İktidarın freni yok da hayatın var

İktidarın freni yok da hayatın var

Suikastlar, bombalı saldırılar ve Moskova Mutabakatı... Serpil İlgün, M. Ender Öndeş'le geride kalan haftanın geleceğe bıraktıklarını konuştu.

Serpil İLGÜN

Hemen her günü kaos, kaygı ve karamsarlığı artıran gelişmelerle karşılayan memleket gündemi, geçtiğimiz haftayı da bu açıdan oldukça ‘istikrarlı’ geçirdi.
Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov’un bir polis memuru tarafından vurulmasıyla başlayan hafta, El Bab’da verilen kayıpların artmasının yarattığı tepkileri yatıştırma çabalarıyla sürdü.
Halep’in kontrolünün tamamen Suriye rejimine geçtiği gün; Rusya, Türkiye ve İran, AKP’nin Suriye politikalarının iflasını tescilleyen Suriye Mutabakatını  imzaladı. “El Bab’da zafer yakın” müjdesinin verildiği günün akşamında gelen 16 askerin ölüm haberi, IŞİD’in iki askeri vahşice öldürdüğünü gösteren video görüntüleriyle birleşince, Cumhurbaşkanı durumu şöyle açıkladı: “Durmaya kalkarsak kendimizi bulacağımız yer Sevr şartlarıdır!”
Rusya Büyükelçisi neden öldürüldü? Suikastın bir polis memuru tarafından gerçekleştirilmesi ne anlama geliyor? Suriye Mutabakatı’nın, AKP’nin Rojava kırmızı çizgisine etkileri nasıl olur? Beşiktaş ve Kayseri saldırıları, AKP’nin savaş politikalarına karşı barış ve çözüm seslerini zayıflattı mı? Ardı arkası kesilmeyen darbe uyarılarının mesajı ne?
Kapatılan Özgür Gündem gazetesi yazarlarından, gazeteci M. Ender Öndeş yanıtladı.


Halep gerekçesiyle İran ve Rusya konsoloslukları önünde protestoların yaşandığı bir dönemde, bir polis memuru herkesin gözü önünde El Nusracı söylemlerle Rusya Büyükelçisini öldürüyor, birkaç dakika sonra Hükümet ‘FETÖ yaptı’ diyor ve bunda ısrarını sürdürüyor. Değerlendirmeniz ne?
Bir spekülasyon yapmak çok zor ama tersinden bakmak mümkün. Tersinden şöyle bakılabilir; daha elçi yerde yatarken, iktidar yanlısı gazeteler adresi buldular, kimin yaptığını söylediler, annesi babası, amcaoğlu vs bütün şeceresini döktüler. Bir gazeteci olarak değil, bir insan olarak söylüyorum, biri bana bu kadar göstere göstere “şudur” derse, ben onun başka bir şey olma ihtimalinden daha çok şüphelenirim. Çünkü tecrübeliyiz Allah’a şükür! Bu medyanın yazdıklarının tersini düşünmek gibi bir refleksimiz var, doğru bir refleks bu. Açıkçası bireysel midir, örgütlü müdür, şöyle mi yapılmıştır bunu bilemem ama Cemaate ait bir iş olduğunu hiç zannetmiyorum. Ağırlıklı olarak El Nusra, DAİŞ gibi ekollere benziyor fakat bu işin bir tarafı. Önemli olan kısmı şu: Bir çevik kuvvet memurundan bahsediyoruz. Bu teşkilatın ne hale geldiğini de gösteren bir şey. Yani devletin kendi yapısı içinde anormal şeyler yapabilen, yapma eğiliminde olan, başka güçler tarafından örgütlenmiş insanların varlığını ve bunların tek olmama ihtimalini de kanıtlıyor biraz.

Bu suikast polis örgütünün ideolojik, zihinsel yapılanmasına ilişkin ne söylüyor?
Devlet mekanizmasının çevik kuvvet gibi polis örgütleri şahsen de tanışıklığımız olan yapılar. Nasıl davrandıklarını ve nasıl bir mantığa sahip olduklarını biliyoruz. Özgür Gündem gözaltısında otobüsün içinde “Abdülhamit’in torunları geldi” diye bas bas bağıran adamlarla karşılaştık. Rus elçisi cinayeti üzerinden polis örgütünde de karşılık bulan tablo için şu söylenebilir; Erdoğan ve AKP geniş bir zeminin üzerine oturuyor. Bu zemin, birbirlerine FETÖ filan diye küfretseler de, zaman zaman çok sert çelişmeler yaşasalar da ideolojik maya ve davranış kalıpları itibariyle aslında akraba bir zemin. Çeşitli akrabalardan oluşan bir aşiret gibi… Bu zeminde şimdi küfrettikleri, dışladıkları Cemaat gibi güçler var. Henüz iktidardan pay istemeyen ama kendilerine rahatlık isteyen küçük cemaatler var. Ve daha sert, Suriye bağlantılı DAİŞ de var, El Nusra da var... Demek istediğim çok da resmi bağlantılar olması gerekmiyor.

Dolayısıyla bireysel bir eylem de olabilir?
Bu olay böyle mi bilmiyorum. Ama genel olarak söylemeye çalıştığım şey şu -bunu Dink davası için de söyledim- siz bir ülkede yıllar yılı Ermenileri öldürülebilir hale getirmişseniz, bir adamın üstüne de hedef işareti çizmişseniz, o işi yapacak bir serseri her yerden bulunur. İdeolojik atmosfer diye bir şey vardır çünkü. İdeolojik atmosfer kendi fiziki unsurlarını yaratır. Genel talimatlar vardır, mesela “Noel lanet bir şeydir, kutlayanları öldürün!” Ya da “Hıristiyanlar lanet heriflerdir, öldürün!” Ondan sonra Fransa’daki bir adam kamyonu Hıristiyanların üstüne sürer. Örgütsel bağlantısı üzerinde komplo teorisi kurmamıza gerek yoktur. Siz bir atmosfer yaratırsınız, bu atmosferde de o adam öldürülebilir hale gelir. Öldürecek adam da bulunur.

Bu önemli kuşkusuz, ancak Rusya elçisinin tam da bu atmosferde öldürülmesi komplo teorilerine sonsuz bir alan açıyor...
Dediğim gibi spekülasyon yapmak zor. Ben safiyane bir adamım, örgütten çok belirttiğim atmosferin etkisine daha fazla inanırım. Ama bu çok kişisel bir düşünme biçimi, bazı olaylar böyle olur, bazıları böyle olmaz. Bir de şu var; çok zeki olduklarını sandıkları için bunlar, bütün süreci yönettiklerini ve yönetebileceklerini zannederler. Ama bazen bu zemin içerisindeki güçlerin hepsini kontrol edemeyebilirsiniz. Zaman zaman kontrollü yaparsınız, Ankara patlaması böyledir mesela, gayet net. Suruç böyledir. Kontrollü, izin verilmiş işlerdir, Dink olayı böyledir... Ama bir olay da olur ki bu güçler durumdan vazife çıkarır. Çünkü siz bu zemini yaratmışsınız. Bu zemine de muhtaçsınız çünkü onun sayesinde iktidarda kalıyorsunuz.

Peki ‘Rusya elçisinin öldürülmesinden kim faydalanır?’ sorusundan gittiğimizde yanıtınız ne olur?
Önce şunu söyleyeyim, biz sosyalistler ve devrimciler genel olarak rasyonel düşünen insanlarız ve aynen söylediğiniz gibi düşünürüz, yani “Bu olay mantıken şunun işine yarar ve şöyle şöyle olur” diye. Ama ben karşımızdaki gücün çok büyük ölçüde irrasyonel olduğunu düşünüyorum! Tarihte de irrasyonel davranışların rolü yok değildir. Baktığınızda şu ilişkiler çerçevesinde Hükümetin çok da hoşlanmayacağı, ona yaramayan bir olay elçinin öldürülmesi. Hükümet de telaşla “Bu işten sıyrılalım, dengeler bozulmasın” çabası içinde ama dediğim gibi burada irrasyonel şeyler var. İkincisi, devlet hiçbir zaman, hiçbir ülkede tarihin hiçbir döneminde tek parçalı, homojen bir örgütlenme olmamıştır. Birbirini ayağını kaydırmaya çalışan çeşitli topluluklardan oluşur. Tehlike karşısında bütünleşirler, daha homojen hareket ederler ama daha karmaşıktır yapıları. Bu çerçeve içinde baktığınızda sorunu “Bu cinayet kimin işine yaradı” yöntemiyle halledemiyorsunuz. Bazen hiç kimsenin işine yaramayabilir, ya da ortaya saçma bir şey çıkabilir. Ya da uzun vadede yarayabilir. En düz mantık iktidar medyasının söylediğidir: “Amerika bizim Rusya ile yakınlaşmamızı çekemedi. Elçiyi FETÖ’yü kullanarak onlar ortadan kaldırdı.” Yok artık! Bu kadarı, sosyal medyanın ergen zekasının da çok altında. Amerika niye öldürsün elin elçisini? İşler böyle yürümez.

Ancak Türkiye, İran ve Rusya arasında imzalanan mutabakata bakılınca, Rusya faydalanmış görünüyor. Elçi öldürülmese de Türkiye açısından üçlü zirveden aşağı yukarı benzer bir sonuç çıkacaktı belki ama cinayetin Rusya’nın elini daha da güçlendirdiği aşikar, ne dersiniz?
Evet, biraz öyle.


ROJAVA SADECE AKP İÇİN DEĞİL, DÜNYA SİSTEMİ İÇİN DE ‘KÖTÜ’ BİR ÖRNEK

Suriye Mutabakatı pek çok yanıyla irdelenmeyi hak ediyor kuşkusuz ancak daraltarak, ‘Kürt politikasına yansıması nasıl olur?’ diye soralım. Zira, Suriye politikasının çöküşünün tescillenmiş olmasıyla birlikte mutabakatın AKP’ye Kürt koridorunu önleme, dolayısıyla yegane kırmızı çizgisini koruma yönünde imkan sağladığı yorumları yapılıyor...
Şuradan başlamak lazım; 7 Haziran’da bir hükümet düştü bu memlekette. Bildiğiniz düştü. Ama düşmedi. Sonrasında yaşananları çoğumuz iktidarı kaybetmiş bir ekibin kaos yaratarak yeniden iktidar elde etme çabası olarak gördük. Ama sonradan fark ettik ki bu Suriye’yi de, Rojava’yı da, Ortadoğu’yu da kapsayan genel bir savaş politikasının parçasıydı. Bütün olarak Kürtlerin hepsinin değil, Kürtlerin “zararlı” olanlarının, “milli ve yerli” olmayanlarının inisiyatif elde etmesinin, statü kazanmasının önünü kesmek için genel bir operasyon olduğunu sonradan fark ettik. Yani sadece HDP’ye karşı bir operasyon olarak başlamadı bu iş. Geldiği noktada da bu mutabakat veya başka mutabakat olursa bunun şöyle bir yansıması mı olur diye bakmak o kadar anlamlı olmayabilir.

Neden?
Çünkü Kürt hareketinin “zararlı” bölümüyle kesinlikle sonuna kadar hesaplaşmaya, bunun Rojava vs’deki başka parçalardaki güçlerini de ezme gibi bir hayali -bu gerçekten hayal, yok böyle bir ihtimal çünkü- önüne koymuş bir siyasi iktidarın bu tarihten sonra bir manevra kabiliyetinin olduğunu zannetmiyorum. Siz böyle bir coğrafyada Rojava gibi bir yıldız yaratıyorsunuz. Gerçek bir yıldız! Komünler, kooperatifler kuruyorlar, kendilerince bir yol tutturuyorlar. Yani Rojava sadece AKP için değil, bu dünya sistemi için de çok “kötü bir örnek” yaratıyor. Kadınlar açısından çok kötü bir örnek, kurduğu ilişkiler bakımından kötü bir örnek, yıllarca bu coğrafyadaki toplulukları birbirine kışkırtmış olan güçler açısından çok berbat bir örnek… Çünkü o güçleri bir araya getirmeye çalışıyor, Ermeni, Süryani, Ezidi, Arap halk meclisleri kuruyor filan. Bunları yaparken kendi meşruiyetini korumaya çalışıyor ama başta Türkiye olmak üzere 40 tane güç bu alanı yok etmek istiyor. Dolayısıyla sonuna kadar, son neresiyse oraya kadar gidecek gibi görünüyor ve bunu dışsal bir gücün (AB gibi) engellemesini ummamak lazım. Çünkü AKP, kasaba politikacısı kafasıyla Ortadoğu’da, Suriye’de oyun oynayabiliyor bugün; bunun zemini var. Bu postmodern ortamda dünyanın en istikrarsız bölgesinde güvenlik satma ya da kendinizi belli bir noktaya kadar dayatma şansınız var. Nereye kadar dayatırsınız onu bilemem, çünkü çok karmaşık bir bölge burası.


BÖYLE NEREYE KADAR GİDECEKLERİNİ ONLAR DA BİLMİYOR

Hemen her canlı bomba, çoklu kayıp sonrasında güvenlik zirveleri toplanır ve stratejilerin yenilendiğinden bahsedilir. Beşiktaş’tan sonra Cumhurbaşkanı seferberlik ilan etmişti. Kayseri’nin ardından da Başbakan ‘Fırat Kalkanı Harekatı’nın benzerini güney sınırlarımızda da yapacağız’ dedi. Bunun altı dolmadı, ancak seferberlik çağrısının bu yeni güvenlik konseptiyle ilişkisini nasıl kurarsınız?
Bu bir paramiliter çağrıdır aynı zamanda. Yastık altı silahlarını biliyor, yastık altı palalarını da biliyor. Oraya yapılan bir çağrı aslında. Açıkçası tablo hakikaten kötü bir noktaya doğru gidiyor. Ve bu, moda tabirle, “sürdürülebilir” görünmüyor. Kaç gazeteci daha tutuklayabilirsiniz, kaç milletvekili daha? Düşünün bu memlekette Atilla Taş içerde. Ahmet Türk’ü almanın fiziki yararı nedir mesela? Necmiye Alpay’a, Aslı Erdoğan’a ağırlaştırılmış müebbet istiyorsunuz. Yani idam olsa idam isteyeceksiniz. Bunu akılla mantıkla açıklamaya çalışmak çok zor. Peki, nereye kadar? Nereye kadar gideceğini onların da bilmediğini düşünüyorum. Kobanê’ye taktılar şimdi ama orası da öyle otoyol filan değil. Şöyle özetleyebilirim: Fren pedalını söküp camdan atmışlar, gazdan başka pedalları da yok ama yolun da, arabanın da belli sınırları var. Sorun bu süreçte muhalefet güçlerinin kendini toparlayıp bir umut verebilmesi.


OLAYIN SEVR’LE DEĞİL OSMANLI HAYALLERİYLE İLGİSİ VAR

Cumhurbaşkanı Erdoğan TSK mensuplarının El Bab’da büyük kayıplar vermesinin gerekçesini şöyle açıkladı: ‘Dünyanın ve bölgemizin yeniden yapılandırmaya çalışıldığı şu kritik dönemde durmaya kalkarsak kendimizi bulacağımız yer Sevr şartlarıdır!’ Sevr’in sıklıkla karşımıza çıkarılmasının sebebi ne? Ve El Bab’a, dolayısıyla Suriye’ye girmekle Sevr ne alaka?
Doğrusu onun her söylediğinde bir hikmet aramak gerekmediğini düşünüyorum; zaman zaman düpedüz sallıyor çünkü. Bence bu konuda da fren yok; daha doğrusu onların freni yok da hayatın freni var. Olayın Sevr’le değil, onların Osmanlı hayalleriyle ilgisi var; bu bir tür “Turancılık” aslında; tek farkı “Orta Asya” yerine Ortadoğu’ya kafayı takması. Enver Paşa da Sarıkamış’tan “Turan” yolu açmak istiyordu ama sonuç felaket oldu. Burada da IŞİD’in ilk ciddi saldırısının sonucu ortada ve edebiyatla üstü örtülmek isteniyor. Aynen Enver Paşa gibi… 90 bin askerin donarak öldüğü günlerde, 5 Ocak 1915 günü, İstanbul basını, “Her yerden zafer haberleri geliyor” diye manşet atmıştı. Açın şimdiki gazeteleri, çok benzemiyor mu? Hele söyledikleri gibi Minbic ve Kobanê gibi yerlerde şanslarını denemeye kalkarlarsa doğrusu düşünemiyorum bile; evrensel kural belli çünkü: Siz elinizde haritalarla filan bir yere gidersiniz; oradakilerin ise haritaya ihtiyaçları yoktur. Ve sonuç her zaman bellidir!


İKTİDAR BARIŞ YOLUNDAN GİTMEYİ DURMAK VE DÜŞMEK OLARAK ANLIYOR

Kapatılan bir diğer dosya da iki gün sonra yıldönümünü karşılayacağımız Roboski katliamı. Çoğu çocuk 34 köylünün 28 Aralık 2011’den bu yana yaşananları göz önüne aldığınızda Roboski katliamı için nasıl bir okuma yaparsınız?
Roboski’nin iki önemli yanı var. Biri gazetecilikle ilgili... Özgür basının neden memlekete lazım olduğunun en tipik örneğidir Roboski. Oraya o gün gazeteciler, aklı başında insanlar hızlıca gitmemiş olsaydı bizim göreceğimiz tablo şuydu; sağında solunda silahlar olan cesetler ve ölü ele geçirilmiş örgüt mensupları! Gayet net. İşte bu yüzden bu basını susturmaları gerekiyor.
Roboski’nin ikinci tarafı da bu siyasi iktidarın ne yapmak istediği, nereye varmak istediği ile ilgili. Bir yol bulmak, makas değiştirmek isteseniz çok kolaydır, çıkarsınız ortaya “Allah belamızı versin, burada yanlış yaptık, özür dileriz, barış yolundan gidelim, çözelim bu işleri” dersiniz örneğin. Ama savaş ilan etmişseniz, kafanızda bundan başka seçenek yoksa kabul etmezsiniz. Yoksa beş tane adamı harcarsınız; başka sebeplerden ötürü 50 tane general attın içeri, şu anda cezaevleri general kaynıyor, demek ki yapılabilir bir şeymiş.
Yapmıyorsun ama. Sebebi şu bisiklet teorisi dedikleri şey; “Durmayalım, yoksa düşeriz!” Durmak olarak anlıyor bunu. Yoksa yapılmayacağından değil. Bugün nasıl Demirtaş’ın tutuklanmasının hukukla ilgisi yoksa, Roboski’nin cezalandırılmamasının da hukukla ilgisi yok. Hukuk diye bir şey var mı bundan da fena halde şüpheliyiz zaten.


GÜNEY’İN ÖLÜMÜ İNSANIN İÇİNDEKİ KOMPLOCU KURDU UYANDIRIYOR

Türkiye’nin ağır ve yoğun gündemi arasında çok yukarı çıkamayan ‘Ömer Güney öldü’ haberini nasıl değerlendirdiniz? Güney, Paris’te 9 Ocak 2013’te üç Kürt kadın siyasetçinin öldürülmesi olayının tek sanığıydı...
Objektif olarak buna bir şey diyemem çünkü raporunu filan bilmiyorum ama doğrusu Ömer Güney yaşıyor olsa da elde ne var ki? Cinayetin üstünden geçmiş iki yıldan fazla süre. Kağnı hızında gitse bile ortaya bir şey çıkar. Sonuçta mahkeme süreci kimya formülü değil ki, adamın ifadeleri var, tanıkların ifadeleri var, telefonların çözümleri var... Getirirsin, yargılamayı başlatırsın, ama hiçbir şey yapılmadı. Tam “mahkemeye başlayalım” derken de olayın tek faili ölüyor. Ecele inanırım, olur, insanlar eceliyle ölür, ama bu olay insanın içindeki komplocu kurdu uyandırıyor. Söylenebilecek tek şey, rezaletin ta kendisi!

O BENİM RESMİ GÖRÜŞÜM!

Kayseri saldırısından sonra Batıda değil ama Kürt kentlerinde de ‘teröre karşı’ protesto yürüyüşleri düzenlenmesi dikkat çekti. Ellerinde bayraklarla ‘Kahrolsun PKK’ sloganları atan değişik sayıdaki gruplar havuz medyasında şöyle yorumlandı: PKK’nın sokağa çıkma çağrılarına uymayan halk, PKK terörünü protesto için çıktı! Argüman yeni değil ancak bu türden organizasyonların maksadı ne?
Valla Türkiye’yi yönetenlerinin cumhuriyet tarihinin en kötü danışman kadrosuyla çalıştığını, Kürt gerçeğini çok anlamadıklarını düşünüyorum. Kürtler PKK’yi eleştirirler, yanlış bulduklarını söyleyebilirler, kahvelerde konuşurlar, isteksizlik gösterirler... Ama bu onların başka bir cenaha, örneğin AKP’ye kayabilecekleri manasına gelmiyor. Öyle bir aklı kim veriyorsa karga kılavuzluğudur o. Kürt şehirlerindeki kitle eylemlerinin zayıflığı çok fikir verici değil. Halk kitleleri bazen böyle nitelikler gösterir. Yani bir bezginlik, bir geriye çekilme hali olur ama bu zeminlerinin kaydığı anlamına gelmez. Malum bir Diyarbakır fıkrası vardır, “O benim resmi görüşüm” diye! Dolayısıyla Diyarbakır havaalanından taksiye binip, taksiciyle konuşarak siyasal analiz yapanlar, çoğunlukla yanılırlar. Taksiciye şunu sormayı unuturlar çünkü: “Usta sizin aileden kaç kişi dağda?” Ayrıca zaten çok korkunç bir haksızlık duygusuyla öfkeli olduğunu düşünüyorum Kürt halkının. Sen yüzde 80 oy vermişsin belediyeye ama başka bir adam koymuşlar oraya. Eşbaşkan seçmişsin, tutup hapishaneye atmışlar. Bu korkunç haksızlık duygusundan karşı tarafı kabullenme çıkacağını zanneden varsa, bu danışmanları hemen değiştirmeli!

BİRBİRİMİZE SIRTIMIZI DEĞİL YÜZÜMÜZÜ DÖNEREK ORTAK BİR YOL BULMALIYIZ

TAK’ın üstlendiği Beşiktaş ve Kayseri saldırıları her kesimin tepkisine yol açtı. Özellikle sol, sosyalist partilerin bu saldırıların barış ve çözüm talepleri etrafında birleşme çabalarını akamete uğrattığı, AKP’nin milliyetçi ve şoven propagandasının etkisini artırdığı eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir olayın siyasi yorumu yapılabilir, şu konjonktürde doğru bir iş olmadığı söylenebilir, ama bunu başka bir yere doğru sürüklediğiniz zaman tıkayıcı bir şey yaparsınız. Söylemek istediğim şey şu, bu işlerin üzerine bir olgunluğu korumadan gittiğinizde geleceği çok sakatlayan şeyler çıkıyor. İkincisi, az önce belirttiğim gibi belleğimizi kendi kendimize de sakatlıyoruz bazen. Sanki birdenbire olmuş falan zannediyoruz olayları ama birdenbire olmuyor. İyiliğini-kötülüğünü, doğruluğunu-yanlışlığını tartışmıyorum ama belleksiz baktığımızda da bir şey anlamıyoruz. Önümüzdeki tabloya karamsar bakmıyorum ama belli ki daha da sertleşecek her şey. Bu tablo içerisinde “Ben seninle yürüyeceğim ama sen de şöyle olacaksın” deme hakkına ne kadar sahibiz onu bilmiyorum. Çünkü böyle söylediğiniz zaman bir de bir plan koymanız, “Bu yoldan, şöyle yürüyelim” demeniz gerekir. Sırtınızı döndüğünüz insanı anlayamazsınız. Anlamak istiyorsanız oraya iyi kötü yüzünüzü dönmelisiniz, sırtınızı döndüğünüz zaman çıkış yok oradan. Bu memlekette yaşayan bir insan olarak bugünkü siyasal iktidarın baskısı altındaki bütün güçlerin bir araya gelmenin yolunu bulması gerektiğini düşünüyorum.

O yollar için çabalar var, çeşitli platformlar, bloklar da oluşturuluyor ama saldırılar bunu büyütmeye, güçlendirmeye mani oluyor denilmekte…
Zaman zaman koşullar sertleştiğinde de bu gayretten hemen kolaycı bir şekilde caymamak gerektiğini düşünüyorum. Zaten geleceğe kazanma umuduyla bakma duygusunda ciddi zayıflamalar var, kafalar karışık. İnsanlara bir yol göstermek zorundayız. İnsanlara arkasında, yanında yürüyebileceği bir yol, yöntem sunmaya mecburdur Türkiye’nin Kürt ve devrimci hareketi. Bu memleketin demokratik güçleri olarak armudun sapı, üzümün çöpü var demeden (ki armudun sapı üzümün çöpü hakikaten var), bir araya gelmek ve bu siyasal iktidardan zarar gören meşru güçlerin birliğini oluşturarak mücadele etmek zorundayız. Tarihin bizi getirdiği şu noktada bütün realiteleri gözeterek, siyasi eleştirilerimizi de yaparak ama sırtımızı değil, yüzümüzü dönerek ve geriye dönüşsüz tutumlardan, sözcüklerden kaçınarak, bir hat oluşturmaya mecburuz.
Her gün bir felakete uyandığınız bu koşullarda bu memleketin insanları dışında, işçi sınıfı, yoksullar haricindeki başka güçlerden bu işin düzeltilmesini beklemek ya da “Dur bakalım nereye kadar gidecekler” diye seyretmek çok çaresiz bir şey, hiçbir yere varamazsınız.

TÜRKİYE GİBİ ÜLKELERDE DARBE SIFIRLANMIŞTIR DEMEK İMKANSIZ

Hava Kuvvetleri Savcısı ve Balyoz davası sanığı Hâkim Albay Ahmet Zeki Üçok’un ‘Kaos ortamı önlenemezse emir komuta zinciri içinde darbe olacak’ sözleri geçtiğimiz hafta pek çok köşe yazısına konu oldu ve kimileri samimi bir uyarı, kimileri de tehdit olarak yorumladı. Siz nasıl okudunuz?
Bunu yorumlamak zor bir iş ama “15 Temmuz’da acayip işler yaptık, bu memlekette darbe ihtimali sıfırlanmıştır” demek Türkiye gibi ülkeler için imkansız bir şeydir. Çünkü bunun potansiyelleri vardır. Yarın kim kalkışır, kim kalkışmaz bunu bilme şansımız olmamakla birlikte bu da bir gerçektir. Üçok’un derdi nedir bilmiyorum açıkçası, ama ondan bağımsız olarak öyle bir emin olma halinin olmadığını düşünüyorum.

www.evrensel.net