Milliyetçiliğin panzehiri politikayı geri çağırmadır

Milliyetçiliğin panzehiri politikayı geri çağırmadır

Dinci-milliyetçi söylemlerle özgürlükler baskı altına alınıp, şehitlik yüceltilirken nelerin üstü örtülüyor? Kemal Can yanıtladı.

Serpil İLGÜN

Türkiye 2017’ye, 2016’nın devrettiği ölüm ve yıkımla örülü sert politik iklimin süreceğine ilişkin tespitleri doğrulayarak girdi ne yazık ki. Yeni yılın ilk saatlerinde İstanbul Ortaköy’deki bir gece kulübüne IŞİD kaynaklı olduğu belirtilen silahlı saldırıda 39 kişi hayatını kaybetti. 

Her saldırıya, yaşanan sivil, asker tüm kayıplara “büyük Türkiye’nin önü kesilmek isteniyor” argümanıyla yaklaşan AKP cephesinde, Ortaköy saldırısına ilişkin de benzer, “Başları ezilecek, terörle mücadele son terörist ölene kadar devam edecek” değerlendirmeleri geldi. Saldırının yaşandığı gece kulübüne hemen dev Türk bayrakları asıldı. 

Pazartesi röportajında bu hafta, ölüm ve baskılar arttıkça iktidar cephesinden yoğunlaşan milliyetçi söylemlerin neden ve sonuçlarını ele aldık.

Dinci-milliyetçi söylemlerle özgürlükler baskı altına alınıp, şehitlik yüceltilirken nelerin üstü örtülüyor? Bir toprağın vatan olması için şehide, gaziye neden ihtiyacı var? Dört bir yanın şehitlikle örülmesi, sosyolojiyi nasıl etkiliyor? 

Milliyetçilik üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Gazeteci Yazar Kemal Can yanıtladı.

Ölümler arttıkça milliyetçilik simge ve argümanlarının kullanımı da artıyor. Meseleyi ayrıntılandırmadan önce daha iyi kavramak için şu genel soruyla başlayalım; milliyetçilik iktidarın yeniden üretiminde nasıl bir rol oynuyor? 
Milliyetçi söylemin çağrıldığı refleks yeni bir durum değil. Ülkedeki iktidar aktörlerinin çeşitli konjonktürlerde, çeşitli orta ve uzun vade hedefleri için kullanışlı enstrümanlar olarak hep yürürlükte. Dozu değişiyor, kullanım sıklığı değişiyor, kullanım bağlamı değişiyor ama hep yürürlükte kalıyor. Çünkü Türkiye’deki milliyetçiliğin biraz bu toplumun genlerine işlemiş ve bütün siyasi kanalları bir tür efekte etmiş, zehirlemiş bir özelliği var. Yani batıdaki milliyetçilikten biraz daha farklı bir yapısı var. Kökleri de farklı.

Türkiye’deki nasıl bir milliyetçilik?
Daha reaksiyoner bir milliyetçilik. Endişelerin, korkuların -bu bazen iktidarın, bazen toplumun- yükselme anlarında en kolay, en yakından çağrılan şey. Milliyetçilik bu toplumun kuruluş harcında çok belirleyici. Osmanlı’da çözülme, çöküş sürecinde başlayan, son döneminde de bir tür beka ideolojisi olarak vaziyet bulan milliyetçilik, 1. Dünya Savaşı’nda bütün ülkeyi felakete, katliamlara sürükleyen bir hattı açmıştı. Milliyetçiliğin onun devamı olarak kuruluş harcında da çok önemli bir rolü var çünkü reaksiyoner milliyetçilik, belirttiğim gibi toplumun var kalma, beka duygusunda çok kolay bir ilişki kuruyor. Dolayısıyla hem kuruluş döneminde, hem sonraki her krizli dönemde iktidar odaklarının toplumu motive etmek, toplumu kendi etrafında birleştirmek veya şimdiki iktidarın yaptığı gibi seçmeni konsolide etmek için en kolay başvurdukları, en kolay sonuç aldıkları bir enstrüman olarak yürürlükte. 

