Meryem Koray: Tek kişi için 'gerçek ötesi' demokrasi

Meryem Koray: Tek kişi için 'gerçek ötesi' demokrasi

Kaos ve krize rağmen iktidar kitle konsolidasyonunu nasıl sağlıyor? Nedir post-truth? Prof. Dr. Meryem Koray yanıtladı...

Serpil İLGÜN

Basın ve ifade özgürlüğü önündeki baskı ve yasaklar nedeniyle güvenilir haber alma kanalları daraltılan, 7/24 iktidar yanlısı medyanın propagandasına tabi tutulan, böylece daha sorunsuz oluşturulan algı yönetimi meselesine bu yıl Oxford’dan “havalı” bir sözcükle katkı yapıldı. Post-truth!

Nedir post-truth? Dezenformasyon, manipülasyondan farkı ne? Seçmen konsolidasyonunda, iktidarların politika ve söylemlerinin kitleler tarafından kabul görmesinde, benimsenmesinde rolü ne?

Prof. Dr. Meryem Koray’la yanıt aradık.

Koray, toplumun korku, endişe, umutsuzluk ve güvensizlik hissiyatına yeni tuğlalar koyan son saldırıları ve Hükümetten gelen açıklamaları gerçeğin eğilip bükülmesi üzerinden değerlendirdi.

Sosyal politika üzerine çalışmalarıyla tanıdığımız siyaset bilimci Koray’ın söyleşimizin devamında başkanlık sisteminin oylanacağı referandum kampanyası için de muhalefet cephesine önerileri var.

Şiddet, ölümler, korku ve güvensizlik tek konuştuğumuz konu haline geldi. İki yıl önce tam tersi duygular içindeyken bugün nasıl, hangi kararlar nedeniyle bu noktaya geldik sorusuyla başlayalım.

Kuşkusuz hem içerde, hem dışarıda çok ciddi faktörler söz konusu. Ancak temel faktörlerden biri olarak beş yıl önce Suriye’de çıkan iç savaşta oynadığımız aktif rolü düşünmek gerekir. Bugün “yanlıştı” denen Suriye politikasında “Esed gitsin” pozisyonunu alıp da orada muhalifleri desteklemeseydi Türkiye Hükümeti, savaş bitmese bile belki çok daha çabuk sona erdirilebilir, bu kadar ölüm, yıkım yaşanmayabilirdi. Tabii Türkiye gibi ABD, AB gibi büyük devletleri de sorumlu tutmak gerekir. Suriye’nin ve Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi gibi bir düşünceye gelmeselerdi bunlar yaşanmazdı.

İkinci bir şey, tabii ki Kürt sorununu çözemememiz. 2013’te bir barış sürecine girildi ve ölümlerin gelmediği bir zamana ulaştık. Ancak bunu sağladığı için kutlamak gerektiğini söylediğimiz Erdoğan ne yazık ki bunu kendisi için bir kayıp olduğunu anladığı zaman her şeyden geri adım attı ve Kürt sorununa çatışmasızlığı sürdürme şansını yitirdik. Ancak burada PKK’yı da suçluyorum. Siz barış sürecinin getirdiği siyasal kazanımları nasıl bu kadar elinizin tersiyle silip atarsınız? Bu da önemli bir faktör çünkü.

Geldiğimiz noktada hukuk, hukuk olmaktan çıktı. Bir Anayasa güya var ama her tarafı yırtık pırtık. Parlamenter düzenimiz var ama parlamentomuz çalışmıyor. Başkanlık sistemimiz yok ama fiili başkanlığımız var, insan hak ve özgürlüğü var ama muhalifsen, eleştiriyorsan tutuklanıyorsun.

Diğer nokta, toplumda ayrışma ve çatışmaya yol açan hükümet politikalarıyla ilgili. Toplumda bir kesim bir şeye üzülüyor, diğeri onun üzüldüğüne üzülmüyor. Bizi dini referanslara dayalı bir topluma doğru götürme konusunda ciddi adımlar attı bu hükümet. Bunun da toplumun bir bölümünde ciddi güvensizlik yarattığına kuşku yok.

Ve biz bütün bunları normalmiş gibi kabulleniyoruz… 

Çünkü iktidar gücünü her yerde kullanıyor. Asker elinde, emniyet elinde, istihbarat elinde… Bütün bunlara karşı sokağa çıkmak veya tepki koymak tehlikeli. Sokaktaki vatandaş sesini bile çıkaramaz hale geliyor. Korku var, ama bu korku nasıl ifade edilecek ya da karşı bir eyleme dönüştürülecek konusunda bir yanıt oluşturulamıyor. Burada muhalefetin etkisizliğini de es geçmemek gerekiyor. Dolayısıyla bizim iktidar kadar, muhalefetten yana da şansızlığımız var. Tüm bu koşulların, dış ve iç koşulları daha az sancılı, daha az acı sonuçlara yol açabilecek şekilde karşılamamızı engellediğini düşünüyorum.

Erdoğan ve partisi, her saldırı sonrasında “milli birlik beraberliğimizi güçlendireceğiz” vs diyor. Soru şu; milli birlik beraberlik içinde olunmadığı için mi her hafta bir yerde bomba patlıyor? Ya da milli beraberlikte sorun varsa bu kimin kabahati?

Bu söylem, kamuoyunda kendi duruşlarına destek sağlamak açısından benimsedikleri bir söylem. Çünkü değindiğiniz gibi gerçekten birlik beraberlik istense yapılacaklar çok açık. Birlik beraberlik istiyorsan örneğin demokrasi konusunda insanların güvenini kazan. Hukuk devleti konusunda güven ver, laiklik konusunda gerekeni yap. Ancak demokrasi artık bir kişinin “dediklerinin” yapılması anlamına geldi. Hukuk devletinden, hukuktan anlaşılan da kendisinin koyduğu kanun, Kanun Hükmünde Kararnameler. Laiklik deseniz, “kimsenin yaşam tarzına karışmıyoruz” diyor ama karışmadığın yer var mı? Kadınlara en az üç çocuk dedi, içki içmeye, sigara içmeye karıştı. Annelik kadının birinci vazifesi oldu; bir diğeri kahkaha ile gülmeyi ayıp saydı; bir başkası hamile kadını sokağa yakıştıramadı. Diyanet İşleri Başkanı yılbaşı kutlamasını uygun bulmadı… Bütün bunların hepsi yaşam biçimine karışmak olmuyor mu? Artı, sizden aldığı cesaretle sokaktaki vatandaş şort giydi diye otobüste kadını tekmeliyor, yürüyüş yaptığı için parkta tekmeliyor. Siz topluma sürekli olarak din referanslı bir toplum dayatıyorsunuz. Ve bunlar yaşam tarzına karışmıyoruz oluyor? Böyle bir şey olabilir mi?

O çok eleştirdikleri cumhuriyet döneminde yapılan toplum mühendisliğidir, evet ama bu iktidar da şimdi karşı devrim anlayışıyla ters yönde bir toplum mühendisliği yapıyor. Özellikle 2010 referandumu sonrasında bunu daha açık yapıyorlar. Artık takiye yapma gereği duymuyorlar da denebilir.

Reina saldırısının ardından gerek hükümetten, gerekse AKP’li yazar ve yorumculardan, noel, yılbaşı karşıtı kampanyada ileri gidildiği, Diyanet’in yılbaşını gayrimeşru ilan eden hutbesinin daha dikkatli hazırlanabileceği söylenip, sükunet çağrısı yapıldı. Öncesinde tepkiler ciddiye alınmazken “yaşam biçimine karışmıyoruz” denilerek, itidal çağrıları yapılmaya neden gerek duyuldu? Radikalleşme tehlikesinden AKP’nin de ürkmeye başladığı yorumlarına katılır mısınız?

AKP içinde de böyle düşünenler vardır sanırım. Kaçta kaç oranında olduğunu bilemeyeceğim ama eşi örtülü ama kızı açık insan vardır, beş vakit namaz kılmayan ama cumaya giden insan vardır. Ya da kendisi alkol kullanmıyor ama kullananlardan da rahatsızlık duymayanlar vardır. Bunlar da kendilerini dindar olarak, muhafazakar olarak nitelendiriyorlar ama başkalarına karışmaya da kendilerinde hak görmüyorlardır.

Türkiye’deki Müslümanlık yakın zamana kadar bu kadar dinbaz değildi. Daha ılımlı bir İslam’dı. Ben mesela dindar bir ailede büyüdüm. Annem ve babam hacca gitti. Beş vakit namaz kılınırdı bizim ailede. Ama bütün bunlara rağmen, diyelim annem örtünürdü ama yengemler örtünmezdi. Ya da ağabeyimler ara sıra evde değilse de dışarı gidip içki içerlerdi. Babam bizi sinemaya, müzik dinlemeye götürürdü. Yalnız benim ailemde değil, genel olarak toplumda farklılıkları kabul etme anlamında daha ılımlı yaklaşımlar vardı diye düşünüyorum. AKP ile birlikte ortaya dindarlık değil ama “dinbazlık” diyebileceğimiz “dindarlık” iddiaları, hatta dini pazarlama anlamında bir eğilim başladı. Dolayısıyla, bugün öne çıkan dinbazların gerisinde hâlâ o ılımlı İslamı yaşamak isteyen bir kesim de var kuşkusuz. Bugünkü gelişmeler en azından onlar arasında da bir soru işareti doğuruyor olabilir.

KORKUN, SESİNİZİ ÇIKARMAYIN!

Reina ve İzmir saldırıları, bir süredir topluma enjekte edilen intikam, seferberlik, muhbirlik gibi çağrılarının bulduğu karşılığa dair de yeni örnekler sundu. Reina saldırganına benzeyen birinin uğradığı linç, bir modacının havaalanı içinde dövülmesi, kılık kıyafeti saldırgana benzeyenlerin duyduğu endişe… Suriyelileşme, Pakistanlılaşmanın bir ucunda da bunlar mı var, ne dersiniz?

Tek kelimeyle çok tehlikeli bir gidiş içinde olduğumuza kuşku yok. Giderek gerilen bir toplum olduğumuz ortada. Bugün, biraz da gidişatın vehametini göstermek için kullandığımız o Ortadoğulaşma, Pakistanlaşma gerçeğine az bir şey kaldı. Bu da gerçekleştiğinde zaten artık yapılacak fazla şey kalmaz. Gerçekten çok korkutucu bir durum. Böyle bir tehlike yok diyemem ama biz öyle benzetmeler yapalım da o hale gelmeyelim diyeyim. Savaşta gibiyiz!

Ki öyle de söyleniyor zaten.

Ama kiminle savaşta olduğumuz karanlık. PKK ile mi savaştayız, Suriye ile mi, Batı ile mi, yoksa yaşam tarzın nedeniyle bölünenler arasında mı savaştayız, burası karışık. Ama bütün bu karışık ortamda duyulan başat duygu, “tehlikedeyiz!” Bu ne kadar rahatsız edici, ne kadar kötü bir şey. Böyle bir toplumda kim yaşamak ister? Kimse istemez. Ama bu adeta bilerek ve isteyerek yaratılıyor. Farklı düşünenlerin hepsini tek tek ayıklayamazlar, hepsini tutuklayamazlar ama bizim gibi yazan ve konuşanların dışında sessiz insanlar da var, onlar da korkuyla sindirilmek isteniyor. “Korkun, ayağınızı denk alın!” “Korkun, kenara çekilin!” “Korkun, evinize kapanın!” Öyle bir toplum yaratıldı ki, bir tarafa özgürlük alanı açılıyor durmadan; örneğin başkanlığı översen veya kadınların erkeklerle ilgili ilişkilerini kısıtlayan dini veya muhafazakar söylemler edersen kimse bir şey demez. Ama “böyle demokrasi, böyle hukuk devleti mi olur” diye sorarsan, sakıncalı olursun!

 

GERÇEĞİN BÜKÜLMESİ OTORİTER YÖNETİMLERİN OLDUĞU YERLERDE DAHA YOĞUN YAŞANIR

Bütün bunlar olurken AKP kitleleri arkasına almaya, konsolidasyon sağlamaya devam ediyor. Bu nasıl sağlanıyor sorusunun manipülasyon, dezenformasyon gibi yanıtları kuşkusuz var ancak bu noktada karşımıza bir de post-truth (post-gerçek) kavramı çıktı.  Oxford Sözlüğü’nün 2016’nın sözcüğü olarak seçtiği post-truth ne demektir? Oxford’un bu seçiminin manası ne?

Post truth, gerçek ötesi veya hakikat sonrası olarak kullanılabilir. Ben gerçeğin bükülmesi diyorum. Biraz zamanımıza ait bir kavramlaştırma diyebiliriz post-truth için. Kuşkusuz bugüne ait bir şey değil. Bundan önce de var. Otoriter yönetimlerin olduğu, çıkar kavgalarının yaşandığı yerlerde daha yoğun yaşandığı da düşünülebilir. Siyaset dünyasında yalanlar, daha da çok doğruyla karışık yalanlar her zaman kullanılmıştır. Örneğin 2003’te Amerika’nın Irak’a saldırısının gerekçesi neydi, kimyasal silah üretilmesi! Dolayısıyla günümüze özgü değil. Ancak kavramın günümüzdeki post-modern anlayış, bu anlayış içinde kabul gören çoklu gerçeklerle bir ilişkisi olduğunu da kabul etmek gerekiyor.

AKP iktidarının bunu nasıl kullandığına gelirsek, gerçeğin bükülmesine şu söylemler örnek teşkil eder mi? “Kadına şiddet artmadı, görünürlülüğü arttı!” İşsizlik artmadı, iş arayanlar arttı!”

Tabii. İktidar, politikalarının eleştirilmesini önlemek için bir takım savunmalara başvuracaktır. Örneğin şu anda doların halini görüyoruz; buna karşın ekonominin kötüye gittiğini kabul eden yok. Oysa uzmanlar uzun süredir reel sektörün gelişmediği, gelen sıcak paralarla ve inşaatla bu işi döndürüldüğünü söylüyorlar. Bunları kabul eden var mı? Hayır. Tam aksine ekonomiyi büyüttüklerini filan anlatıp duruyorlar. Daha da önemli bir konu var, başkanlık. Gerçeğin bükülmesi orada da devrede. Cumhurbaşkanlığı deniyor ama gerçekte “tek adama dayalı” bir rejimin gelmesi söz konusu. Yapılması istenilen anayasa değişiklikleri ortada. Buna karşın, kalkmış bir yazar, “başkanlık gelecek vesayet ortadan kalkacak”, “başkanlık gelecek halkın gerçekten temsili gerçekleşecek” diyebilmekte!

Gezi sürecinde ve sonrasında çok işlenen “Kabataş’ta başörtülü kadının yarı çıplak adamlar tarafından darp edilmesi” senaryosu vardı, malum.  Röportajlar, yazılarla bir gerçeklik inşa edilmişti…

Herhalde bu kadar üstüne gidilmez, ortaya çıkmaz, böyle kalır diye düşündüler.

Neticede yalan olduğu belgelendi ama bunun ne siyasetçiye, ne gazetecisine bir maliyeti olmadı, neden?

