Sevgili Metin durumumuz budur

Sevgili Metin durumumuz budur

Kemal GÖKTAŞ

Sevgili Metin,
Yoksa Metin abi mi demeliydim? Gülümsediğin o güzel fotoğrafının altında yazılana göre benden 8 yıl önce dünyaya gelmişsin. Demek ki şimdi 48 yaşında olacaktın. Ellerindeki coplarla başına üşüşüp gülümsemeni siyah beyaz fotoğraflarda bıraktıklarında ise sadece 28 yaşındaydın. Bu durumda “kardeşim” de diyebilirim pekala.. Ama en iyisi gülüşünün ve yitikliğinin yaşsızlığına sığınayım…  Sevgili Metin, canını almalarına neden olan mesele, biliyorsun gazetecilik denilen bir acayip uğraş.. Bu kadar aşkla yaptığımız şey, eni konu bir meslek. Tarlada ırgatlık, fabrikada işçilik gibi… Ekmek parası da var işin ucunda. Bugünlerde pek kimse hatırlamasa da… Ama uğruna bedeller ödenen bir iş. Can almaya kadar giden, biliyorsun.
Seni aramızdan aldıklarının üzerinden 22 yıl geçmiş. Aslında pek de bir şey değişmemiş özünde sen olmayalı. Farklılıklar var tabii.. Bir kere, “Başkan”ımız var artık. Her işin içinde ve bu ülkenin yarattığı bütün değerlere meydan okuyarak koltuğunu sağlama alan. Bütün çabası, başkanlığını resmileştirerek gücünü garanti altına almak..  Böylece şimdi gereksiz gördüğü bütün formaliteleri de aşacak ve en önemlisi hesap vermekten kurtulacak. Bunun için gereken şeylerin başında kendisine yüzde yüz itaat eden bir medya yaratmak geliyordu. Bütün gazeteler Akit gibi olmalıydı bunun için, saldırgan ve nefret dolu.. Nitekim yıllar içinde kâh var olan gazetelerin kendi yandaş patronlar tarafından alınmasını sağlayarak kâh yenilerini kurdurtarak kendi basınını yarattı. Gazetelerin büyük çoğunluğunun künyelerinde başka başka sahipler yazsa da tek gerçek patronu var bu gazetelerin ve o da elbette Başkan.  Oysa Mesut Yılmaz Yüce Divan’da yargılandığında “kendine bağımlı bir basın yaratmaya” çalıştığı için mahkum olmuştu da Rahşan affından yararlanarak içeri girmekten kurtulmuştu. Ama bu kurallar ona işlemiyor. Artık Anayasa’yı askıya almış, emrindekileri “mevzuatı bir yana bırakın” diyecek kadar pervasızlaşmış bir tek adam iktidarı var.