AKP milliyetçilik enstrümanını nasıl kullandı?
AKP, kuruluş sürecini milliyetçilik üzerine bina etmedi. Dindarları da batıyla entegre edecek bir AB projesi partisi gibi sunuluyordu. Liberal ittifakın, batıyla birlikteliğin ürünüydü. Dolayısıyla o söylem uzunca bir süre kullanıldı. Onu kullanırken de milliyetçiliğe başvurma ihtiyacı duymadılar. Hatta milliyetçiliği hafif dışlayan söylemleri oldu. Ama 2010 referandum sürecine doğru gelindiğinde liberal ittifakın hem oy potansiyeli olarak, hem de iktidar odaklarıyla kurduğu ilişki açısından daha uzun vadeye ve daha büyük bir güce taşıyabilir bir enstrüman olmadığı görüldü. O arada örneğin zina meselesini getirdi, yine Alevilere dönük Kılıçdaroğlu şahsında sert söylemlere başvurmaya başladı ve İslamcılık meselesi biraz daha pişirilmeye başlandı. 

Diğer yandan işleyen başka bir süreç vardı. Dış politika, iktisadi gelişme açısından ve hem Ortadoğu anlamında, hem de Güneydoğu anlamında Kürt coğrafyasındaki sıkışmışlık ve tıkanmanın karşısında kendini rahatlatacak bir güç konsolidasyonuna ihtiyaç vardı. Bunun için de hiçbir diğer araç, yani demokratikleşme, liberallik, batı, hatta İslamcılık bile kullanışlı değildi. Burada tek kurtarıcı şey vardı, milliyetçilik. Oluşan toplumsal reaksiyonu konsolide edip, iktidarını güçlendirmek için başvurulan milliyetçilik söylemi esas olarak savaş politikasıyla eş zamanlı geldi. Ve 7 Haziran’dan sonra dozunu artırarak daha değişik bir taktik versiyonla uygulamaya soktuğu bir “milliyetçiliği geri çağırma” hamlesi yaşandı. 

Ve milliyetçilik aynı zamanda İslamcılığın da güçlü bir aparatı haline getirildi...
Tabii. Türkiye’deki milliyetçiliğin, sağın milliyetçi-mukaddesatçı veya milliyetçi muhafazakar diye kavramsallaştırdığı tanımı içerisinde Sünni bir Anadolu Selçuklu coğrafyasını merkez alan ve muhafazakarlığı da oradaki kodlarla besleyen bir alaşım söz konusudur. Zaten AKP’nin bir zamanlar çok araçsal olarak “milliyetçiliği ayaklar altına aldık” filan dedikten sonra bu kadar kolay tekrar kullanabiliyor olması da kendisine yabancı olmamasındandır. Yani yeni bir gömlek giymiyor, bazı gömlekleri çıkartınca içinden kendisi çıkıyor. Sünni, Türk, katı şovenist bir şey çıkıyor. Aslı görünüyor yani... Bunun işe yarıyor olması, kolay çalışıyor olması politik olanı imha ediyor. Kimlikler ve pozisyonlar belirleyici oluyor. Politik olanı toplumdan, siyaset alanından, medyadan itiyor. 

Kolay çalışıyor dediniz ama aradaki büyük tutarsızlıklara ne oluyor? Örneğin, 2009’da ‘Şehit cenazesi üzerinden rant bekleyenler var, şehitler gelsin de daha fazla bağıralım diyenler var’ diyen Erdoğan, bugün ‘Bir vatanın vatan olması için şehide, gaziye ihtiyacımız var’ diyor. Ve ikisi de karşılık buluyor... 
Bunu farklı “müşterilere” değil, aynı müşterilere satıyor. Politikacının oportünist, pragmatik, omurgasız davranışının karşılığı, söylediğim politiksizleştirme alanı. Pozisyon, duruşlar, kimlikler itibariyle “bizden biri” ya da “onlardan biri” gibi konuştuğun anda, bütün tutarsızlıklarının onlar tarafından içselleştirilmesini mümkün kılıyor. Çünkü “bizimkilerdir!” “Neticede doğrudur!” Bu politiksizleşme halidir. Dolayısıyla asıl tartışılması gereken şey, politikayı geri çağırma. Çünkü milliyetçiliği geri çağırmanın panzehiri politikayı geri çağırmadır. Ancak politika onunla baş edilebilir. Çünkü “dün öyle diyordun, bugün nasıl böyle diyebilirsin”i tartıştıran zemin politikadır. Ve Türkiye’de en önemli sorun, şu anda kamuoyu denen şeyin politik girdilerle çalışmıyor olmasıdır. 

