‘Yeni’ rejimin açmazı: Kadınlar ve çocuklar

‘Yeni’ rejimin açmazı: Kadınlar ve çocuklar

Bu dinci/dinbaz fraksiyonun en açık çelişkisi kadınlar ve yeni kuşaklar (çocuklar) ile yaşadığı çelişkidir.

Hakkı ÖZDAL

Aydınlanma esasen bir “dine/inanca karşı mücadele” süreciydi. Ancak bu mücadele, bugünden bakıldığında çoğunlukla görüldüğü gibi salt “ideolojik, teolojik, felsefi” bir hesaplaşma değildi. “Yeni dünya”nın güçleri, Aydınlanma şahsında, “eski dünya”nın “inanç” duvarını yıkıyordu. Eski dünyanın güçlerinin, kendisine ait her türlü çıplak çıkarı arkasında gizlediği kara bir duvardı bu: Feodal düzenin sahiplerinin, ruhban sınıfıyla yaptığı iktidar ittifakının iman duvarı… Topraksız kölelerin bir “öbür dünya” teolojisiyle etkisizleştirildiği, işkenceler ve zalimliklerin dua ve tütsüyle meşrulaştırıldığı; tüm aykırı seslerin, uyanış kıpırtılarının “Tanrı”nın yardıma çağrıldığı vahşet törenleriyle ezildiği bir sistem ve onun etrafını bir kale gibi çepeçevre saran iman duvarı… 

Aydınlanma, bu duvarı aklın balyozlarıyla yıkmaya giriştiğinde, artık o eski dünyanın kavramlarıyla açıklanamayan bir yeni dünyanın kas gücünü kullanıyordu. Bilim ve teknik, coğrafi keşifler, derebeylik sınırlarını yıkıp geçen ticaret ve tüm bunların önünde bayrak tutan burjuvazi… Papalık, yaklaşık 14 yüzyıl süren hükümranlığının ardından göçüyordu. İnsana, topluma ve doğaya bakışındaki “zamanı geçmişlik” feodal imanı yıkıyordu, ama bu, bir inanç kavgası olmaktan çok sınıf kavgası olduğu için, eski düzenin sahipleri kan ve katliam pahasına iktidara tutunmaya çalıştılar. Uluslararası ticaretin, emperyalizmin rotasını çizen keşiflerin, bunların arkasındaki bilimsel-teknik ilerlemenin karşısında, ancak “çocuksu hezeyanlar” kadar geçerliliği olan Kilise teolojisinin, örneğin “birey”, “dünyanın yuvarlak olması” gibi en temel gerçekler karşısında engizisyon kılıcını çekmesi salt dini bağnazlığın değil, bir sınıf savaşının acımasızlığıydı. Aslında o savaşı tarihsel olarak çoktan kaybetmiş, ama halen iktidara ve “yasal şiddet” gücüne sahip feodal sınıfların kanlı direnişi… 

Hızla çözülmekte (ve yeniden kurulmakta) olan topluma ve toplumsal hiyerarşilere rağmen “eski dünya”yı ümitsizce ayakta tutmaya çalışan gözü dönmüş bir “zombi savaşı” idi bu. Avrupa’yı bir baştan ötekine kana bulayan din savaşları, “meleklere ve cadılara inanan” müminlerle “serbest ticarete inanan” yeni insanlar arasındaki varlık kavgasıydı. Aydınlanmanın laik ve ateist düşünürleri, bu kanlı kavganın ve o kavgaya da yol açan tarihsel değişimin doğurgan ikliminde türemişlerdi. Ama fikirleriyle dünyayı değiştirmiyor, değişen dünyanın dilini konuşuyorlardı; tıpkı kendilerinden önceki kilise“azizleri”nin Büyük Roma’ya yaptıkları gibi. Katolik imanın nihai yenilgisinde, “ücretli işçi ihtiyacı” nedeniyle binlerce serfi kente çağırarak feodal ilişkilerden koparan yeni ekonomi, Aydınlanmacıların fikri mücadelesinden çok daha büyük pay sahibiydi. Aydınlanmacılar, bu yenilginin tarihini yazdılar, yükselen yeni dünyanın dilini oluşturdular ve eski imanın yerine günlük yaşamdan ötelenmiş, kapitalist ticaretin önüne çocuksu ve şizoid saplantılarla çıkmayacak kadar “evcilleşmiş” yeni dine yol açtılar. Eski toplum çözülürken onun en temel harcı olan Hıristiyanlığın feodal taşra hiyerarşisini de çözdü ve ortasından kan akan bir tarihin sonunda ebediyen rafa kaldırdı.