KÜFÜR HAKARET ONLAR İÇİN ARTIK AYIP DEĞİL

Başkanın gazeteleri görülmemiş bir fütursuzlukla yalan yazıyorlar. Tek tip manşetlerle çıkıyor bu gazeteler. Yazıişleri formalite… Başlıklar, spotlar istihbarat ve kara propaganda merkezlerinde belirleniyor. Siyasi hasımlarını düşmanlaştırıp hedef gösteriyorlar. Küfür, hakaret onlar için artık ayıp değil, dillerini hiç sakınmadan Başkan’ın hedef gösterdiklerine saldırıyorlar. Ne meslektaşları kalıyor bundan nasibini almayan, ne rakip siyasetçiler ne barış için açıklama yapan akademisyenler… Kendilerine karşı olan herkesi iç düşman olarak görerek “Ya baş eğeceksiniz, ya baş vereceksiniz” tehditleriyle yol almaya çalışıyorlar. Tetikçileri gazetecilere, siyasetçilere, topluma ayar vermekle, hain imal etmekle meşgul…
Başkanımız, sahibi olmadığı birkaç gazeteyi de türlü yöntemlerle sindirdi. İktidara biat etmeyeni dayakla, tehditle, vergi cezalarıyla yola getiren bir düzen kurdular. İstedikleri yazarı istedikleri gazeteye alıyorlar ve istemediklerini yolluyorlar. Eh biliyorsun onların da zaten bu baskılara direnecek halleri de pek yoktu. “Bir gün iktidardan düşerler ve biz eski şatafatlı günlerimize döneriz” umuduyla direnir gibi olsalar da sonunda yelkenleri suya indirdiler. Bu kadarını bile beklemiyorduk diyenler çoğunlukta.
Kimin nerede ve ne yazacağına Başkan ve adamları karar veriyor. Emir ve talimatlar başkanın basınındaki tetikçilerin yazılarıyla tebliğ ediliyor. Bir dönem suç ortaklığıyla toplumda terör estiren, bütün muhalifleri içeri tıkan cemaatle yolları ayrılınca, gazetelerine el koyup kayyım atadılar ve sonra da birer birer kapılarına kilit vurdular. İktidarla kol kola iken gazetecileri “terörist” diye içeri atan cemaatin gazetecileri aynı akıbeti yaşıyor şimdi anlayacağın.
Kendi basınlarını yarattılar ama yetmedi. Bu düzene direnen birkaç gazeteyi gözlerine kestirmiş durumdalar. Başkanı kızdıran haberleri yapan gazetecileri içeri atıyorlar. Üstelik sadece haberlerini delil göstererek yapıyorlar bunu: Kılıf bulma konusunda eski ortakları cemaatçilerin komplo kurma becerilerini henüz gösteremiyorlar. İşlerini böyle eksik görünce de “terörist, darbeci, casus” diye suçladıkları gazeteciler Anayasa Mahkemesi’nce mecburen tahliye ediliyor. Buna bile tahammülleri yok, köpürüyorlar, üyelerinin neredeyse tamamını kendilerinin belirlediği mahkemeyi düşman ilan ediyorlar.
Polis seni gözaltına alırken sarı basın kartının olmamasını gerekçe göstermişti. Şimdi Kürt gazetecilerin sarı basın kartlarını iptal ediyorlar. Çok şartmış gibi.

SUÇLARINI SAKLAMAK İÇİN GAZETECİLERİ ALMIYORLAR KENTLERE

Savaş. İşte o bildiğin gibi değil. Sen köylerin boşaltıldığı, faili meçhullerin karanlık sokaklarda, kuytularda canlar aldığı dönemleri biliyorsun. Ama artık kentlerin tanklarla dövüldüğü, çoluk çocuk, genç yaşlı, silahlı sivil, ulu orta öldürüldüğü, bodrumlara yakıldığı bir savaşla kanıyor Kürdün yüreği.  Savaşta işledikleri suçları saklamak için gazetecileri almıyorlar kentlere, girenleri vuruyorlar...  Kafasına silah dayanıyor gazetecilerin veya “heyecanlı görünüyor” diye götürüp tutukluyorlar. Cezaevlerinde 40’ı aşkın meslektaşımız var ve tahmin edeceğin üzere çoğunluğu sol ve Kürt basınından. Habere örgüt propagandası muamelesi yapıyor savcılar-hakimler... Haber müdürüyle yaptığı telefon görüşmesi “örgütsel ilişki” sayılarak yıllarca zindanda tutulan gazeteciler var artık bu ülkede.
Sen boynunda fotoğraf makinen, gerçeği halka ulaştırmanın aşkıyla yola düştüğünde, nasılsa manzara, işte yine üç aşağı beş yukarı biraz öyle yani.. İktidara, kana, paraya, nefrete, savaşa tutsak bir gazeteciliğin karşısında emeğin, barışın, gerçeğin yanında direnen bir avuç gazeteci var yine. Ama merak etme, çok şey öğrendik senden. Gerçeğin uğruna canını veren Metin vardı önümüzde, bize örnek olan. Artık ne yaparlarsa yapsınlar gerçeği boğamayacaklarını biliyorlar. Bunu sen de biliyorsun, Sevgili Metin.. Rahat uyu…

www.evrensel.net