Açar mısınız?
Şöyle düşünün, yolsuzluk yapıyorsun, bu açığa çıkıyor ama bir şey olmuyor. Cinayetlere, katliamlara neden oluyorsun, ülkede kan akıyor, bir yandan şehitler oluyor, yani kendi savunduğun şeyin içinden de kayıplar veriyorsun, şehirler darmadağın oluyor yine bir şey olmuyor. İşte Mavi Marmara işinde gidip yine İsrail’le anlaşıyorsun, bir şey olmuyor. Seçmeni negatif olarak etkileyecek hiçbir şey çalışmıyor. Buna bir reaksiyon oluşmuyor çünkü politika imha olmuş durumda. Ve bu medya operasyonlarıyla vs. ile sistematik olarak yapıldı. Milliyetçiliğin kullandığı birtakım popüler semboller tekrar kullanışlı hale getirildi. Örneğin ister ekonomi için, ister şehitler için kullanılan şu laf: “Bu politika üstü bir konudur!” Oysa politika üstü bir meselesi yoktur hiçbir toplumun. 

Ya da ‘Şehitler geliyor, canımız yanıyor ama katlanmak durumundayız!’…
Evet. Dolayısıyla tam tersini yapmak, her meseleyi politikleştirmek gerekiyor. 7 Haziran’ın hemen öncesinde bu yaşanmıştı. Hatırlayın, iç güvenlik paketinin gelişi sırasında “Bu bize ne getiriyor” tartışması canlı biçimde yaşanmıştı. Onun öncesindeki yolsuzluk tartışmaları vs. ortamı politikleştirmişti. Bunun sonucunda 7 Haziran’da toplum politik bir reaksiyona daha yakın bir sonuç üretmişti. Ne zamanki savaş, sertlik politikası başladı, kamuoyunu işleten mekanizmalar tekrar devre dışına çıktı. 

Dolayısıyla örneğin el Bab’da ne işimiz var? Neden barış değil de, savaş? Ya da ‘Niye ben vatanımı şehit olarak var edeyim ki?’ gibi sorular da sorulamaz oluyor… 
Evet. Soru sormuyor insanlar. Medya soru sormuyor, yöneticiler de cevap vermiyor. Böyle olması gerektiğini beyan ediyorlar. Oysa politik olan soruyla başlar.  

KÜÇÜK ZAFER HİKAYELERİ GÜNDELİK OLARAK İŞLİYOR AMA BUNUN DA BİR SINIRI VAR

Şehitler köprüsü, şehitler tepesi, şehitler tüneli, ilkokul çocuklarına yaptırılan şehitlik mizansenleri... Dört bir yanın şehitlikle örülmesi sıradan yurttaşın gündelik hayatına etkileri ne olur?
Milliyetçilik sembollere ve mitlere ihtiyaç duyuyor. Batılı anlamdaki aksiyoner milliyetçilik, küçük hedef düşmanlardan ziyade, büyük güç etkisi üzerine kuruludur. Örneğin büyük Almanya! Dünyaya nizam verme hedefin vardır. Eğer bu tür aksiyon hattın yoksa savunmacı, küçük, biraz da imal edilmiş zafer sembollerine ihtiyacın olur. Örneğin bu ülkeyi büyük bir ekonomi yapabilmiş, bir bölge lideri filan yapabilmiş değilsen kendi imal ettiğin küçük zafer hikayelerine ihtiyaç duyarsın. Bunu da en kullanışlı biçimde ölen genç, yoksul çocukların şehitliği üzerinden veya bir darbe direnişi hikayesi üzerinden kuruyorsun. Bu gündelik olarak işliyor ama böyle yıllarca sürebilecek bir şey değil. Bunun çok kullanılıyor olması kamuoyu kimyasını bozan bir etki yaratıyor. İlkokul çocuklarına sınav sorusu olan, ders kitaplarına giren, öğretmenlerin öğrencilerinin eline idam ipi tutuşturduğu, liselilerin JÖH, PÖH filan yazdıkları resimler çektirdikleri bir şey tabii ki algıyı ve soru soran politik zemini zehirleyen, imha eden bir şey. Bunun aşırı kullanımı henüz ters tepmiyor ama bunun bir sınırı var, bir sonu var. Ama onun döneceği alan neresi henüz onu görmüş değiliz. Yani bu tırmanmanın üst noktasıyla, toplumsal reaksiyonsuzluğun dip noktasının neresi olduğu henüz görülmüş değil.

Bunun bir sınırı olduğu bilindiği için mi başkanlıktaki bu acele? 
Başkanlık meselesiyle ilgili sürecin çok da aceleye getirildiğini düşünmüyorum. AKP’nin bunu asıl olarak cumhurbaşkanlığı seçiminden itibaren başlattığını düşünürsek başkanlık son iki üç aydır değil, üç dört yıldır baya pişire pişire getirdikleri bir şey. 

Ama Bahçeli’nin Ekim ayında ‘Fiilli durumun hukuki boyut ve içerik kazanması için sürecin başlatılması’ yönündeki çıkışı sonrasında başkanlık hızlandırıldı ve işte komisyon görüşmeleri bir haftada bitirildi...
Erdoğan başkanlığı hazırlamıştı, Bahçeli hızlandırdı. Yaptığı hamle şuydu Bahçeli’nin; “Yeni iktidar kuruluyor, buraya beni de alın. Zaten artık farklarımız azalmış durumda, hatta yok. Biz beraber yürüyelim!” Bu Erdoğan’ın da işine geldi çünkü Suriye’de ciddi bir tıkanma yaşanıyordu, ekonomik göstergeler olumsuzdu vs. Bir de, 15 Temmuz sonrasında böyle bir iktidar bloğu yaratmak Erdoğan’ın işine geldi ve bu hızlandı. Hatırlarsak başkanlık lafının ortaya çıkışıyla bugün fiili olarak başkanlık diye getirilen şeyin arasında o pişirilmenin etkisiyle çok mesafe alındı. Yani acaba Amerikan tipi mi, yarı başkanlık mı filan derken komisyondan geçen halinden görüyoruz ki, artık denetim, fren, balans gibi nüanslar hiç gündeme gelmedi, iktidar bloğunun kesin hakimiyetine dayalı bir özel rejim. Rejim değişikliği değil, özel bir rejim inşa edildiğini görüyoruz. Buraya kadar getirildi kabul ettirile ettirile.

Başkanlığın kendisi önemli değil zaten, nihayetinde kurulmak istenen o özel iktidar. Aslında büyük bir konsolidasyon, büyük bir güç yaratan kuvvetli iktidar fikri sağın içinde hep oldu. Demirel’de oldu, Özal’da oldu. MC’ler de bunun ürünüdür, Özal’ın dört eğilimli partisi de... Erdoğan’a nasip oldu gerçekleştirmek. Erdoğan o dört eğilime de ihtiyaç duymadan, iki eğilimle bu işi yüzde 60’lık, 70’lik bir blok haline getirmeyi becerdi. 

Bu blok ne kadar homojen? Çünkü bazı yorumlara göre Kürt sorununda yeniden askeri ‘çözüme’ dönülmesi dışındaki politikalar konusunda tam bir uyumdan söz edilemez… 
İşler yolundayken, güçleri yerindeyken, istediklerini yapabiliyorken homojen ama hayat zorlaştığında çok kavgalı olabilecek bir koalisyon. Bunu hep yaşadık. 60’ların sonunda Türk sağı Demokrat Parti’den sonra üç temel bloğa ayrıldı ama sonra iktidar bloğu olarak bir araya geldiler; yine ANAP bir yükseliş gösterdi ama sonra içindeki parçalar ayrışmaya başladı, dolayısıyla bu her zaman böyle. Yani, çok istikrarlı ve güçlü bir birliktelikten değil, bir çıkar ittifakından bahsediyoruz. Türkiye klasik manada, Amerika’daki gibi, Özal’ın düşündüğü gibi, şimdi de AKP’nin düşlediği gibi iki partili bir siyaset tanzimine uygun bir sosyolojiye ve siyaset topoğrafyasına sahip değil. Birbirinden hayli farklı endişeleri, ilişkileri, refleksleri bulunan, politik, yerleşik aktörleri olan ve mümkün olduğunca çok partiyle siyasetin daha istikrarlı çalışabileceği bir sosyolojiye sahip. Çünkü çok fazla fay hattı var; çok fazla sınıfsal, kültürel, toplumsal ve iktisadi hatlar var; çok etnisite var, çok değişik özellikleri olan bir coğrafya var ve fazla büyük bir ülke. Federatif bir kökü de yok üstelik. Bir merkezi devlet olarak çok büyük bir devlet. 

DURDURMA ÜZERİNE DEĞİL NEYİ İNŞA ETMEK GEREKTİĞİNE DAİR BİR SÖYLEM KURULMALI

Politikayı geri çağırmanın önemine değindiniz. AKP, başkanlık için kampanya sürecinin başlayacağını söylüyor. Referandum süreci, politikanın geri çağrılmasına olanaklar açabilir mi? Ne yapmalı? 
Açıkçası onun formülü bende yok! Ama izlediğim şeyden çıkardığım sonuç şu; şimdiye kadar merkez muhalefet bloklarının ana argümanı süreci durdurmaya dönük oldu. Hatırlarsak AKP’nin iktidar olduğu süreçten itibaren cumhuriyet mitingleri filan hep bir şeyi durdurmaya önünü kesmeye dönüktü ama bu işlemedi. Tersine, AKP “Bizi durdurmaya çalışıyorlar” diyerek her seferinde oyunu arttırabildi. Dolayısıyla durdurma üzerine değil, onun yaptıklarını deşifre etmek olabilir ama asıl olarak neyi kurmak, neyi inşa etmek gerektiğine dair bir muhalefet söylemi kurulması gerekiyor. Bunun araçlarının kurulması gerekiyor, bunun dilinin yaratılması gerekiyor. Ve mümkün olduğunca çok soru üretmek. 

MİLLİYETÇİLİK, REAKSİYONU YUKARIYA DEĞİL, AŞAĞIYA DOĞRU YAYIYOR

İktidar cephesinde şehitlik yüceltiliyor; cenazelerde, polis, asker ziyaretlerinde “keşke hepimiz şehit olsak!”, “inşallah siz de şehit olursunuz, biz de oluruz” vs. deniyor ancak şehitlik hep bir tarafın “kaderinde” olmaya devam ediyor. Bu bize şehitlik argümanın sınıfsal boyutuna dair ne söylüyor? 
Evet, buna ister çok uhrevi anlamlar yükleyerek şehit deyin, isterseniz kayıp deyin, her zaman ölenler yoksul insanlardır. Halkın çocuklarıdır. Ve bunu romantize edenler mümkün olduğunca onun uzağında olup, onun kararlarını verenlerdir. İşin problemli noktası da, o kayıpları verenlerin o kararları verenleri sorgulamasının önündeki barajdır. “Benim çocuğum neden ölüyor” sorusunu sordurmanın önündeki barajlar… Bu iktisadi meselelerde de böyle. Örneğin Avrupa’daki yabancı düşmanlığı ya da bizim ülkemizdeki başka yerlerden gelmiş insanlara, mesela son dönem Suriyelilere dönük, “ben refahımdan kaybediyorum çünkü onlar geldiler” düşüncesi… Reaksiyonunu kendi eşiti veya kendi altındaki birine yansıtma. İşte milliyetçilik bunu beceren bir şeydir. Halbuki refahından kaybetmesinin nedeni sistem. Sistemin sorgulanmayıp, reaksiyonun yukarıya doğru değil, aşağı doğru yayılması. Duyduğu rahatsızlığı ve endişeyi gerçek aktörüne yansıtmama da politikasızlık. Çünkü soruyla başlayan politik akıl kendiliğinden işleyen bir şey değil. Bir takım mekanizmalarla devreye girer. Medya bunun bir aracıdır, politik partiler, örgütler, sendikalar bunun araçlarıdır. Onlar da çalışmadığı için bu politik zemin oluşmuyor. Zemin oluşmayınca soru oluşmuyor.

BAHÇELİ, KENDİSİNİ VE PARTİSİNİ İKTİDAR BLOĞUNUN ÖNEMLİ BİR AKTÖRÜ HALİNE GETİRDİ

“Fiili durum hukukileşsin” dediği günden bu yana Bahçeli’nin partisini eritecek bir sisteme neden destek verdiği sorusuna MHP’yi iyi bilen bir gazeteci olarak sizin yanıtınız ne? Bahçeli ne karşılığında “evet” dedi?
Partisini eritip eritmeyeceği tartışmalı bence. Şundan dolayı; eğer kendisini iktidar bloğunun önemli bir parçası olarak kabul ettirmiş olursa, ki, şu anda öyle gibi görünüyor çünkü Bahçeli bu teklifi ortaya attıktan sonra kendisiyle gayet saygılı bir ilişki kuruldu. Bunu da Erdoğan yaptı, oturttu Binali Yıldırım’la eşit muhatap haline getirdi. Şuna hamle etti Bahçeli; kendisini ve partisini bu iktidar bloğunun önemli bir aktörü haline getirdi. Böylece daha sonraki iktidar çözülmesi ya da devam eden güçlü bir iktidar bloğu içerisinde varlığını devam ettirecek bir pozisyon elde etti. Kişisel olarak liderliğini kurtardı. Çünkü Erdoğan’ın diğer stratejisi ne olacaktı? Erdoğan şimdiye kadar sağdaki dört partiyi yuttu adeta. ANAP, DYP, Saadet Partisi ve HAS Parti liderlerini bakan veya “benim adamım” diye kullandığı adamlar haline getirerek. Bunun bir başkası başına gelecekti MHP’nin. İkincisi, kendi muhalefetiyle başı beladaydı Bahçeli’nin. İşte Meral Akşener ve diğer başkan adayları… her iki durumdan da şu anda kurtulmuş durumda ve iktidar bloğunun saygın liderlerinden biri. Bence bu, neden böyle bir hamle yaptığı ve bu hamleden ne elde ettiği konusunda yeterli bir cevap veriyor. Artı, rant dağıtımından da faydalanacak. Cemaatten boşalan kadrolara AKP’nin hazır elemanı olmadığı için, örneğin emniyette MHP’li kadrolar yerleştiriliyorsa, sıkıntı yok. De ki yarın bu koalisyon çatladı, seçmeni orada duruyor.

Ama liderliği duracak mı? Muhalifler şu anda hamle yapamıyor görünüyorlar ama muhalefetin MHP tabanında da karşılığı yok mu?
Var tabii ama 15 Temmuz o işi de halletti. Çünkü Meral Akşener’in Fetullah Gülen’le ilişkilendirilmesi ve bunun hem hükümet nezdinde, hem Bahçeli, hem de genel kamuoyunda ve medyada işlenmesi… hatırlayın kongre süreci başladığında neredeyse bütün kanallarda MHP’li muhalifleri görüyorduk, bugün bir tanesini görüyor muyuz? Kongre sürecinin hukuksal tarafı da bitti, genel başkan adayları ihraç edildi. Bütün il delegelerini yeniden seçtiriyor Bahçeli. 2018’de kendi delegeleriyle kongre yapacak. MHP muhalefetinin en azından 2018’e kadar yapacağı hiçbir şey yok. 

SAĞCILIK YAPARAK SAĞDAN OY ALAMAZSINIZ

Milliyetçilik bahsinde CHP’yi nasıl değerlendiriyorsunuz? Çünkü milliyetçi dil, CHP tarafından da kullanılabiliyor. “İçimiz yanıyor, şehitlerimiz oluyor ama bazı zorluklara katlanmalıyız” gibi. 
Buna dünyada da, Türkiye’de de rastlanıyor. Şöyle bir mantıkla yürünüyor: “Kardeşim yüzde 70 sağ, yüzde 30 sol blok varsa, biz öte taraftan oy alamadan iktidar olamayacağız!” Ama çok açık bir şey var, sağcılık yaparak sağdan oy alamazsınız. Solun kendi oy oranlarının üstüne çıkışları da böyle sağlanmadı. Örneğin 70’lerde Ecevit sağcılık yaparak sağdan oy almadı, solculuk yaparak oy aldı. CHP’nin “sağın da desteğini almam lazım” diyerek, Ekmeleddin İhsanoğlu gibi formüllerle, bizde biraz sağcılık, milliyetçilik yapalım ki oradan oy alalım fikrinin geçerli olmadığını düşünüyorum. Tam tersine, oraya “ya bunlar benden değiller, başka değerleri de önemsiyorlar ama bunların söyledikleri şeylerde benim bir faydam var, çıkarım var” dedirtmesi gerekiyor. Böyle kurgulaması gerektiğini düşünüyorum. 

FITRAT, KADER: ‘BAŞIMIZA NEDEN BUNLAR GELİYOR’ SORUSUNU SORDURMAMANIN YÖNTEMİ 

Saldırılar yaşanıyor, insanlar ölüyor ama İktidar cephesi “hayatın akışını” bozmuyor. 50 kişi ölüyor, ertesi gün stat açılışı yapılıyor, Avrasya tüneli açılıyor vs. Şu gerekçeyle: “teröristlerin istediği günlük hayatın, büyük projelerin durması, onlara bu fırsatı vermeyeceğiz!”Bu normalleştirme gayretlerini nasıl okuyorsunuz?
Ama onun işaretlerini ilk IŞİD saldırıları olduğunda vermişti. Hatırlarsanız, “bizim bunlara alışmamız lazım” denmişti ve çok tartışılmıştı. Aslında yine o politiksizleştirme meselesi. Soruyu denklemden çıkartan yaklaşım. Yani “niye başımıza bunlar geliyor” sorusunu sordurmamanın yöntemi fıtrat demektir, kader demektir… “katlanmamız gereken bir şeydir” dedirtmenin yolu. Bunu laf olarak söyledikten sonra ikna edici olmak için de buna uygun davranıyor. Kendisi de alışmış, etkilenmemiş biçimde davranıyor. Yani, örneğin Mısır’da Esma’nın ölmesine gösterdiği duygusallığı kendi ülkesindeki kayıplara karşı göstermiyor. Bunu yapıyor çünkü o kayıpların nedenselliği üzerinde bir sorgulama yapılmasını değil, onu bir durum olarak kabul edilmesini istiyor.

İş cinayetlerinde de böyle. Fıtrat meselesi! Sorgulamayı, soruyu devreden çıkartan şey kimi zaman kaderdir, kimi zaman coğrafyadır, kimi zaman dış düşmandır… hiçbir zaman kendisi değildir. 

Bu nedenle istifa da olmaz?
Tabi, kendisi yüzünden değildir. Hiçbir zaman burada bir öznesi yoktur. Büyük bir romantik beslemeyle şehitlikten filan bahsedilir ama şehitlik sahiden iç acıtan, kendi ülkesi için ölene televizyonda ağlanan bir şey değildir. Kullanışlı bir acı olduğunda tüm duygusallık kullanılırken, o normalleşmiş bir şey olarak geçer. Onun hamaseti vardır. Biraz böyle işliyor. O yüzden de saldırılar vs. olduğunda  “hiç hayatı etkilemiyor” taklidi yapmak, bununla tutarlı. 

www.evrensel.net