09 Ekim 2016 13:28

Ölü ve yaralı biletlerle yolculuk

Şair Yazar Sezai Sarıoğlu, ‘Kara Anı’ olarak nitelediği 10 Ekim Ankara Katliamı’nda yitirilenlerin geride kalanlara bıraktığı ödevi yazdı.

Paylaş

Sezai SARIOĞLU

“Ankara Ankara/ Bir kent değil burası, bir acenta dizisi,/ Bir işhanı, bir umumi mümessillik belki,/ Büyük mağazalar, bahçeliğe özenen süpermarketler/ Tutulmamak üzere verilmiş bir söz gibi./ Sahi kaçıncı sanat oluyordu şu mimari?/ Birer önyargı gibi uzuyor çağdaş caminin minareleri./…/ Dol (An) kara bakır dol!/ Biletim öldü;/ Gömleğim kirli.” (Cemal Süreya, Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir)

Tarihten ve Ankara’dan önce mitolojiye gidip gökten bir cümle düşürelim: “Dünya’da da göklerdeki gibi olacaktır…” Ben mitolojinin yalancısıyım; gök düzeni insanlık ve yer düzeni için model/taklit oluşturmuştur. Mitoloji ile helalleşip modern ulus devlet yolumuzu düşürüp yeni bir cümle kuralım: Laiklik, demokrasi, sivil toplum iddiaları/demagojileri bir yana, devletlerin yeri ve gök dahil bilcümle hakikati ve mecazı temsil ettiğini varsaydığı ve kendini buna göre inşa ettiği bir yerel/evrensel model içinde yaşıyoruz. Hal böyle olunca zorun ve korkunun tarihteki rolünü anlamak mümkün... Bir tarihsel model olan her ulus devlet, kendini yeniden üretmek için “modellere” ihtiyaç duyar. “Model davalar”, “model katliamlar”, “model resmi tarih” sistemi koruyup kollamanın ötesinde daha derinde kurucu öğelerdir.  Zor ile korkunun ruh ikizi olmaları bundandır; biri diğerinin hem nedeni hem de sonucudur… İşkencenin amacı öldürmek değil hatta bilgi almaktan çok kişiyi özyıkıma uğratıp onursuzlaştırmak ve özgüvenini yitiren kişinin devlete yeniden geçici ve/veya kesin kayıt yaptırmasıdır. Bu nedenle “çözülmek” sözcüğü, başkalarını ele vermekten çok kişinin kendini ele verip, teslim edip çözülmesidir. Katliamlar “öldürmenin” ötesinde bir ihtiyacın ürünüdür; aslolan, kalan sağların kapsam alanını korku ile daraltmaktır. Cemal Süreya’nın “Ödleriyle öten kuşlar” dizesinden el alarak söylersek, ulus devletlerin en moderni dahi “korku toplumu” üzerine inşa edilir. Katliam ve korkudan amaç, kurulu düzene rıza mekanizmalarıyla razı olmayanları yeniden sistem içine alıp devlete ve kapitalizme yeniden kaydetmektir. Dünyada, Ortadoğu’da ve yaşadığımız coğrafyada kişi başına düşen kayıp, ölüm, katliam ve korku miktarının giderek artması, yönetenlerin eskisi gibi razı ederek yönetemeyişleri olarak da okunabilir. “Normal” dönemlerin rıza mekanizmaları “olağanüstü” dönemlerde zor, korku ve hakikatleri gizleyen “demagoji” üzerine inşa edilir.

KORKU VE DEVLET

Korkunun ne zaman icat edildiğini, insanın ilk ne zaman ve neden korktuğunu bilen yok. Bildiğimiz korkunun insanla birlikte var olduğu ve modern devletlerle birlikte yeni bir boyut/nitelik kazandığı ve kriz anlarında yurttaşlara özellikle hatırlatıldığı. Öyle ya, ola ki unutmuştur yurttaşlar korkuyu! Hakikat, ayna ve öteki korkusu üzerine inşa edilmiş toplumların kendi korkularının ne denli büyük olduğunun da delilidir katliamlar. Egemenler tarih boyunca korkularını bastırmak için korkutmuşlardır. Dünyada geçiririz çocukluğumuzu bir de bakarız ki korkudan inşa edilmiş insandan eşya yaparlar. Bu noktada Brecht’in “Çözüm” şiirinin “Peki daha kolay olmaz mı/Hükümet halkı feshetse/ Ve kendine yeni bir halk seçse?” dizelerini yardıma çağırabiliriz. Zor, katliam, korku hangi kelimeden yola çıkarsak çıkalım amaç, işaret ve itiraz parmağını yitirmeyenleri iptal edip, kendine uygun bir Türk seçmek muradıdır. Osmanlıdan Cumhuriyete devredilmiş siyasal ve toplumsal bir murattır bu. (Osmanlı’da şair yeniçerilerin savaşa en önde gitmesi de manidardır…) Bu nedenle bu toprakların halkları Cumhuriyetle de yaralıdırlar… Bir “model” katliam mekanı olarak Ankara Katliamı artık tersinden Kara Anı olarak da tarihe geçmiştir. Sevgimizin acıdığı dikey ve yatay mutsuzluk anlarımızdan, anılarımızdan biri olan bu katliam geride kalan bizler için yasını tutarak baş edilmesi gereken bir travmalardan biridir. Bu travmayla baş etmek sadece siyasetin derdi değildir. İnsana dair her alanda mücadele ederken, sıkça örneklediğim bir hattat rivayetini (ya da hakikatini) paylaşmak isterim: Hattatlar, her harf için ayrı nefes alıp, o nefesi her harf için ayrı tutup, o harfin alınan ve tutulan nefesiyle yazarlarmış. Ve rivayet odur ki; hattatların ömürlerince aldıkları bu nefesler ömürlerine ilave edilirmiş. Bu rivayeti hayatımıza şöyle tercüme edebiliriz: Biz tek tek ya da toplu olarak öldürülenlerin alamadığı nefesleri de alıyoruz, yaşayamadığı aşkları da yaşıyoruz, okuyamadığı şiirleri de okuyoruz, sevemedikleri çocukları da onlar yerine seviyoruz. Algılamamız ve yapmamız gereken bu etik, estetik ve politik vebalin sorumluluğu ile kalan ömrümüzü yanlış yaşamadan ve yanlış yaşlanmadan tamamlamaktır.

KARA ANI’NIN BİZE BIRAKTIĞI ÖDEV

Mademki Brecht’in kulağını çınlattık ve“çözüm” kelimesi cümle içinde geçti, cevabı verilmek üzere yerde ve gökte asılı duran “çözüm nedir?” sorusunun yanıtını bulmak önemli. Benim doğaya bakarak önerdiğim çözümlerden biri şu; yaban ördekleri suda donmamak için nöbetleşe kanat vururlarmış…

An(ı)kara Garı önünde… Bazı arkadaşlarımızla birlikte biletleri de öldü;  bazılarının biletleri yaralandı. Ölen ve yaralanan ama tarihen ve siyaseten “yanmayan” o biletlerle yolculuğa devam etmektir hayal ve hayat bilgisi ödevimiz…

ÖNCEKİ HABER

İki elimiz yakanızda

SONRAKİ HABER

CHP'li Veli Ağbaba: Hükümet 200 bin kamu işçisini oyalıyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa