir tarikatın servetinin kaynağını, al gülüm ver gülüm ilişkilerin mahiyetini, parmağı ateşe değer diye soramıyor. Ve bu tarikat, yönetmeliği filan takmayarak o yaş grubundaki çocukları barınağında toplama cüreti bulabiliyor. 

Olay mahalline koşan hükümet erkanı, bu somut vaka itibarıyla henüz dememişse bile, yurt yangını gibi fecaatleri şimdiye kadar hep “kader” olarak nitelendirdi. Siirt’teki maden çökmesinden sonra ölenlerin ardından AKP Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay yakınlarının kurtarılmasını bekleyen ailelere “Allah isterse işçiler kurtulur, istemezse kurtulamaz. Var mı itirazı olan?” diye seslendi. Bu sadece bir pervasızlık sayılamaz. Yeni Şafak’ta Akif Emre şöyle yazmış: “Dini gibi görünen pek çok yapıp ettiklerimizi seküler bir dil üzerinden kuruyoruz. Meşruiyetini, referanslarını modern dünyanın seküler kodları üzerinden inşa ediyor buna dini bir elbise biçmeye çalışıyoruz. Siyaset, toplumsal sorumluluk, adalet duygusu, yeryüzüne muştuladığımız merhamet her ne varsa hepsinin elde edilen statüko adına ertelendiğini, hatta unutulduğunu hatırlayan yok gibi. Real politik adına girilen labirentin tuzaklarını, açmazlarını ya edilgen biçimde seyrediyor yahut bir hikmet arıyoruz.”

Aslında Emre, AKP’nin kendi içinden gelen eleştirilere tahammülsüzlüğünün, bunun seküler bir siyaset diliyle ifade edilmesinin, partisinin karşıtına benzemesini eleştiriyor bu yazıda. Eleştirdiği çelişkili durum ile kendi ifadelerindeki çelişki ayrı bir konu. Ancak şunları düşündürtüyor:  

Bir zamanlar kamuda türban yasağını insan hakları, demokrasi, eşitlik gibi dini literatürde hiç olmayan “seküler” dünyaya ait değerleri referans alarak eleştiren zihniyet, o vakit evrensel değerlerden oluşan bir “statüko” içinde kendisine yer açmaya çalışıyordu. O zamandan bu yana çok sular akmış. Geçen hafta Meclis’e getirilmeye çalışılan, kız çocuklarının istismarcılarla evlendirilmesine kapı açan tasarıyı, “erken evlilik dinimizin emridir” diye savunanlar, seküler dünyanın normlarına bir ayar düzeyi olarak itibar etmeyecek noktaya geldiler. Türbandan istismar yasasına kadar geçen sürede “real politik” yerini çoktan sanrıya veya hezeyana bırakırken bu durumun sonuçlarını dışta bir savaş, içte ise “ben yaptım oldu”cu bir KHK düzeniyle yaşıyoruz. Bu bakımdan kudretlinin, son derece öznel merhametinin karşısında hukukun; tarikata ikame edilen toplumsal sorumluluk karşısında yönetmeliğin; dinimizin emridir diye yutturulan yasal düzenlemelerin bilcümle demokrasi kriterinin karşısında hükmünün kalmaması normaldir. Dini emrin “seküler” norma dayanarak meşrulaştırıldığı değil “seküler” normun dini emir üzerinden sindirildiği bir yerdeyiz şimdi.  

Düzen, yönetenlere her zaman yeni fırsatlar sunan bir düzensizliğe doğru hakikaten değiştirilmiştir. 11 çocuğun ölümünü yurt binasının döşemesi, sahiplerinin vurdumduymazlığı, yönetmelik hükümlerine göre sorgulayanların karşısına dikilenler şimdri bu kız çocuklarının “şehit olduğunu” söyleyebiliyor veya bu cinayetin sistemle alakasını dile getirenlerden siyasete malzeme yapılmamasını isteyebiliyorlar. 

‘SİYASİ VİZYON’UN SONUÇLARI

Oysa bu facia apaçık, siyasi bir vizyonun sonucudur.

Bu vizyon kız çocuklarını erken evlendirmekte beis görmemiş, ağacı yaşken eğeceğim derken çocukları heba etmiş; sübyan okullarıyla zihnini körleştirmiş; başına her gelene “şükür” diyecek, sorgulamayan bir nesil yetiştirmeyi uhde bilmiştir.

Fakat kimi yandaşların duyulmamasına çalıştığı veya Emre’nin “statükocu seküler bir kod” diye kolayca tarif edebileceği talep orta yerde duruyor. Parasız, bilimsel, demokratik, eşitlikçi, laik ve geçmişteki bin bir felaketten dersler alınarak oluşturulmuş, halka açık denetim mekanizmalarının güvencesindeki eğitim sistemidir bu talep. Keyfiyete yer bırakmayan yasadır. 

Kamusal hizmetlerdeki sorumluluğunu üzerinden atan, eğitimi sübvanse etmekten cayan ve aslında bir toplumsal sözleşmeyi bozuşturan devleti yönetme biçimi daha çok cana mal olacaktır. Bu sözleşmenin bozuşması ile yurt binasının PVC kapıları, halıfleks döşemesi arasında bir bağıntı kurulamaz ve “real politika” yoksul emekçilerin talepleri üzerinden yazılamazsa eldeki plastik malzeme stoğuyla iğreti bir temelin üstüne bir kat daha çıkılmasını önlemek kolay olmayacak.

2015 yılında 16.957 çocuk istismara uğramış; istatistikler, önlenebilecek durumdayken çok sayıda çocuk ölümüne işaret ediyor. Ancak çocuk ölümlerinin bile bizden-sizden diye kategoriye ayrıldığı, kiminin şehit ilan edildiği, kiminin “hak etmiş” var sayıldığı günlerden geçiyoruz. 

Bunlara bakıp kıyamet alametleri demeyeceğiz.

Bu kadar çocuğu kader vurmuşsa ortada bir bit yeniği olduğuna dikkat çekmekte fayda var; o halde son derece laik-“seküler” bir tespitle, “yurt yangını kader değil cinayettir!” diyeceğiz. 

www.evrensel.net