Karanlıklara bırakılmış bir çocuk gibi...

Karanlıklara bırakılmış bir çocuk gibi...

Hakkı Özdal, ABD’deki seçimi ve onun “şaşırtıcı” sonucu üzerine yazdı.

Hakkı ÖZDAL

Mussolini çok konuşuyor TARANTA - BABU! 
Tek başına 
      yapayalnız 
              karanlıklara 
bırakılmış bir çocuk gibi 
                                  bağıra bağıra 
kendi sesiyle uyanarak, 
korkuyla tutuşup 
               korkuyla yanarak 
durup dinlenmeden konuşuyor. 
Mussolini çok konuşuyor TARANTA - BABU 
çok korktuğu için 
               çok konuşuyor!.
Nazım Hikmet

Neredeyse her sabah yeni bir “operasyon dalgası”na uyanan ve neredeyse her akşam, muhalif gazeteler, dergiler, derneklerle ilgili “mühür” kararnameleri yayınlanan bir ülke olarak, geride bıraktığımız haftanın ikinci yarısını ABD’deki seçime ve onun “şaşırtıcı” sonucuna ayırdık. ABD’de, neoliberal siyasetin ana akım damarının bir devamı ve “küresel statüko”nun temsilcisi olarak görülen Hillary Clinton’ın karşısında, nobran, maço, zenofobik söylemiyle bir tür yeni çağ popülizmini temsil eden Donald Trump’ın zafer kazanması, genel olarak, “sağcı-popülist” siyasetin dünyanın merkez ülkesindeki başarısı ve “21. Yüzyıl faşizmi”nin pek çok yerde görülen alametlerinin en güçlüsü olarak değerlendirildi. Ama kapitalist küreselleşmenin 20. Yüzyıl sonundaki zafer çığlıklarına süslü demokrat sözlerle vokal yapan; sosyalizmin yenilgisini hatta tarihin sonunu ilan eden, “liberal”, “yeni sol”, “demokratik sol” gibi isimlerle tescilli neo-ideolojik kampın içinden de benzer değerlendirmeler geldiğini görmek tahammül sınırlarımızı zorluyor. Bu, Türkiye’de, mevcut iktidara 2016 yazına kadar “demokrasi kredisi” açmış kimi “liberallerin”, ancak bu sonbaharda, mahcup “otoriterizm” tespitlerine yönelmesine ne kadar benziyor! Dünyanın ‘küresel bir köy’ haline geldiğini söyleyenler de onlar değil miydi? Kapitalist küreselleşmenin neoliberalizm aşaması konusunda yanılmadıkları tek konu bu olsa gerek: Dünyanın farklı noktalarında ve farklı gelişme aşamalarındaki ülkelerde, neoliberal politikaların doğurduğu sağcı-popülist, neofaşist iktidarların eşzamanlı olarak türemesi, gerçekten de “küresel bir köy” efekti yaratıyor. 

* * *

Popülist ve radikal sağ politikaların kitlesel başarısı, son örneği neoliberalizmin merkez üssü ABD’de olmak üzere, dünyanın farklı coğrafyalarında, kimi zaman birbirine taban tabana zıt, hatta düşman gibi görünen, dahası, bazı cephe hatlarında birbirleriyle fiziki olarak bizzat çatışmakta olan örneklere sahip: 

Türkiye, Rusya, Macaristan hatta Polonya gibi ülkelerdeki; birçok yönleriyle birbirlerinden farklı olmakla birlikte, “tek adam kültü”, “küresel güç merkezlerine itiraz”, “demokrasiyi yeniden tanımlamak”,  şoven milliyetçilik, paramiliter aktivite, kitlelerin ve onlara ait kontrolsüz öfkenin bir tehdit unsuru olarak kullanılması gibi ortak özelikler gösteren baskıcı rejimler…

Başta Arap coğrafyası olmak üzere tüm Müslüman toplumlarda hem bir musibet hem de kitlesel çekim merkezi haline gelen / devletleşen cihatçı hareketler…

Avrupa’nın birçok ülkesinde iktidar adayı haline gelen göçmen düşmanı, ırkçı partiler…

Güney Amerika’daki sol hükümetlere karşı açıktan darbelere girişen orta sınıf sağ aksiyonerler…

Ve nihayet yukarıdakilerinki gibi bir toplumsal zeminden güç toplayan ‘Trumpizm’… 

Bu benzer-benzemez kardeşlerin tümünün, 90’lı yılların başında ilan edilen neoliberal küresel imparatorluğun uygulama ve sonuçlarına yönelik tepkiden doğduğu aşikar. Dolayısıyla, 90’ların başında surlarına üfleyerek, sınıf çatışmalarını “sanıldığı gibi komünizmin değil, görüldüğü gibi kapitalizmin ortadan kaldırdığını”, bir başka deyişle tarihin sonunu ve “yeni özgür dünya”yı müjdeleyen küresel ideologların, erkenden geçip giden baharlarının arkasından ağıt yakıp, şimdi dünyayı kavurmakta olan bu neofaşist dalga için yazdıkları “endişe” bildirileri; bizdeki, kimileri haksızca tutuklanmış “vesayet yıkıcı”ların pişmanlığı kadar anlamsız ve faydasız.

***

Bu radikal sağ iktidar kuşağının bizdeki zuhurunun ‘özgün’ yanı ise bizzat o neoliberal politikaların himayesinde ve yörüngesinde elde ettiği gücü, kendisini iktidara taşıyan ama bugün eskiyip çökmekte olan dünyayı hızla terk ederek korumayı –şimdilik– başarmasıdır. 2003-2011 arasında söyledikleri hemen hemen her şeyin tam tersini aynı militanlıkla söyleyerek, ama yedeklediği kitleler nezdinde bir ‘tutarlılık testi’ne tabi tutulmayarak iktidarını sürdüren bu rejimin özgünlüğü, kendisini ortaya çıkaran hegemonik koşulların tevdi ettiği görevleri de o koşulların sözde protest bir inkarını da aynı delegasyonla (özünde aynı ‘tek kişi’yle) temsil ettiği yanılgısını yaratabilmiş olmasıdır. Aynı tarihsel dilimde, küresel kapitalist hegemonyanın hem kendisini hem zıddını temsil eden sıradışı bir örnek… 12 Eylül’den beri ana gövdesiyle örgütsüz, krizler, yıpratıcı bir çatışma ve kimlik sorunlarıyla sersemletilmiş, yoksulluğu karşısında umutsuz ve niyaza, bağışa razı bir toplumsal kesimin seferberliği; tek işlevi bu akıldışılık karşısındaki kültürel direnci bastırmak olan, tehdit, şantaj ve ucuz demagojiden başka hiçbir yöntem/araç kullanamayan, utanç verici bir organik ‘gazeteci-yazar’ takımının kabadayılığı; bir iktidar alternatifi yaratamayan büyük sermayenin gönüllü-gönülsüz desteği ve coğrafyadaki dünya tarihsel değişimin basıncı karşısında endişeli geleneksel devlet katmanlarının ortaklığı ile tesis edilen bu ‘başarı’, tüm dünyayı sarsacağı açık olan tarihsel ivme karşısında, gerçekte son derece korunaksız ve kırılgan olduğunun –bilincine değilse bile– sezgisine sahip: “Karanlıklara bırakılmış bir çocuk gibi…” 

Zira bu altüst oluş, bu ‘bilinen dünya’nın çöküşü, eski dünyanın hayaletlerine geçici imtiyazlar, küçük zaferler ve bir miktar zaman kazandırsa bile, çok da uzak olmayan bir vadede başka sorulara yanıt arayacağımızı söyleyebiliriz. Kapitalizmin tarihin sonu olduğu tezi, bunu vaaz edenlerin kurduğu dünyanın giderek yükselen çatırtıları arasında duyulmaz olmuşken, neoliberal karşı devrimin kendi iç çelişkileriyle çözüldüğüne ilişkin işaretler çoğalırken, o güçlü soru itibarını yeniden kazanıyor: Neoliberal kapitalizmden sonra insan toplumları hangi tarihsel aşamaya geçecek? Kapitalizmin yeni ve kendisi için de daha ölümcül bir aşaması mı? Yoksa bugün maddi süreci öngörülemeyen çok daha köklü bir değişim mi? Yanıt hangisi olursa olsun, bugünün aktörleri bugünkü halleriyle o yanıtın içinde yer almayacak.

www.evrensel.net