09 Ekim 2016 12:35

Galileo 21. yüzyılda yargılanıyor

Fırat Turgut bir ülkede bastırılan darbe girişimi sonrasında yaşananları yazdı!

Paylaş

Fırat TURGUT

Salı günü akşam saatlerinde yemek sonrası şekersiz kahvemi içip film izlerken telefonumun çalmasıyla önce filmi durdurdum. Telefonu açtığımda, Evrensel Pazar ekibinden bir arkadaşın bir yazı talebiyle karşılaştım... Şaka şaka, ne kahve yudumluyordum, ne de öyle telefonla arayıp yazı isteyen oldu. Sadece çok havalı bulduğum için öyle girmek istedim yazıya...

Dergiye bu yazıyı memleketimden, Lihtenştayn’dan yazıyorum. Belki okuyucuların birçoğunun böyle bir ülkenin var olduğundan ilk defa haberi oluyor. Zaten bana kalırsa da çok gereksiz bir ülke... Zira, tam aralarında kalan bu ülkeyi Almanca konuşmamıza rağmen Avusturya da İsviçre frangı kullanmamıza rağmen İsviçre de tanımıyor... Ama çok gereksiz bir ülke olsa da ‘ma siz kim köpeksiniz’ demeden kendimi alamıyorum. Bu arada ‘ma’yı biz de siz Türkiye’nin doğusunda yaşayan insanlar gibi çok kullanırız. Nüfusu 36 bin küsur olan Lihtenştayn’ın, zamanında Türkiye’nin Dersim ve Diyarbakır illerinden çok göç aldığı bilgisini vereyim. Zaten ondan sonra ‘ma’ çok kullanılır hale geldi. Ben de bu ülkede gazetecilik yapmaya çalışıyorum.

Neyse konumuz bu değil. Konumuz Lihtenştayn’da yaşananlar. Yemin billah çok acayip ülke oldu burası. Hele bir haberiniz olsa... Gerçi artık isteseniz de haberiniz olmaz, zira size haber verecek olan televizyon kanallarını ve radyoları kapattılar burada... İyisi mi ben baştan anlatayım... Sonra ülkenin acayip olup olmadığına kararı siz verin...

Geçtiğimiz 15 Temmuz’da bizi tanımayan Avusturya tarafından bir darbe girişimi oldu. Evet evet, Avusturya tanımadığı bir ülkede darbe yapmak istedi. Ama bu girişim başarısız oldu. İyi ki de oldu dedik. Zira daha önceki darbelerde hep faturayı biz ödemiştik. Neyse, olayın hemen ardından OHAL ilan edildi. Hükümet yetkilileri çıktı... (Ya aslında yetkililer dememe bakmayın. Parlamentoda 25 vekil bulunuyor. Başbakan Adrian Hasler’e bağlı dört bakan bulunuyor. Ama başbakan da bakanlar da devlet başkanı Prens II. Hans Adam’a bağlı. Adam’ın yetkileri oldukça geniş. Kanunları veto eder/etmez, referanduma sunar/sunmaz. Hatta ve hatta parlamentoyu dağıtarak seçimlere gidebilir. Yapmadığı iş değil hani. Sözde 2003’te yapılan anayasa değişikliğiyle ülkede cumhuriyet ilan edildi ama bizim prensin yetkileri daha da genişledi. Anlamadık bu işi.)

Neyse, hükümet yetkilileri, biz halkı rahatlatmak için, ‘OHAL’den etkilenmeyeceksiniz’, ‘OHAL darbeciler için ilan edildi’ falan diye bir ton açıklama yaptı... Ama sonrasında olaylar böyle mi gelişti? Tabi ki hayır...

***

Öncelikle ülkenin bir ilinde, o ilin ismini taşıyan bir üniversitede 19 akademisyen görevden alındı. Niye mi? Mahallede kalabalık bir aileyle, nakalabalık bir aile arasında bir kavgadır sürmüş gidiyor. Haklı ya da haksız, sebebi çok uzun, anlatmayayım. Neyse, akademisyenler de ‘Yahu artık yeter, biz bıktık bu kavgadan. Buna bir son verin’ deyip imza kampanyası başlattılar. Bu üniversiteden de 19 akademisyen, bu imza kampanyasına imza attıkları için, evet evet, sadece kavga bitsin diye imza attıkları için işinden oldu. Bu kadar masum bir talepte bulundukları için, akademiyi akademi yapan insanlar atıldı.

