03 Ekim 2016 04:57

Baskıyı meşrulaştırma aklı bozar!

Pazartesi Röportajında Prof. Dr. Doğan Şahin ile OHAL’le dört bir yanımızı kuşatan şiddet ve baskı ortamının topluma yansımalarını ele aldık. 

Paylaş

Serpil İLGÜN

‘Darbeyle mücadele’ kapsamında muhaliflere de yönelen ‘temizlik operasyonu’na 12 televizyon kanalı ve 11 radyonun kapatılması eklendi. Yetmedi, bu yayın organlarının internet sitelerine de erişim engeli getirildi. Cumartesi açılan Meclis’in ilk işi Irak ve Suriye operasyonları için Hükümete verilen yetkinin bir yıl daha uzatılmasını öngören tezkereyi onaylamak oldu. Suriye’de ‘beş bin kilometrelik alanda hakimiyet kurma kararlılığı’ yenilendi. Cumhurbaşkanı, “OHAL’in 12 ay daha uzatılabileceğini” açıkladı. Açığa alınan öğretmenler arasında yer alan yazar Murat Özyaşar ve şair Renas Jiyan bir grup öğretmenle birlikte gözaltına alındı…

Pazartesi röportajında bu hafta, savaşla, darbeyle, OHAL’le dört bir yanımızı kuşatan şiddet ve baskı ortamının topluma yansımalarını ele aldık. 

İktidara muhalif herkesin her an “terörist” olarak yaftalanabildiği, hükümeti eleştirdiği ya da örneğin ‘barış’ talep ettiği için bile tutuklanabildiği tablo ruh halimizi nasıl etkiliyor? Yasaklamaların, gazete, televizyon ve radyoların kapatılmasının topluma geri dönüşü ne? 15 Temmuz nasıl algılandı? Mutsuz, endişeli, güvensiz, umutsuz hallerden nasıl çıkabiliriz? 

İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğan Şahin yanıtladı.

TÜRKSAT’ın 12 televizyon kanalı ve 11 radyonun yayınını gerekçe göstermeden durdurması kararıyla başlayalım. Psikolojik etkileri bakımından karartmayı nasıl değerlendirirsiniz?
Farklı seslerin cezalandırılması, kapatılması hem genel olarak toplumun, hem de tek tek bireylerin öncelikle kendilerini baskı altında hissetmelerine, sessizleşmelerine neden olur. İfade anlamında değil sadece, düşünsel anlamda da. Bazı şeylerin cezalandırılacağını görmek insanın kendisine otosansür uygulamasına yol açar. 

Yani kendi zihnimizde bile sorgulamayı engellemiş oluyoruz?
Evet. Devlet çok geniş bir insan kesimi için bir çeşit ebeveyn gibidir. Babalar, aile büyükleri ne zaman cezalandırıcı bir tutuma, tavra girseler, evde bir sessizlik olur. Çocuklar susarlar, “yanlış bir şey mi yapıyoruz” diye düşünerek kendilerinden şüphe ederler. Bu kapatmaların gerekçesi olarak, işte bir bölümüne FETÖ, bir bölümüne “terörle bağlantılı olma” iddiası sunulduğu için insanlar buna karşı çıkmak, hukuksuzlukların üzerine gitmek filan yerine, kendilerini daha rahat hissettiren, “Belki de o kanalın bir bağlantısı vardır”, “Acaba bilmediğimiz bir şey mi var?” gibi düşünme eğiliminde olurlar. İtiraz etmeleri, seslerini yükseltmeleri, belki mücadele etmeleri gereken bir durum yerine, “Herhalde onların da yaptığı bir şey vardır” gibi düşünerek, sessiz kalmayı tercih edebilirler.

