Köy göçüren

Köy göçüren

Gökbel Dağlarında köylerini terk edip gitmek zorunda kalan insanların, talan edilen doğanın ve toprağa gömülen zeytinlerin öyküsü...

Özer AKDEMİR

Birkaç yıl önce, bir sonbahar gününde Beşparmak ve Gökbel Dağlarındaki maden tahribatlarını yerinde görüp televizyona çekmek için iki araçla yola çıktık. Ekibimizde bizim dışımızda deneyimli bir yerel muhabir, ziraat odası başkanı, tabip odası eski başkanı ve Aydın Çevre Platformu yöneticileri vardı.  

Çine’den çıkıp Gökbel Dağları’nın Karpuzlu tarafına giden bir saatlik yol boyunca köstebek tarlasına dönmüş, dar asfalt yolun sağı solu maden yaraları ile doluydu. Zeytinlikler, bodur çam ağaçları, makilik yamaçlar ve etrafta ne kadar bitki varsa ince tül perde örtülmüş gibi beyaz bir tozun altındaydı.

Dağın tepesine, daha doğrusu dağdan geriye kalanın tepesine ulaştığımızda arabaları durdurduk. İki karış tozun içine indik ve karşımızdaki manzarayı tanımlayacak sözcük bulamadık bir süre!

Gökbel Dağları

Bize yol boyunca bilgiler veren, buralara yıllardır gelip giden gazeteci arkadaşımız Cavit Eskici bile şaşkınlığını gizleyemedi. Köyü Karpuzlu’ya bağlayan yolun -ki şimdi yoldan çok feldspat madeninin bir parçası haline gelmişti- kenarına konmuş “Maden sahasıdır girilmez” levhasına aldırmadan ilerideki kocaman beyaz bir kayanın üzerine çıkarak aşağıdaki manzaraya baktı. Biz de gittik yanına. Dev gibi bir maden çukuru vardı önümüzde. Vadinin içine doğru genişleyen çukurun karşısındaki teraslanmış yamaçlarda çalışan kepçeler ufacık görünüyorlardı. Çukurun içinde ise kamyonlar, türlü türlü iş makineleri hummalı bir çalışma içindeydiler. Gürültü ile hareket eden araçların ardından kalın bir toz tabakası göğe yükseliyor, çukuru aşıp Karpuzlu Ovası’na doğru rüzgarın önünde sürüklenip gidiyordu. 

“Burada üç dört yıl önce kocaman bir köy vardı” dedi Cavit Eskici çukurun dibini göstererek. “Şu çukurun olduğu yerdeydi evler. Sol taraftaki tepenin yamacında okul vardı ve tam bulunduğumuz yer de köy mezarlığı idi. Köylülerin evlerini sattıklarını biliyordum ama camiyi ve mezarlığı bile satacak hale nasıl geldiler anlayabilmiş değilim. İnsan ana-babasının mezarlarını nasıl terk edip gidebilir ki?” dedi. 

Cavit’in birkaç yıl önce henüz maden tarafından yutulmamış halde gördüğü Kuşçamı köyünden bugün geriye bir tuğla parçası bile kalmamıştı! Köyün bulunduğu küçük tepeciğin tamamı maden ocağı olmuş, maden köydeki 50 haneyi yuttuğu gibi, çevresindeki zeytinlikleri, yamaçları kaplayan çamları, Latmos’un kayalarına benzeyen koca kayalıkları, küçük maki topluluklarını ve dağın üzerinde ne kadar ot, börtü-böcek varsa hepsini ortadan kaldırmıştı. Bununla da yetinmemiş, köyün belki üç katını aşacak bir şekilde ocağını genişletmiş, Gökbel Dağı’nın tepelerine doğru bir uçtan yayılırken, öbür tarafta köy yolunu da içine alıp Karpuzlu Ovası yönünde büyümeye devam etmişti. 

Gökbel Dağları

***

Kuşçamı köyünden bir ana oğulu maden alanından iki kilometre ötede zeytin toplarken bulduk. Kasım ayının güneşli bir pazar günü, hem zeytin topluyorlar hem de ağacın dibinde biten çalıları temizliyorlardı. Tuncer Şahan madene evlerini, arazilerini gönül rızası ile satmadıklarını söyledi. Caminin ve mezarlığın da muhtar tarafından madene 49 yıllığına kiralandığını anlattı. Tabii ki ne cami, ne mezarlıktan bir iz kalmıştı köyde! 

30 yaşlarında gösteriyordu ve madenden çok ama çok dertliydi. Bulunduğumuz yerden yolun öte yanındaki tepecikte bulunan zeytin ağaçlarını gösterdi. “Şu tepeyi görüyor musunuz” dedi. Gösterdiği yerde tepeye kadar maden pasası yığılıydı. “O pasanın altında 5 zeytin ağacım var. Toprak aktı aşağıya ve ağaçlarımı yuttu. Maden oralı bile olmuyor” diye konuştu üzgün üzgün.

Gökbel Dağları

Annesi Feride Şahan ise elindeki orağa benzer bıçakla dibindeki çalıları temizlediği zeytin ağacının altında oturup bize köyden nasıl göçtüklerini anlattı, “Başka çaremiz yoktu. Ağlaşa çığrışa terk ettik topraklarımızı” dedi. “Köy göçüren” bir iblisti maden onun gözünde. Çocukluğundan ve şimdi bin yıl uzaktaki gençliğinden geride kalanları yok eden bir canavardı. Gözleri yaşardı, sesi düğümlendi ve başına doladığı yaşmağı ile göz pınarlarına yürüyen yaşları kuruladı.

Artık eski haritalarda ve anılarda kalan, imi timi belirsiz olan Kuşçamı köylülerini kendi yurdunda mülteci hüznü yaşatan kaderleri ile baş başa bırakıp yolumuza devam ettik.

*** 

Dağın içine doğru girdikçe onlarca maden yarası çıktı karşımıza. Bu mevsimde, güneş böylesine cömertçe kendisini göstermişken, fıstık çamlarının, dağ çayı ve kekiklerin kokusunu taşıması gereken rüzgar maden yaralarının tozlarını göğe savuruyordu. 

Her geçtiğimiz yer çığlık çığlığaydı adeta. Taş taş üstünde bırakılmıyor, tek bir ağaç, tek bir çalı, tepelerin kuytuluğunda biten dağ çiçekleri ve bir zamanlar gürbüz otlar arasında dolaşan canlılardan tek bir tanesinin sağ kalamayacağı bir kıyım tüm hızıyla sürüyordu.

Gördüğümüz manzarayı tarif edebilecek bir sözcük arasak “dehşet” çıkardı ilk ağzımızdan. Dehşet bir doğa kıyımı, dehşet bir hırsla yapılan talan!

Sonra hüzün gelirdi ikinci sözcük olarak aklımıza. Köylerinden göçürülen köylülerin evlerini arkalarında bırakırken yaşadıkları hüzün. Tozun altında yaprakları görünmeyen, maden pasaları tarafından yutulan zeytinin hüznü. Un ufak edilen kayaların, o kayaların altında yaşayan canlıların, tepesinde dönen atmacanın, tüm doğanın hüznü. En son ise ekibimizde yer alanların hüznünü saymak gerek. Böylesi bir manzarayı görüp hüzünlenmeyecek bir tek insan yoktu! 

Maden yaralarının birini görüntüleyip öbürüne geçerken yol üzerinde küçük bir kır çeşmesinin başında mola verdik. Toz içinde kalan elimizi yüzümüzü yıkayıp çeşmenin buz gibi suyundan içtiğimiz sırada bir köylü geldi yanımıza selam vererek. 8-10 kişiyi bulan küçük grubumuzu merak ettiği her halinden belliydi. “Hayırdır” sorusuna kendimizi tanıtıp madenleri, onların yol açtığı tahribatları görmeye geldiğimizi söyledik. O da şikayet etti tozdan, gürültüden, 10 yıla yakındır zeytinlerin olmadığından. 

“Hatipkışla köyündenim, köy şu tepenin ardında” dedi. Fıstık çamlarının bekçiliğini yapıyormuş yıllardır Ahmet Özen. Eli belinde, gövdesini biraz daha dikleştirip böbürlenerek “75 yaşındayım, çok şükür ki bugüne kadar doktor yüzü görmedim” dedi. Birkaç kişi aynı anda “Buyur gör o zaman” diye doktor Metin Aydın’ı gösterdi. Gökbel Dağı’nın koynundaki bu küçük çoban çeşmesinin başında yükselen kahkahalar, sabah beri bir savaş alanında dolaşıyormuşçasına gerilen sinirlerimizi bir anda yatıştırdı.

Gökbel Dağları

www.evrensel.net