Yalana çok alıştık herhalde. “Ne yapalım, başka yalanlar da söylemiyorlar mı?” diye düşünülüyor olabilir! Yolsuzluk dosyalarının bile örtüldüğü bir ülkede Kabataş’ın yalan olmasına mı hayır denecek? Bunca yalanın söylendiği bir ülkede yalana alışılıyor belki ama önemli bir sonucu bugün genel olarak toplumda ortaya çıkan güvensizlik oluyor. Bir de muhbirlik yapması isteniyor vatandaşın. Komşu komşusundan şüphe eder hale geliyor.

Resmin tamamına bakarak şu değerlendirmeyi yapabiliriz; AKP siyasetinin dava olarak tanımladıkları yeni bir toplumsal-siyasal projeleri var. Toplum dine referanslı olacak, siyaset ise büyük ölçüde gücün bir elde yoğunlaştığı bir siyaset olacak. Buna doğru yol alırken oldukça pragmatik bir yaklaşımı benimsedikleri de ortada. Pragmatizm, bir yandan amaçlarına ulaşmak için ileri-geri adımlar atmalarını sağlamakta.

Mesela?

Örneğin demokrasiyi bir gün inilecek bir tramvaya benzettikleri halde, kendilerini muhafazakar demokrat olarak tanımaya meyilli liberallerin bu buluşuna hiç itiraz etmediler. Öte yandan demokrasi, hukuk devleti, laiklik gibi modern bir toplumda geçerli siyasal ilke ve kurumlara ilişkin ciddi bir entelektüel birikimleri ve kadroları olmadığını görmemek mümkün değil. Başka bir eğilim ve projeleri olduğundan buna gerek duymadıkları da söylenebilir. Ancak, toplumu iyi tanıdıkları ortada. Örneğin toplumun en önemli sorununun yoksulluk olduğunun farkındalar. Buna ilişkin gerekli politikaları değil ama pragmatik çözümler üretmeyi bildiler. Başlangıçta entelektüel açıklarını kapatmak liberallere, sol-liberallere düştü. Onlar da bunu iyi yaptılar. Bu kesim desteğini çekince fikir açısından oldukça fakir kaldıkları ortada. Tabi, bazı devşirme yazarlar, profesörler ortaya çıktı ama onların da yapabilecekleri sınırlı. Örneğin demokrasiyi belki 50 türlü tanımlarsınız ama demokrasiyi hayata geçirmeye kalkınca belirli ilke, kurum ve araçlardan vazgeçemezsiniz.

Bu nedenle gerçeği istedikleri gibi eğip bükerek yeniden yaratıyorlar. Örneğin demokrasiyi yeniden tanımlıyorlar ama tarif ettiklerine demokrasi denir mi, hayır!

İLK BASAMAK BAŞKANLIĞI SAVUŞTURMAK!

Gelelim, sizin de Birgün’deki yazılarınızda sıklıkla sorduğunuz ve öneriler de sunduğunuz, “anayasanın, hukukun hiçe sayıldığı ve gerçeklerin bu kadar eğilip büküldüğü, hatta yalana başvurulduğu bir ülkede bunlara karşı mücadelenin yolu nereden geçer” sorusuna. Referandum kampanyasının başlayacağı günlere girilirken ne yapılmalı?

Söyleyeceklerim bazılarına çok basit gelebilir ama ben mücadelelerde politik olmak kadar stratejik olmanın da önemli olduğunu düşünüyorum. Bu tabloda bizim stratejimiz ne olabilir? Önümüzdeki en büyük tehlike ne? Stratejimizi saptamak açısından bu soru önemli. İdeolojik-politik tespitler yapmak yerine, strateji üzerine yoğunlaşmak gerekiyor. Örneğin bugün Türkiye’de birçok mücadele alanı ve odağı var. Mesela barış için akademisyenler işten atılıyor, onunla mı uğraşmalıyım? Gazeteciler hapiste onun üzerinde mi durmalıyım? HDP’li belediyelere kayyumlar atanıyor; siyasetçileri hapiste; dokunulmazlık meselesini mi konuşmalıyım? Öte tarafta tarım arazileri ya da kıyılar yağmalanıyor; işsizlik aldı başını yürüdü. Ücretler durmadan aşınmakta vs. 
Peki, hepsi için öncelikli olacak bir şey düşünebilir miyiz? Yani bütün sorunları çözmek, çözebilmek için ilk basamak nedir? Ben böyle bakıyorum stratejiye. Stratejiyi merdivene benzetmek mümkün. Merdiveni tırmanmak istiyorsak, basamakları izlemek zorundayız.

İlk basamağa ne koymalı peki?

İlk basamağım bütün bunları konuşabileceğim, tartışabileceğim özgür bir ortam yaratmak olmalı.Bugünkü koşullarda, başkanlık rejiminden kurtulabilmek. Dağınık olan toplumsal muhalefeti bir araya getirerek (tabii aklını başına toplayan CHP ile birlikte) ilk basamakta başarı kazanırsak, en azından öbür basamakları (sorunları) daha olumlu koşullarda konuşabilme şansımız olur. Bununla tüm sorunlar çözülmez ama çözülmeleri için koşullar daha uygun hale gelebilir. Parlamentonun varlığı ve işlemesi bile bana göre daha uygun koşuldur. Yani birinci basamakta başkanlığı savuşturmak var!

Şunu soranlara ne dersiniz; zaten başkanlık sistemi fiili olarak işliyor. Anayasa değişikliği yapılmasa ne değişir?

Her şeyden evvel moral kazanılacak. Demek ki toplum belirli bir şeye kanalize olursa onu başarır; bunu görmek şu anda yaygın olan umutsuzluğa o kadar iyi gelecek ki. İkincisi, ne olursa olsun fiili başkanlıkla bu işin yasallaştığı durum arasında inanılmaz farklar var. Referandumu kazanır da başkanlık yasal olarak kabul edilirse, istedikleri rejim meşruiyet kazanacak. Bu gerçekleşmezse, fiilen kullandığı birçok yetkinin meşruiyeti hep tartışmalı olacak. Üçüncüsü, bunun uluslararası camiada da karşılığı olacak. “Millet istemedi ama hala başkanlık rejimi kabul görmüş gibi davranıyor” denilecek. Ve dördüncüsü, bu durum ister istemez kendi tabanı açısından da tartışma yaratacak.

Nasıl bir yol ve yöntem izlenmeli konusunda önerileriniz ne?

Demokrasi İçin Birlik Hareketi’ne de önerdiğim bir şey var; referanduma karşı yaygın bir bilinçlenme yaratmak için kamuoyuna, kolay anlaşılır, sıcak ve yakın bulacağı bir dille başkanlık rejiminin ne anlama geldiğini iyi anlatmak önem taşıyor. 
Yani tepeden bir dille, entelektüel dille konuşmayı bırakmalıyız. Sokaktaki vatandaşın, evdeki kadının, köydeki insanın ve de gençlerin hem dikkatini çekip düşündürecek, hem sevimli gelip izletecek bir dil ve anlatım bulunmasına ihtiyaç var. 
Öte yandan bu dil ve anlatımın olumsuzluklar değil, olumlu bir söylemin üzerine inşa edilmesi gerekmekte. Neşeli, coşkulu bir dil. Eleştiriye dayalı bir “hayır” yerine, mesela “sevdiğime özgürce sarılabilmek” ya da “ özgürce dans etmek istiyorum, bu yüzden hayır!” diyen... Daha güzel, daha olumlu bir hayat; daha insani ilişkiler; daha umutlu ve güvenli bir ortam için “hayır” diyen … Tabii bunlar üzerinde çokça düşünülmesi gereken konular. O yüzden sanatçılarla, yazarlarla, reklamcılarla birlikte yapılabilir.

Son Düzenlenme Tarihi: 09 Ocak 2017 11:29
www.evrensel.net