***

Daha sonra Lihtenştayn’ın en önemli yazarlarından biri ve en önemli dilcilerinden biri tutuklandı... Üstelik bir gazetenin künyesinde yayın danışma kurulu üyesi olarak geçtikleri için... Sonra gazetenin iki yöneticisi de tutuklandı. Birincisi, zaten iki yanımızdaki iki ülkenin bizi tanımadığı bir ülkeyiz. Yahu nasıl bir özgüvendir, yanındaki iki ülkenin tanımadığı ülkenin, yanındaki iki ülkeden daha çok ülkenin tanıdığı yazarlarını tutuklamak? Nasıl özgüvendir -de’leri, -da’ları ayırmasını bir türlü beceremeyen, sürekli büyük harfler kullanarak paylaşım yaptığı twitter’da “herkes” yerine “herkez” yazan belediye başkanlarına sahip olan iktidarın, o ülkenin dilini en iyi kullananları, geliştirenleri tutuklaması?

***

Sonra ülkede 11 bin civarında öğretmen açığa alındı, görevden alındı... Hemen ardından okullar açıldı tabi. Okullar öğretmensiz açıldı. Yine akademisyenler gibi alanlarında yetkin, becerikli, bilimsel eğitimi kıstas alan öğretmenler görevlerinden alımıştı. Ve öğrenciler öğretmensiz kaldı. Okulların açıldığı ilk gün ise soğan cücüğü (Lihtenştayn’da kendisine yavru muhalefet denmesine kızan muhalefet liderlerinden biri iktidarın ne kadar küçük gördüğünü anlatmak için böyle bir şey demeye çalışmıştı) kadar olan çocuklara darbe girişimi olduğu gün kayıt altına alınan görüntüler izletildi. Çocuklarımız henüz cücük kadarken, hayatlarına darbe diye bir kavram girdi. Ve henüz cücük kadarken ölmek ve öldürmenin ne kadar kutsal olduğu empoze edildi. Yani Lihtenştayn’da çocuklar böyle eğitiliyor artık.

***

Tabi bu arada işinden olan, haksızlığa uğrayan, grev yapmak isteyen işçiler de süreçten nasibini aldı. İşçilerin çadırı söküldü, işçiler işten atıldı, gözaltına alındı, polis saldırdı, tehdit edildi. Tüm bunlar OHAL bahanesiyle yapıldı.

***

Evet, gelelim son yaşananlara... Hükümet yetkililerinin her fırsatta basın özgürlüğünden bahsettiği Lihtenştayn’da, 12 televizyon kanalı ve 11 radyo kapatıldı. Üstelik sebepsiz bir şekilde. Birinin kapatılmasına şahit oldum ben. O esnada çalıştığım gazetenin de yer aldığı televizyon binasındaydım. Takım elbiseli birkaç kişi televizyonun kullanım alanlarının hepsinin kapısını mühürlediler. Hukuksuzluklar bir yana tabi ki ama, benim aklıma takılan niçin böyle ilkel bir yöntem kullandıkları oldu. İncecik bir ip, bir kağıt parçası ve mum. Hepsi bir araya geldikten sonra ve işlem bitince, gözler biraz kısılıp bakılınca ortaya çıkan, “üzerine kan damlatılmış sevgiliye yollanan mektup” şeklinde bir şey oluyor. Gerçekten öyle. Yani benim aklıma o geldi. Hatta biraz romantizm katmak için kağıdın ucunu yakayım dedim ama durdurdular, cezası var diye...

Mührü vurduktan sonra da mal sayım işlemleri falan yapıp daha sonra, televizyona ait ne kadar araç gereç varsa devlet televizyonuna devrettiler.

***

Lihtenştayn’da yaşananlar özet olarak böyle... Şimdi varın siz karar verin; o ülkenin dilini en iyi kullanan en önemli yazarlarının tutuklandığı, bilimsel araştırmalarıyla tanınmış bilim insanlarının, eğitimin hakkını veren öğretmenlerin görevden alındığı, çocuklarına ölmenin ve öldürmenin kutsallığının empoze ediliği, ülkede gazeteciliğin en iyisini yapan televizyon kanallarının ve radyoların kapatıldığı ülke acayip değil mi?

Siz karar verin; 21. yüzyılda, Galileo’nun yargılandığı bir ülke acayip değil mi?

ÖNCEKİ HABER

Kıbrıs’ta tiyatronun birleştirici gücü

SONRAKİ HABER

Sudan'da 3 Haziran katliamıyla ilgili komisyon kurulacak

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa