Türkiye gençliği nereye?

Türkiye gençliği nereye?

Türkiye gençliğinin alışkanlıklarını, mevcut politikaların gençliğin eğilimlerini nasıl etkilediğini Prof. Dr. Serdar Değirmencioğlu ile konuştuk.

Cansu CEYLAN
İstanbul

Türkiye gençliğinin alışkanlıklarını, mevcut politikaların gençliğin eğilimlerini nasıl etkilediğini konuşmak üzere Prof. Dr. Serdar Değirmencioğlu ile Haydarpaşa Garı’nda yapılan Kadıköy Kitap Günleri’nde buluştuk. 

Günümüz gençliği için genel bir çerçeve çizmenizi istesek neler söylersiniz?
12 Eylül ile Türkiye’de yapılmak istenilen şeylerden birisi Türkiye’nin geçmişinden koparılması ve toplumsal muhalefetin ana damarlarının kesilmesiydi. Doğal olarak o dönemde ortaya çıkan ortam, genç kuşak açısından boğucu bir ortamdı. Bugün cep telefonlarını, interneti düşününce ortam daha şenlikli gibi gelebilir. Ama bu ortam aslında hiç de 12 Eylül’den çok daha rahat değil. Tam tersine bariz bir kuşatma söz konusu. Bu kuşatmaya yazılarımda sıkça yer veriyorum. Bu yüzden sizin emek verdiğiniz gençlik eki çok değerli. Ama genel olarak bakarsak gençlik, sayısı ne kadar büyürse büyüsün yine de sessiz bir kitle. Bu da demokrasi denen şeyin aslında ne kadar güdük ve aslında gerçek olmayan bir şey olduğunu gösteriyor bizler açısından. Çünkü bu kadar insan sessizse o bir demokrasi olamaz. 


4. MURAT’TAN 2016’YA


Gençlerin böyle bir ortamda neye ihtiyacı var? 
Örneğin İstanbul’da gençlerin gidebileceği, toplanabileceği ve para ödemeden bir etkinlik yapabilecekleri bir yer bulmak hemen hemen olanaksız. 4.Murat döneminde uygulanan “Üç kişi bir araya gelirse başları vurula” kuralına denk gelen bir şey aslında. Yani paranız olmadığında bir yerde oturup ‘ben bu konuda nasıl örgütlenirim?’ diye konuşmanızı engelleyen bir noktaya geldik. Görece daha solda görülen sosyal demokrat belediyelerde gençlere görece daha uygun bir ortam sunuluyor gibi görülüyor. Ama gerçekten bir gençlik merkezi ya da toplum merkezi gibi çalışan bir yer bulmak çok zor. Bakın, AKP’li belediyelerin açtığı “gençlik merkezi” denilen yerler var. Bunlar, gençlere olanak yaratmaktan çok hegemonyayı yutturma yerleri. Örnek olarak Üsküdar Belediyesi’nin açtığı merkezleri inceleyebilirsiniz. Bilgisayarlar var, meslek kursları var. Ama bunların hemen arkasında dayatmacı bir anlayış var. Yani, ‘buraya gelirsen mutlaka bizim çizgimize gelmelisin’ deniyor. Bu tip yerlerden gençler için faydalı olmaları beklenemez. 

‘ÖPÜŞMEK ÖLDÜRMEKTEN 
DAHA TEHLİKELİ’


Gençliğin gereksinimleri kimlik arayışlarına nasıl etki ediyor?
Gençlerin gereksindiği şeylerden birisi kendilerine uygun birer kimlik edinmek. O kimlik hem siyasi, hem de ‘ben bu dünyada neye yarıyorum?’a ilişkin, bir insanın kendisini tanımlamasına yardımcı olabilecek, bir şeyler yapmasına yardım edecek bir kimlik. Eğer siz bir öğrenciyi zorunlu olarak bir düzene tabi tutarsanız; ‘yıllar boyunca sınava hazırlan, önce liseye sonra üniversiteye hazırlan.’ derseniz, bir kişinin kendisini var edebileceği bazı kimliklerden alıkoymuş olursunuz. Dolayısıyla sanki kendisini tanımlayamayan ve nereye gideceğini bir türlü göremeyen bir gençlik söz konusu. ‘Alternatif’ olduğu söylenen İslamcıların alternatif olarak sunmaya çalıştığı aslında çok eski, çok köhne. Ama bu kimlikler kolay ulaşabilir hale geliyor. Bu kimlikler hegemonyanın bir parçası olduğu için televizyonda bile var. Diriliş gibi hegemonyayı çocuklara gençlere yutturma dizileri ile sunuluyor. 14 yaşında bir gencin bir diğer gereksiniminden söz edelim, bu da kendi cinsel kimliğini keşfetmesi. Çok zor bir dönem çünkü “Sen bu kıza, bu oğlana dokunamazsın.” deniliyor. Çünkü dokunursan yüce tanrıya karşı çıkarsın. Bir insanın cinsel kimliğini ele almaktan uzak tutulması onun aynı zamanda bir prangaya vurulması demek. İster Fethullahçılara, ister AKP çevresine bakın, hepsi aynı kafadalar. Bir gencin bir genci öpmesi onlar için birinin öldürülmesinden çok daha kötü. O yüzden bir gence silah verip Cizre’ye insanları öldürmeye göndermek yanlış değil, iki gencin Kadıköy’de meydanda öpüşmesi yanlış. Bu kadar basit. Kendi bacağınız edepsiz bir şey. Bacağınız sizin parçanız biyolojik olarak. Kıllanması terlemesi var olması sizin elinizde değil. Ama onu bile yadsımanızı istiyorlar. Örteceksin. Yani bir çeşit evrim karşıtı, biyoloji karşıtı, bilim karşıtı ve müthiş dogmatik bir anlayış dayatılmakta. 
KAPAN HAYATIN HER ALANINA KURULMAK İSTENİYOR
Bahsettiğiniz kuşatma kültürel alana nasıl yansıyor gençlik açısından?
Mizah dergilerinden örnek verelim. Birkaç gün önce Berkin Elvan’ı aslında ekmek almaya giden değil de kötü şeyler yapmaya giden biri olarak çizdiler. Üzerine “tek kaşlı” yazarak aşağılamak istediler. Eskiden mizah dergilerinde böyle bir şey göremezdiniz. Ama istiyorlar ki bu kuşatma her yere girsin, nereye elinize atarsanız orada bu kuşatma gençleri sarsın. 12 Eylül öncesinde Ülkücüler gizli gizli Gırgır okurlardı. Çünkü başka bir şey yoktu. Şimdi artık bunu da değiştirmek istiyorlar. Televizyon kanallarını, gazeteleri, her şeyi hegemonyanın parçası haline getirmek istiyorlar. Cemaatler de böyle işliyor. Gençler evde bir kapan içinde olsun isteniyor. Bu kapan okula gittiğinizde kesinlikle açılmasın, okul özgürleştirici bir ortam olmasın, gideceğiniz üniversiteler de hiçbir şekilde özgürleştirici olmasın. Çok sayıda “dini bütün” özel üniversite kurmak istiyorlar. Diğer yandan da bütün kamu üniversitelerini kapan anlayışı altına sokmak istiyorlar. Bir genç düzene aykırı bir şey söyleyemeyecek, hiçbir şekilde aykırı bir şey yapamayacaksa bu gencin seçme özgürlüğü var mıdır? Bu genç özgür müdür?


1968 UNUTULSUN; 1453 HATIRLANSIN!


Bugün Ot, Kafa gibi popüler dergilerin kapaklarında da içeriklerinde de bir geçmişe özlem, bir nostalji var. Bunun üzerine ne söylemek istersiniz?
Geçmişe yönelik özlem gayet doğal. Özlenen kitlelerin ses çıkardığı dönem. Hrant Dink cenazesinde olduğu gibi göz alabildiğine yürüyebilen insanlar, eski 1 Mayıslar. İktidar ise gençliğin ne eski 1 Mayıs’ı, ne de Hrant Dink cenazesindeki insan selini görmesini istiyor. Çok romantik bir şekilde söylemek istemiyorum, ama o dönemin yerine bir şey koyulamıyor. Tam da bu nedenle müthiş paralar harcıyarak Fetih Şöleni vb. düzenliyorlar. O kadar saçma ki. İstiyorlar ki insanlar unutsun. İnsanlar 1968’i unutsun. Yükselen muhalefeti unutsun. O günleri unutulması büyük bir çaba harcanıyor. Bugün bu çabalarla dalga geçen güçlü seslere gereksinim var. Benim aklıma hep Sefer Selvi geliyor çünkü iktidardakileri çizdiği zaman rezil ediyor. Var olan bu kötü dikta düzeni gençlere ciddi, suratsız bir dünya sunuyor. Bir gencin bu dünyayı istemesi de sadece dayatmayla mümkün olabilir. 


GENÇLİĞİN MUHALEFETİ VE ÖZGÜVEN 


Dayatılan rollerden ve kısıtlamalardan bahsettiniz. Birkaç örnekle açacak olursak neler söylersiniz?
Çok önemli meselelerden biri özgüven. Örnek vereyim: Ülkü Ocakları örgütlemesinde gençlere, “Siz bizdensiz; size yamuk yapan biri olursa gider benzetiriz.” diyorlar, bu yoldan bir rol, bir korunma hissi ve dolayısıyla güven sağlıyorlar. Bunu tersine çevirmek için şunu görmek gerek. Bir genç tek başına var olamaz. Bu genç toplumsal bir muhalefet içinde yer almalı ama şu anki durumda bu zor ve gençler kendini sürekli yalnız hissediyorlar. Kendini yalnız hissetmesi sağlanan bir gencin dayatılan, güçlü görülen kesimlere, hegemonyaya daha fazla kulak vermesi söz konusu. En iyi olduğu söylenen okullarda bile bir gencin kendini var edebilmek için ihtiyacı olan şey akademik başarı. Gencin okuldaki rolü, kısıtlanmış bir öğrenciden başka bir şey değil. Bazı insanlar 40 yaşına geliyorlar ve diyorlar ki “Bugüne dek dayatılan sınavlar, iş, para vs. hepsini yaptım, hepsini bitirdim ve bundan kurtulacağım, ben kaçıyorum.” Gidiyor domates yetiştirmeye çalışıyor. Niye domates yetiştirmeye çalışıyorlar, domates bu ülkede yok mu? Var. Ama domates yetiştirmenin önemini ancak o zaman anlayabilmiş, ancak o zaman kendisini buna yöneltebilmiş, o özgürlüğe sahip olabilmiş. O yüzden böyle uzun erimli baktığınızda Türkiye’de milyonlarca genç ve çocuk aslında çok dar kanallara sokulmaya çalışılıyor. 4+4+4 durup dururken ortaya çıkarılmadı. Üretilmek istenen daha 16 yaşında ceketini iliklemeyi kendine görev edinen, daha o yaşta rekat hesabı yapan gençler. O yüzden üniversite sınavına en uygun olan okulların tarikat okulları olması hiç de şaşırtıcı değil. Çünkü sınavlara, o dar hedefe en uygunu bu okullar. Birazcık olsun özgürleşmek isteyen, aykırı davranmak isteyen, kafasına göre bir şeyler yapmak isteyen genç doğal olarak üniversite sınavına uygun bir genç değil. Soru soran bir genç doğal olarak üniversite sınavından tiksinecek bir genç.


İKTİDARIN İSTEDİĞİ TİPLER NAZİ ALMANYASINDAN 


Son olarak ne eklemek istersiniz?
Bir gencin bir şeyler yapabilmesi için, bunu yapmak adına herhangi bir istek gösterdiğinde teşvik edilmesi ve olanak sağlanması gerekir. Türkiye’de gerek teşvik gerekse olanak konusunda müthiş büyük engeller var. Bir genç kız “Ben Eskişehir’e gitmek istiyorum.” dediği an karşısına çıkabilecek olan engelleri ve “Sakın gitme.” mesajını düşünmek zorunda. Eğer kamu yararını, toplumun zayıflatılmasını, bireysele olanın aynı zamanda kamu ile olan ilişkisini kurmaya başlarsak şunu görürüz: Teşviklerin ve olanakların olmaması, kendisini sürekli olarak başkalarına muhtaç hisseden gençler üretiyor. O yüzden toplumla birlikte var olan ama güçlü bireylerin tersine sürekli olarak birbirlerine muhtaç olmaya kendisini zorunlu hisseden, sürekli kendisini zayıf hisseden ama bir kitle sokağa çıktığında, “hadi gidin HDP binasını yok edin” dendiğinde bunu dinleyebiliyor. İktidara boyun eğen, kendi kendisinin polisi olacak, hatta gerektiğinde bir milis gibi saldırabilecek bir sürü üretilmek isteniyor. Bu sürüyü üretebilmenin en kolay yolu, özgüveni zayıf, aklını kullanamayan bireyler üretmek. Günümüzün gerçeği bu. O yüzden bir sürü insan çok zayıf gibi görünse de birden bire linç peşinde koşan bir kitleye dönüşebiliyor. Bir araya geldiklerinde kendilerini güçlü hissedebilen, düşünmeden hareket edebilen tıpkı Nazi Almanyası’nda, daha sonraki totaliter rejimlerde üretilen, yöneticilerin, iktidardakilerin istediği gibi üretilen tipler. Bunlar çok tehlikeli olabilen insanlar. 


GEZİ SÜRECİNE BENZER BİR KIVILCIM YANARSA GENÇLER YİNE AKACAK

Bir taraftan muhafazakar diziler var diğer yanda çok zengin gençlerin sevgilileri ile partilerde gezip dolaştığı ama toplumla hiçbir bağı olmadığı diziler...
Bu sınıfsal bir analizi gerektiriyor. Elbette bir bölüm genç bahsettiğimiz kapanlardan çok uzak. Bu gençlerin bir bölümü de bir arayış içinde. İstiklal’e gittiğinde bir gencin 10 yıl 20 yıl öncesine göre çok daha fazla para harcaması gerekiyor. Alttan alttan ama çok da güçlü bir şekilde biraz özgür bir genç olabilmek için sanki birilerini sömürmek gerektiği gençlere yediriliyor. Belki sömürmeniz gerekiyor diye söylenmiyorlar ama gidin bol bol para kazanın deniliyor bu dizilerde. Bozuk düzen içinde bol para kazanmak demek sömüren biri olmak demek. Çekici görünen, hoş görünen neyse onu edinmek başkalarına acımasız olmak demekse öyle olacaksın. Kimi okullarda öğrencilere bu açık açık söyleniyor: “bu bir yarıştır, bu yarışta önde olmak zorundasınız.” O yüzden bu süslü görünen gençler de aslında bir yarışın içerisine sokulan, bu kulvarlar dışında başka yerler yok gibi sunulan gençler. Bu gençlerin önünde eskiden çok değer verilen, çok önemsenen mücadeleler, bu mücadelelerde sivrilmiş kişiler olmadığında da çok daha çekici buldukları yanlış şeyler oluyor.

Gezi Direnişi’ni düşününce, gençlik politik bu sınırlardan olarak özellikle kendisini kurtarmaya, haklarını özgürlüklerini savunmaya yakın bir kesim değil midir bugün? 
Elbette öyle. Ali İsmail öldürüldüğünde kaç yaşındaydı? Mehmet Ayvalıtaş öldürüldüğünde kaç yaşındaydı? Berkin Elvan vurulduğunda kaç yaşındaydı? Bugün var olan kuşatma herhangi bir şekilde yarıldığı an fışkıracak devasa bir güç var. Alevi kökenden gelen gençler, Kürt kökenli gençler bu gücü daha iyi tanıyor. Türkiye’de nereye giderseniz gidin aynı sonuç çıkar. Türkiye’de en çok siyasetten haberdar olan gençleri bulmak istiyorsanız Diyarbakır’a gidelim. Bir de, “Neden ben de gitmeyeyim” sorusunu sorduğunda alanlara akacak kitleler var. O yüzden ister bugün, ister yarın bir kez daha Gezi sürecine benzer bir kıvılcım yanarsa bu gençler yine akacaklardır. Ama şunu da kabul etmek gerekiyor, gençlerde çok ciddi bir geriye kayma var. İster muhafazakarlaştırma deyin, ister gözlerinin karartılması deyin. Özellikle de özel üniversitelerde çok uysal gençler karşıma çıkıyor ama bu uysallığı kötü anlamda söylüyorum. Kolaycılığa eğilen ve okulun onlara sunduğu çok güdük şeylere sert tepki vermeyen bir gençlik söz konusu. Bu nedenle ister Türkiye’de ister başka yerlerde verilmiş olan mücadelelerin üzerinde durulması büyük önem taşıyor. Bu mücadeleleri sık sık kendi köşemden anlatmaya çalışıyorum. Geçen yıl Brezilya’ya gittim. Ziyaret ettiğimiz hemen her yerde özellikle gençlik çalışmalarıyla ilişkili bir şeyler gördük. Niye Brezilya’da gençler bu kadar hareketli? Çünkü çok gereksinimleri var. Kendi hareket alanlarını açma, kendi örgütlenme, ufuk açma çalışmalarını yapma gereksinimleri var. O yüzden yerel çalışma yapmak ve her şeyi merkezden beklememek gibi bir gündem de söz konusu. Bu gündem Türkiye’de her yerde geçerli... Günümüzde Sivas olsun Erzurum, Erzincan olsun buralarda gençlerin işi çok zor. Çünkü sizin sahibi olduğunu bazı olanaklardan onlar geri kalıyorlar. Muhalefet etmek çok zor. Trabzon’da yıllar önce olduğu gibi linç edilme tehlikesi bile var.

www.evrensel.net