İslam toplumları böyle bir alt üst oluşu yaşamamışlardı. En ileri adımlardan birinin atıldığı Türkiye’de bile, din ve onun katı taşra örgütü, jakoben cumhuriyetçi uygulamalar karşısında zaman zaman “gizlenme” ve “takiyye” yolunu seçse de hiçbir zaman gerçek anlamda baş eğmedi. Büyük toprak sahipliğinden başlayarak spekülasyoncu tüccara, kasaba esnafına ve devlet bürokrasisinin memuriyetlerine kadar, kır ekonomisini elinde tutan herkesin dinle ve onun tarikat, cemaat gibi görünümleriyle ilişkisi, toplumun çoğunluğu aleyhine kurulmuş bir ticari-siyasi-ahlaki ittifak olageldi. Bu ittifak, tarım toplumunun giderek daha hızlı çözülmesi ve suya karışan topraklar gibi, Anadolu’dan –başta İstanbul olmak üzere– büyük kentlerin kıyılarına yığılan topraksız(laştırılmış) köylülerin bir yeni siyasal “aktör” olarak ortaya çıkmasıyla rejimin yönetimini de ele geçirdi. 15 yıldır iktidarı elinde tutan klik, dinci/dinbaz ideolojik temsilinin yanı sıra –ama bundan da çok–bir toplumsal ‘çözülme’nin de temsiliydi. Eski köhne din yularını boynunda taşıyarak ve ucuz işgücü nehirleri halinde kentlere yığılan eski köylülüğün, bunların arasından çıkan küçük esnafın, kasaba tüccarlarının kitle desteğiyle oyuna giren ve tüm bu kitleleri büyük sanayinin ihtiyaçları doğrultusunda seferber ettiği ölçüde uluslararası sermayenin ve yerli büyük burjuvazinin de desteğini alan bu iktidar kliği, aslında varlığını borçlu olduğu ve desteğiyle yükseldiği toplumsal ilişkilerin “sonuna” ilişkin bir alamet olarak, “sarayını inşa ederken aslında mezarını kazan” bir sansasyon olarak da görülebilir.

Bu dinci/dinbaz fraksiyonun en açık çelişkisi –aynı zamanda en zayıf noktasını da oluşturacak şekilde– kadınlar ve yeni kuşaklar (çocuklar) ile yaşadığı çelişkidir. Uluslararası ticaretin yıktığı derebeylik duvarlarını “cadı hikayeleri” ile tahkim etmeye çalışan Papalık gibi, “günümüz yaşantısı”nın yıktığı eski toplumsal ilişkileri geleneksel yobazlıklarla ayakta tutmaya çalışan siyasal İslamcılık da toplumun bütüncül çıkarlarına ve tarihin nesnel yönelimine aykırı davranıyor. Tarım ve küçük kasaba ekonomisi ilişkilerini, taşra muhafazakarlıklarını ve despotluklarını, ilk hedefi genellikle ve kaçınılmaz şekilde kadınlar (ve çocuklar) olan bir savaşın bayrağı haline getirmek bu kliğin açmazıdır. Küçük çocukları doldurdukları, tedbirsiz, bakımsız, her türlü istismar ve katliama açık, yurt görünümlü dinci toplama kamplarında yaşanan her facianın arkasından, kendilerine yönelen eleştirileri “ideolojik istismar” olarak tevil etmeleri boşuna değil. Kadınlar ve çocuklar karşısındaki tarihsel ve ideolojik pozisyonlarının ne kadar kırılgan ve (şimdilik) kendi destekçileri olmaya devam eden toplumsal kesimler açısından da kabullenilemez olduğunun sezgisine sahipler çünkü. En fazla hor gördükleri, “ne eşitliği, fıtrata aykırı” diye diş gösterdikleri kadınların; uçsuz bucaksız (ama kof) kibirlerini her fırsatta yere çalması bu sezgiyi güçlendiriyor. Çocuk tecavüzcülerine af getiren düzenlemeyi geri çekmek zorunda kalmalarının ardından, Adana’daki yurtta yaşanan faciayı örtbas etmeyi de başaramamaları, tüm iktidar olanakları, devlet gücü ve ‘olağanüstü’ şiddet rejimine rağmen diş geçiremedikleri bir toplumsal dinamiğe işaret ediyor.

Taşeron sistemiyle yarını çalınmış, işsizlikle kırbaçlanan, kamuya ait sosyal sorumlulukların bağış/niyaz ilişkisine çevrilmesiyle iradesi rehin alınmış, yoksullaştırılmış, diri diri madenlere gömülen, inşaat tepelerinden dökülen kadın ve erkekler;tarikatlar eliyle oluşturulan çocuk toplama kamplarında ruhsal ve fiziksel olarak vahşete uğrayan çocukların anne babaları… Aydınlanmanın ilk öncülerine “düşünmeyin” diyerek engizisyon ateşini gösteren kilise ruhbanları gibi; her haltlarının ardından toplumsal eşitsizliğe ve bunun örtüsü olarak dinin kullanılmasına işaret edenleri “ideoloji yapmayın” diye püskürtmeye çalışan “bizim ruhbaniyat” da bir “zamanı geçmiş” köhneliğe tutunuyor. Kadınların direnişiyle kibirleri kırılıp geri basmak zorunda kaldıkça bunu daha çok ele veriyorlar. Ve biliyoruz ki yarından bugünlere bakılınca, bu bir inanç kavgası değil sınıf kavgası olarak görülecek… 

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.