Bu düşünüş, aynı zamanda mücadele etmenin doğuracağı “riskleri” ortadan kaldırmış mı oluyor?
Tabii, daha risksiz bir tutuma yöneltir. Farklı seslerin kısılmasında, sessizleştirilmesinde bu yöntemler tarihin her döneminde işe yaradığı için tekrar tekrar uygulanır. İşe yarar çünkü insanın en temel eğilimi hayatta kalmayı başarmak. Hayatta kalmak ve varlığını idame ettirmek. Eğer herhangi bir duruma karşı bir pozisyon almak onun için riskli olacaksa, o zaman daha hayatta kalabileceği, var olabileceği şekilde düşünme eğilimi gösterir. İnsanlar genellikle şöyle düşünme eğilimindedir: “Bu yol daha doğru ama böyle düşünürsem başım belaya girer. İyisi mi şöyle düşüneyim.” Veya işte, “doğru, adamlar haklı!”. 

Kapatmaların, gözaltına almaların vs. “terör” gibi son derece müphem, soyut bir gerekçeyle yapılıyor olması, insanların sözünü ettiğiniz “acaba”sını güçlendiren bir şey mi?
Elbette. George Orwell’in 1984 romanında olduğu gibi, insanların farklı gördükleri bir şeyde otorite konumundakiler bir kabahat, bir suç buldukları ve size de böyle bir şey yönelttikleri zaman, insanlar genellikle otorite karşısında “acaba bir yanlış mı yaptım” diye düşünme eğiliminde olurlar. Yani karşı çıkamayacakları ve kendisini karşısında zayıf hissettikleri otorite figürlerinin empoze ettiği fikirleri benimseme eğiliminde olurlar. Mesela Arjantin diktasının insanlara kendilerini suçlu hissettirmek için kullandıkları en önemli yol, gözaltına alınan ve kaybettirilen çocuklarla ilgili ailelerin direncini kırmak için onlara, “Siz çocuğunuzun ne yaptığını biliyor muydunuz?”, “Çocuklarınızı niye sahipsiz bıraktınız” demesiydi. Her anne babanın kendisine oradan çıkaracağı bir suçluluk duygusu var. “Acaba daha mı çok mukayyet olsaydım” gibi. Dikkati baskıcının uyguladığı baskıdan, örneğin anne babanın geçmişte yaptıklarına yöneltmek, kitleleri sessizleştirmede çok etkili bir yoldur. 

Akademisyen, siyaset bilimci Hamit Bozaslan analizinizle örtüşen şu tespiti yapıyor: “Söz konusu olan sadece devletin tasfiyeler yoluyla kendi içinde yoğun bir fiziki ve sembolik şiddet üretmesi ya da büyük bir korku yaratması değil, aynı zamanda toplumun akli melekelerinin sistemli bir şekilde imha edilmesidir!”  
Evet. Dediğim gibi, insanlar baskıya maruz kaldıkları zaman o baskıya maruz kalmak riskli bir şeyse, baskıyı makulleştirme ve meşrulaştırma eğiliminde olurlar. Bu aklımızın çalışmasını bozan temel şeydir. Dünyayı nesnel olarak algılamanız bozulmaya başlar. Zihnimizi, içinde bulunduğumuz koşullar şekillendirir. Örneğin bir gazete patronu ya da yayın yönetmeni kendisini baskı altında hissediyor, gazeteyi ve çalışanları özgür bırakırsa çeşitli yaptırımlara maruz kalacağını düşünüyor ve “ya, adamlar gerçekten de her yere yol yaptılar” demeye başlıyor. Böylelikle zihni, kendisi için iyi olan şeyi yapabileceği bir çerçeve oluşturuyor. Bu zihnin doğru çalışmaması demektir. Olayları nesnel olarak görmemek, kendisini rahat edeceği bir şekilde algılaması demektir. 

DARBELER, İNSANLARIN KENDİLERİNİ ACİZ VE ETKİSİZ HİSSETMESİNE YOL AÇIYOR

Gerek Kürt sorununda savaş tercihine yeniden dönülmesi, gerekse Suriye politikaları nedeniyle ağır, yıkıcı bir şiddetin son bir yıldır yine süreklilik kazanması toplumdaki korku, mutsuzluk, umutsuzluk gibi duyguları zaten artırmıştı. 15 Temmuz buna ne kattı?
Hem 15 Temmuz, hem de savaş senaryoları insanların kendisini aciz hissetmesine yol açıyor. Normal koşullarda geniş yığınlar şöyle düşünürler; “Biz yeteri kadar çalışırsak önümüzdeki dönemde oylarımızı artırabilir, iktidar olabiliriz!”. Buna göre bir plan yapar ve o doğrultuda ilerler. Darbeler bütün bunları devre dışı bırakıyor. İnsana ne kadar zayıf olduğunu hissettiriyor. 

Açar mısınız?
Diyelim ordu topyekun darbe için karar vermiş olsaydı, birden bire Türkiye’yi askeri diktatörlük rejimine götürebilir, canı istediği kadar bunu sürdürebilirlerdi. Bu ihtimalin her zaman olabileceği duygusu insanın kendisini bir siyasi aktör olarak, vatandaş olarak çok aciz ve etkisiz hissetmesine yol açıyor. Bir de ümidi azaltıyor. Savaş da aynı şeyi hissettiriyor. Yanı başımızda 6 yıl önce Suriye diye bir ülke vardı, şimdi yok. Neden? Amerika ve bazı Batılı ülkeler ve Türkiye de karar verdiler, “biz Suriye rejimini daha batı yanlısı hale getirebiliriz, orada kendimizin desteklediği bir rejim kurabiliriz, hadi yapalım” dediler, birden bire Suriye diye bir ülke kalmadı, milyonlarca insan aç sefil, sokaklarda… Dolayısıyla, yarın öbür gün birileri Türkiye ile ilgili böyle bir karar verirse,  bizim de başımıza bu gelebilir. 

Araya girerek soralım; geçtiğimiz yıl Suriye’ye girmek söz konusu olduğunda halkın çoğu buna karşı çıkmıştı. Ancak bu kez oranlar tersi yönde. Suriye’ye girmenin riskleri orta yerde duruyorken, vatandaşın bu kez “girelim, evet” demesinin sebebi ne?
Bunun en önemli nedeni şu; biz Rus uçağını düşürmüş olsak bile, Ruslarla girdiğimiz çatışmada kendimizi zayıf ve aciz hissettik. Burnumuzu çıkarmamıza izin vermediler, Suriye ile ilgili aktif bir rol alma imkanı ortadan kalktı vs. İnsanlar kendilerini zayıf ve aciz hissettiklerinde onu telafi etme ihtiyacını duyarlar. Telafi etmek için “gücümüzü gösterme” ihtiyacı duydu insanlar, asker oraya girip de bir operasyon yapınca, “hah, yeniden muktedir Türk ordusu” algısını yaşamış oldular. Buradaki amaç Suriye’yi kurtarmak filan değil, kendimizi yeniden muktedir, güçlü bir ülke olarak hissedebilmek. 

Suriye’ye girmenin aynı zamanda darbe girişimi sonrasında dağılan “güçlü ordu” imajının onarılmasına fırsat sunduğu da söyleniyor, ne dersiniz? 
Türkiye’deki insanların o kadar bütünlükten yoksun, darmadağın bir zihinleri olmak mecburiyetinde ki... Türkiye’yi yönetenler çok uzun zamandan beri çok büyük zigzaglar çiziyorlar. Birbirine tamamen zıt politikalar, bir iki ay içinde uygulamaya konabiliyor. Dolayısıyla kitlelerin de bundan bütünlüklü bir siyaset algısı, bütünlük bir dünya görüşü oluşturmalarının imkanı yok. Millet zaten artık tutarlılıktan vazgeçmiş durumda. Biz biraz çocuksu bir milletiz. 

Çocuksu derken?
Şöyle; çocuğun dün söylediği bir şey bugün itibariyle işine gelmiyorsa onu bırakır ve öyle istediği için onu yapar. Üç gün sonra koşullar değişmiştir ona göre davranır. Tutarlılık diye bir kaygısı yoktur. İşte dış politikamız ve milletçe tutumumuz böyle çocuksu bir özellik gösteriyor. “Şu anda benim hesabıma ne geliyorsa onu istiyorum” tutumu, milletçe topyekun sürdürülebilecek politika olduğu için o kadar büyük bir tutarlılık aramayın. 

KORKU VE KAYGILARIMIZDAN KURTULMAK İÇİN GERÇEK BİR MUTABAKATA İHTİYACIMIZ VAR

Mutsuzluk, endişe, güvensizlik ve umutsuzluğun hakim olmasında, şiddete tanıklık etme, seyretme pozisyonun etkisi, dünden farklı olarak yarattığı huzursuzluk için ne söylersiniz? 
Evet, etrafımdaki insanlar ümitsizler. Kimle konuşsam, birçoğu insanlığa dair ümidinin azaldığını söylüyor. Herkes başkalarının maruz kaldıkları baskılara karşı o kadar duyarlı davranmıyor. Görülüyor ki herkes esas olarak kendi yarasıyla meşgul. Bunu görmek insanları ümitsiz yapıyor. Başkaları için fedakarlık yapamayacaksa, insan sadece kendi derdiyle uğraşacaksa toplum olma projesi bir ütopya gibi gelmeye başlıyor. İkincisi de dediğim gibi, darbe ya da baskı dönemleri herkesin siyasi aktör olarak kendisini zayıf hissetmesine yol açıyor. Ümitsizlik, bir şey yapma isteğini de azaltıyor. 

İktidarın dışlayıcı, ötekileştirici söylem ve politikaları neticesinde Türkiye’de yaşayan insanların artık aynı hayali paylaşmadığı sıklıkla dile getiriliyor. Çıkış ne? 
15 Temmuz daha demokratik bir ülke oluşturmak açısından büyük bir fırsat olabilirdi. Küçük bir kesimin dışında ilk kez çok geniş bir kesim gönülden darbeye karşıydı. Bu konuda oldukça geniş bir mutabakat vardı. Madem ki darbeye karşıyız, o zaman demokrasinin kurallarını beraber oluşturalım, buyurun demokratik bir anayasa yapalım, herkes bu toplumda eşit ve birbirinin var oluşunu kabul ederek ve saygı duyarak, birbirine bir şey dayatmadan yeni bir toplum yaratalım. Bu çok mümkün olan bir şeydi. 

Ama olmadı!
Olmadı çünkü güçlü durumda olan grup, “ben neden iktidarımı başkalarıyla paylaşayım, madem birleşiyoruz benim doğrularım etrafında birleşin, benim dediklerimi kabul edin” dedi ve toplumsal bir uzlaşma yerine, yine eski dayatmacı çizgisini ortaya koydu. Oysa, korkularımızdan, kaygılarımızdan kurtulmamız, daha mutlu, huzurlu, barış içinde yaşamamız için gerçek bir mutabakata hepimizin ihtiyacı var. “Hükümet özel olarak CHP desteğine neden ihtiyaç duyuyor” diye soracak olursanız, yanıtım şu; çünkü OHAL’le ilgili yaptıkları bir sürü haksızlık ve hukuksuzluğu savunmaları, sürdürmeleri CHP’nin şöyle ya da böyle desteği varmış algısı yaratmadan olmaz. CHP’nin AKP ile herhangi bir konuda ortaklaşa davranıyor olması, Batı nezdinde AKP politikalarını bir nebze olsun meşrulaştırmalarına yol açıyor. O nedenle CHP’yi arzu ettiklerini düşünüyorum. 

‘HERKES SENİN DÜŞMANIN’ DİLİ, KENDİ BAŞINA TRAVMATİK

Savaş, darbe, Ege’de yüzlerce mültecinin hayatını kaybetmesi, patlayan bombalar, kadın cinayetleri, iş cinayetleri… netice, ruhsal açıdan hastalandık. Ne yapmalı iyileşmek için?
Türkiye’de insanların geniş bir bölümünün ruhsal açıdan evet, çok sağlıklı olduğunu söylemek zor. Ta 12 Eylül öncesinde başlayan, 12 Eylül’le devam eden, sonra Güneydoğu’daki savaşlar, deprem, iş cinayetleri, kadın cinayetleri filan çok yoğun bir travmaya maruz kalmış bir toplum söz konusu. Yanı sıra gergin ve kutuplaşma içinde tutulan ve siyaset yapmayı birbirinin var oluşuna ve yaşam tarzına müdahale edip, galebe çalmak olarak algılayan bir toplum. Bu da ciddi bir şey. Bundan kurtulmadıkça Türkiye’ye bir rahat, huzur yok. 

İkincisi, siyasi dil, kendi başına travmatik. İnsanların oturup siyasi konuşmaları dinlemeleri gerçekten ruhsal sağlıkları açısından uygun bir şey değil. Çocukların bunları dinlemesi hiç değil. Öyle tablolar çiziliyor ki, sürekli dışarıda birtakım düşmanlar var, dışarıda dediğim ülke dışında değil, senden başka herkes senin düşmanındır veya vatana ihanet ediyordur gibi bir algı yaratılıyor. Bu da insanların dünyayı, hayatı, insanları algılamasını sakatlayan bir şey… İnsanlar farklı olabilirler. O, ülkenin şu yoldan daha iyi olacağını düşünüyor, ben bu yoldan daha iyi olacağını düşünüyorum. Hepsi bu kadardır. Bu onu vatan haini, satılmış, düşman vs. yapmaz. Beni de dünyayı kurtaracak insan yapmaz. Kendi fikrimiz, taleplerimiz için mücadele ederiz ama bu mücadele insani boyutların dışına çıkmaz, içinde şiddet, baskı, hile, üçkağıt, sınav hilesi gibi şeyler barındırmaz. Her zaman etik bir çizgide siyasi mücadelemizi sürdürürüz. Bu olmadan Türkiye’de huzur, mutluluk filan mümkün değil. 

Ve Kürt sorunun şiddet yoluyla “çözüm” tercihi de bu sarmalı, döngüyü devam ettirecek, ne dersiniz?
Türkiye Kürt meselesini çok erken bir tarihte ve çok rahat bir şekilde çözebilirdi. Birkaç defa da çözme imkanı buldu. Çözülmemiş olması, bunun sürdürülmesi ya da diyelim ki bu şekilde “çözülmesi” iktidarı elinde bulunduranlar açısından daha kârlı olabilir ama insan hayatı, acılar söz konusuysa bu kadar da ince ‘kâr hesabı’ yapmak etik bir şey değil. Üç eksik, beş fazla koşulları tartışacağımıza, bir an önce barışın sağlanması en önemli şey. İki sene ateşkes sürdü, insanların yüzü, bakışı, hayatla ilişkileri ne kadar bambaşka olmuştu, şimdi ne kadar bambaşka. Daha önce de söylediğim gibi, ‘84’ten sonra bölgede doğup yaşamış bir insanın ruhsal açıdan mutlu, huzurlu olma ihtimali yok. Çünkü sürekli şiddet, acılar, yokluklar, kayıplar, travmalar içinde doğup büyüyüp de, “dünya çok güzel, yaşamak şahane” filan gibi hissetmek pek kabil değil.

AKP LİDERLİĞİ EKONOMİYİ GÖZETMEK ZORUNDA

Mutsuzluk, endişe, güvensizlik, korku gibi duygularımızın 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında artmasında baskı ortamının yanı sıra, İktidarın “tehlike geçmedi” söylemiyle toplumu sürekli teyakkuzda tutmasının, darbe tehdidinin diri tutularak, yeni darbe için mütemadiyen tarihler verilmesinin katkısı için ne söylersiniz? 
Bunun kasıtlı olduğunu sanmıyorum. İktidarın gerçekten korktuğunu düşünüyorum. Zaten son dönem verilen tarihler iktidardan gelmiyor. 

Ancak korkuyu diri tutmak, tabanını konsolide etmede işine yaramıyor mu? Yanı sıra, halka OHAL’i uzatmanın da içinde olduğu çeşitli düzenlemeleri dayatmanın, “darbecilerle ancak OHAL içinde mücadele edebilirim” söylemine kazanabilmenin de yollarından biri değil mi?
AKP liderliği insanlara danışarak ilerlemek gibi bir siyasi tutumdan ziyade, kendi fikirlerinin itirazsız kabul edilmesini arzu eden, son derece dayatmacı bir siyaset izliyor yıllardır. Şimdiki OHAL koşullarında bu dayatmacılığını gayet rahat yerine getirebiliyor. Dolayısıyla evet, durumdan, nimetlerinden sonuna kadar istifade ediyorlar. Ama işin şu tarafı da var; bütün yönetimler ne yaparlarsa yapsınlar, uluslararası dünyada ekonomiyi göz önünde bulundurmak zorundalar. “OHAL 12 ay uzayabilir” lafı üzerine Dolar yükselmeye, faizler artmaya başladı. AKP liderliği ekonomiyi belki de bugüne kadarki tüm yönetimlerden daha fazla önemseyen, uluslararası sermayeyle de bağı son derece güçlü bir yönetim. Ekonomiye rağmen bir politikayı uzun süre sürdürmezler. Dolayısıyla bu gergin ortamı sürdürmek siyasi olarak işlerine yarıyor ama ekonomik olarak işlerine yaramayacağı için ipleri gevşeteceklerini düşünüyorum. 

Muhalif gazete, televizyon ve radyoların kapatılması gerginliği arttıran, dolayısıyla uluslararası sermayeyi ürküten icraatlar değil mi?
Evet ama seçilen kanallar diyelim ki cnntürk değil. Arkasında ciddi bir “sermaye” olmayan, ciddi bir “dış bağlantısı, gücü” olmayan, “küçük” grupların izlediği kanallar. O gerginliği göze alıyor. Oradan ekonomik bir kayıp da gelmez. Batılılar demokrasiyle, insan haklarıyla ilgilidir ama daha çok sermayenin haklarıyla ilgilidirler. Diyelim ki Alevilerin televizyonunun kapatılmasından yerli sermaye de, batı sermayesi de çok rahatsız olmaz, ekonomik sonuçları da ciddi olmaz. O yüzden bu konuda daha rahat davranabilirler. 

Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olan Kürt sorununda askeri çözüme dönme tercihi de mi kayıp yaratmıyor?
Hükümetin Kürt meselesiyle ilgili tutumunu şöyle özetleyebiliriz: askeri olarak üstünlük sağlamak ve kendi istediği koşullarda bir uzlaşmaya karşı tarafı mecbur bırakmak. Meseleye böyle baktığı için, arzu ettiğine ulaşana kadar da bu hedef doğrultusunda çeşitli yöntemlere başvurmayı kendisine meşru görüyor. Bu çerçeve içinde yaptıkları irasyonel değil, anlaşılır şeyler. 

Bu mümkün olabilir mi peki? 
Kürtleri kendi istediği koşullarda bir anlaşmaya mecbur bırakma zor ama imkansız bir proje değil. Kürt halkında da “uzun yıllardır çok evlat kaybettik, çok acı çektik, bir barış olsun da nasıl olursa olsun” psikolojisinin ağırlık kazandığını söyleyebilirim. Bu psikoloji AKP’nin Kürt meselesini çözme stratejisini mümkün kılan şeylerden biri. 

TÜRKİYE’DE MAĞDUR OLMAK HER ŞEYİ AFFETTİRİYOR

Gelelim “aldatıldık”, “kandırıldık” argümanına… Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “aldatıldık, Rabbim ve milletim bizi affetsin” sözlerini anımsatarak soralım, mağduriyet söylemi, bunca olan bitenden sonra hâlâ kullanışlı bir söylem mi? 
Türkiye’de maalesef böyle. Türkiye’de mağdur olmak her şeyi affettiriyor. Gerçekten de özellikle siyasi, kültür olgunluğu açısından çocuksu bir milletiz. Başka ülkelerde çok problem yaratacak yolsuzluklar ve hırsızlıkları çok kolay unutabiliyor ve affedebiliyoruz. Toplumumuzun bireyselleşme miktarının düşüklüğü, kendisini kurtaracak liderler arayışına yol açıyor. Hep birilerinin kendisini kurtarmasını istiyorlar. Biz zaten bir şey yapamayacağımıza göre bizi kurtaracak insanın olağanüstü güçlü, olağanüstü bilgili, deha, tanrı tarafından görevlendirilmiş özel bir insan olmasını arzu ediyoruz. O ne kadar kirlenmiş, ne kadar hatalar yapmış, ne kadar zigzaglar çizmiş olursa olsun her seferinde onu mazur görecek bir şey buluyoruz. Çünkü birine inanmaya ihtiyacımız var. Mesela bizdeki insanların en sık kullandığı şey, insanlara güvenmek, çok saf olmak vs. Bu, oldukça popüler başkalarını eleştirme biçimidir. Yani “ben o kadar saf ve temizim ama karşımdaki o kadar kötü niyetli ki!” “Bu kadar çok saf ve temiz kalpli olduğum için hepinizden özür diliyorum!” Ne demek bu? Sen temiz ol yeter. Gerisi mühim değil. 

“Bugün seçim olsa hangi partiye/lidere oy verirsiniz” sorusuna verilen “AKP/Erdoğan” yanıtları yükselişte. Onca badire, şiddet, ölüm, yıkım orta yerdeyken bunu nasıl izah etmeli? 
Daha kalkınmış, huzurlu, ümitli toplumlarda seçicilik, liderlerin ne kadar adil, ne kadar dürüst, ne kadar kibar, nazik olduklarına dair kayabilir. Ama kriz dönemlerinde ne kadar güçlü, ne kadar erkeksi, ne kadar posta koyucu olduklarına kayar çünkü ortada bir kriz var, birileriyle her an kapışabiliriz. Bizi yönetecek başımızdaki insan ne kadar kodu mu oturtan bir adam, ne kadar sessiz, pısırık bir adam, önem kazanır. Türkiye gibi uzun yıllardır sürekli kriz ortamında yaşayan ülkelerde insanlar bakıyor seçeneklere, “bir kavgada bunların hangisinin arkasına düşerim” diye düşünüyor, ona göre oy veriyor. 

ÖNEMLİ OLAN İNSANİ DAYANIŞMA ATMOSFERİ YARATABİLMEK

Böyle dönemlerde altı daha fazla çizilen dayanışma ve mücadele, bu karanlık gidişe derman olabilecek tek yol, ne dersiniz?
Mücadele ve dayanışma elbette ki mühim ama önemli olan insani dayanışma atmosferi yaratabilmek. Bir insana sahip çıkılırken herkes kendi siyasi yakınına sahip çıkıyor. Bu, kamplaşma ve kutuplaşmanın başka bir versiyonundan başka bir şey değil. Türkiye ne zaman daha demokratik ve daha insani, etik bir toplum olur? Milliyetçiler, Kürtlerle ilgili insani bir meseleyle ilgili uğradıkları haksızlıklara sahip çıkarlarsa, Kürt siyasi hareketi diyelim ki bir MHP’linin uğradığı haksızlık için gerçekten samimi olarak bir şey yaparsa. Ve solcular da kendilerine yapışıp, kendi eylemlerini mümkün olduğunca daha radikal yapıp bundan manevi tatmin sağlamak yerine, gerçekten geniş yığınlara ulaşabilecek bir çizgiyi tutturabilirlerse. 

Bugün kendi örgütüm olan TTB’nin ne kadar yalnızlaştığını görüyorum. TTB geniş hekim problemleriyle ilgilenmeyi çoktan bıraktı. Buna “siyasi mücadele çok sert, mecbur böyle yapıyoruz” gibi 50 tane mazeret bulabilir. Ama bugün TTB herhangi bir hekim hakkı için eylem çağrısı yapsa 500 kişi gitmez. Çünkü örgütün kedi haklarını savunduğu yönündeki algı son derece zayıflamış durumda. Bu, diğer örgütler için de geçerli ve gerçekten içler acısı bir durum. 
 

ÖNCEKİ HABER

Halep; Rusya ile ABD arasında...

SONRAKİ HABER

Ekrem İmamoğlu: İstanbul'da en büyük ihaleler canlı yayınlanacak

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa