Bu dönemin şarkısını bulmak zor

Bu dönemin şarkısını bulmak zor

Dile bile kolay gelmiyor değil mi 30 yıl? Yeni Türkü bugün Harbiye Açık Hava’da 30. yılını “eski dostlarıyla” birlikte kutluyor.


Dile bile kolay gelmiyor değil mi 30 yıl? Yeni Türkü bugün Harbiye Açık Hava’da 30. yılını “eski dostlarıyla” birlikte kutluyor. Zor zamanların kadim dostu, ‘80’in karanlık günlerinde bile dinledikçe dünyayı değiştirebileceğimize inandırtan Yeni Türkü; anne-babamızla, kardeşlerimizle aramızdaki en güzel bağlardan biri oldu, kuşakları birbirine kenetledi. DGM’yi atlatmayı başaran naiflik ve ironiyle; bağır çağır değil ama usul usul, masalsı bir dille ulaştırdı bize direnci; “Başka türlü” anlattı yani… Herkes kaçacak delik ararken, güneş kara bulutların arkasına saklanmışken; yenilmemiş, yıkılmamış, pişman olmamıştı, aksine her şeye rağmen dünyanın kapılarını aralamaya yaklaştığımızı müjdeliyordu. Derya Köroğlu o zamanlar 2000’leri daha aydınlık tahayyül ettiklerini söylese de haklı olarak, Yeni Türkü’nün yarı yaşındaki gençler “Ne geçmiş tükendi ne yarınlar”a eşlik ediyor hala.
Bu defa ciddi ciddi düşündüm röportajın gerekli yerlerine :) koymayı… Koymadım ama siz okurken kahkahaları duymaya çalışın, hatta en iyisi, :) parantezinde okuyun. Öyle neşeli bir adam ki Derya Köroğlu hüzünlü hüzünlü şarkı söylemediği her an gülüyormuş meğer.

Yeni Türkü’nün müzikal anlayışı şimdi çok tanıdık ama kurulduğunda hangi açılardan yeniydi? Nasıl bir müzikal ortama, ne tür iddialarla doğmuştu?
Biraz daha öncesine gidersek, ‘60’ların sonu ‘70’lerin başında rock dinliyorduk açıkçası. Dünyada zaten muhalif bir akım var; “Aşk yap, savaşma” falan diyor. Büyük bir müzik rüzgarı var, çok güzel şeyler yapılıyor. Beatles de var Led Zeppelin de var, herkes yeni yeni bir şeyler kapmaya çalışıyor. ‘68 devrimci öğrenci hareketleriyle birbirine karışarak hayatımızın bir parçası oldu müzik. Müzik meslek olarak yapılır ve para kazanılır diye bir şey hiç yoktu, herkes müzik yapardı.
Bu ülkede biz nasıl bir şey yapmalıyız diye oturup kendimize bakınca üniversite yıllarında, değişik şeyler yapmaya başladık. Türkiye’de yapılanlar tabii ki bizi etkiliyordu. Fikret Kızılok önemliydi, temiz Türkçesiyle, değişik bir soundla söylüyordu söyleyeceğini, şiir söylüyordu aslında. Timur Selçuk ilginç besteler yapıyordu. O bayağı batılıydı tabii, şiir bestelemesi çok önemliydi ama. ‘74 yılında birden Zülfü’nün sesini duymaya başladık, o bizi çok etkiledi, bütün kuşağı etkiledi. 12 Mart’ın devrimcileri bastırmasının ardından ilk hareketler o yıl başladı hatta. Öteki tarafta Moğollar, Barış Manço falan vardı ama bizim onlardan etkilendiğimizi söyleyemem.

İsminizin “Yeni Şarkı” akımından geldiği söylenir, İnti İllimani’nin de içerisinde yer aldığı Güney Amerika tandanslı bu akımla siyasi ve müzikal nasıl bir bağınız oldu?
Yeni Türkü ismi ondan dolayı verilmedi ama Nueva Canción yani Yeni Şarkı Akımını kendimize uyarladık ve hakikaten Yeni Şarkı’dan çok etkilendik. İnti İllimani’den etkilenmemek mümkün değildi zaten. ODTܒde söylediğimiz marşların arasında mutlaka Venceremos olurdu. Öte yandan İnti İllimani aslında çok da sofistike müzik yapan bir grup; öyle al marşı “dattıra dattıra” söyle, asla değil. Bu toprakların müziğini yapmak istiyorduk. Kendi müziğimizden kendi enstrümanlarımızdan hareket etmek gibi…

Yeni Şarkı’nın iddiası da oydu, değil mi zaten?
Kesinlikle… Zaten o sosyalist fikre de uygun bir şeydi. Halkın devrimi, halkın müziği… ama bunu hem güncelliğe hem de bir üst seviyeye ulaştırmak gibi bir derdi taşıyordu.

Evrensel kaygılar da var tabii…
Tabii, sadece yöresel bir müzik olarak bırakmak değil, müziklerimizi bütün dünyanın dinleyebileceği evrensel bir platforma çıkartmak… Biz 1980’de verdiğimiz ilk konserde hem Yunanca ve Bulgarca hem de İnti İllimani, Victor Jara şarkıları söyledik. Biraz Kardeş Türküler gibiydik. Ya da aslında Komşu Türküler demek daha doğru olur bizimki için.
‘CAN YÜCEL, ‘BU NASIL İŞÇİ MARŞI DEMİŞTİ’
Sizin durumunuz Fikret Kızılok, Zülfü ya da diğerlerinden farklı ama; soldan geliyorsunuz ama çok naif bir müzik yapıyorsunuz. ‘80 öncesi, yumruklar havada yürüyen kitlelere yapılıyor müzik sonuçta ve onların ruh halleri gözetilerek yapılıyor. Bu farkınız garipsenmedi mi?
Buğdayın Türküsü’ndeki İşçi Marşı hakikaten bir Akdeniz havasında ve naifti. Hatta Can Yücel “Allah Allah bu nasıl İşçi Marşı yahu” demişti. Biz gerçekten kendi müzikal kaygılarımızı, kişisel izleğimizi hep koruduk.

“Bunlar ne biçim solcu” gibi şeylerle karşılaşmadınız mı?
Aslında daha çok övgüyle karşılaşmıştık. Nâzım’ın dediği gibi; üç telli sazıyla devrimci müzik yapmak çok sıradan bir iş haline gelmişti. Yapılması gereken o muydu? Değildi. Elit değil ama daha nitelikli yapılmalıydı müzik.
‘NE GEÇMİŞ TÜKENDİ NE YARINLAR’ DEMEMİZ ÖNEMLİYDİ’
Darbenin ardından büyük bir suskunluk oldu ama siz susmadınız, darbe üzerinden yenilgi edebiyatı yapmadınız, aksine hep umuttan, bir gün mutlaka tekrar kazanacağımız düşlerden bahsettiniz?
Çok ilginç yorumun. Mesela o günlerde içeride kalıp ‘85’te falan dışarı çıkan insanlar da bize bunu söylüyor; “o dönemin ışığı, umuduydunuz” diyor. Bu bizi çok onurlandırıyor tabii. Biz devrimci hamasetten hiç hoşlanmadık, onun içine hiç girmedik. Daha matematik kafalı insanlarız belki. Hezeyana kapılmadan aklıselim davranan insanlarız. Nasıl yaptığımızın cevabını pek bilemiyorum ama Murathan Mungan’ın, Turgay Fişekçi’nin, Meral Özbek’in, Can babanın sözleri…

Belki sorunun yanıtının önemli bir kısmı da bu onun varlığıdır…
Çok haklısın, Can Yücel; “Bizim sosyalistlerin ekşimiş suratlarından sıkıldım, gülmeyi mi bilmiyoruz” falan diyordu. İronisi, hayattan mutluluk duyması bizim için çok önemliydi. İnsanlar çok zor günlerden geçtiler, bizim müzik insanları olarak; “Ne geçmiş tükendi ne yarınlar” dememiz çok önemliydi.

Böylesine iyi edebiyatçılarla, şairlerle birlikte çalışabilmeyi nasıl başardınız?
Şiirleri biz seçiyorduk tabii. Ben gittim gittim Can babanın gençlik şiirlerini seçtim. Başka Türlü Bir Şey mesela… Belki şarkı olmamış olsaydı şiir o kadar da tanınmıyor olabilirdi, Yeşilmişik mesela. Can Yücel’i tanımış olmak da çok önemliydi, onun sesiyle duyuyorum ben o şiirleri okuduğumda. Öte yandan Murathan Mungan, Meral Özbek şarkı sözleri yazdılar; kalburüstü sözlerdi.

30 yılı devirmenin bir nedeni de bu güçlü sözlerdir, değil mi?
Evet, sadece müzik bunu yapamazdı.

Darbe olmasa Yeni Türkü olur muydu? Her şey dümdüz edilmemiş olsaydı mesela Olmasa Mektubun başka türlü tınlardı… Şarkılarınız çok naif kalabilir ve belki insanların ihtiyaçlarına yanıt vermezdi…
Hipotetik durumları tartmak çok zor. Olmasa Mektubun’un doğru anlaşılması için darbeyi onaylayacak da değiliz ama çok haklısın bence. Belki ikinci bir Buğdayın Türküsü yapıp bir daha sesimiz çıkmayacaktı. Çember olmazdı mesela; o tiyatro oyunu olarak yazıldığında “ya içindesin düzenin ya da dışında” şeklindeydi.
‘SANAT ARINDIRIYOR’
Adeta ezop diliyle seslendiniz bizlere ama biz ne söylediğinizi anlıyorduk… Çember mesela, çemberin dışında olmayı yani düzenin dışında kalmayı güzelliyordu. Ama DGM savcısı bunu dava konusu yapamazdı. Ben olsam Ahmet Kaya’yla değil sizle uğraşırdım mesela...
Biz buna sembolik anlatım gibi bir şeyler yakıştırmaya çalışıyorduk, masalsı, mitik denebilir… Çemberi dinleyen herkes farklı bir şeyler anlayabiliyordu gerçekten.

Hem de nasıl! Devrimci pratikten uzaklaşanların vicdanını perişan etmiştir çember, ya da hep dik kalmayı başarmışları onore etmiştir falan…
Değişik yorumlayanlar da oluyordu; -az da olsalar- çemberin içine girmek, dayanışmak lazımmış gibi…

Yok artık, bayağı saçmaymış o yorum. “En büyük silah umut etmek, yadigar kalsın size” dediniz. Dinledikçe dünyayı değiştirebileceğimizi düşündürten grup oldunuz… Bizi siz umutlandırdınız da sizi kim ya da ne umutlandırdı?
Yeni Türkü her dönem arkadaşlıkların grubu olmuştur. Gitarlarımızı alıp birbirlerimizin evlerinde çay içip üniversitenin dinamik ruhunu müzikle yaşatmaya çalıştık. Sanat zaten sizi yükseltiyor, dünyanın pisliklerinden arındırıyor. İlla sanat değil ama yaratıcılık bunu yapıyor. Aksi halde bu dünya sıradanlıklar dünyası haline gelir. Dostluğumuzla, yaşadıklarımızla, esprilerimizle kendimizi başka bir diyara taşıyorduk aslında.

Böyle korudunuz kendinizi yani…
Dünyadaki olayları daha iyimser karşılama şansımız da vardı. Sovyetler Birliği’nin dağılması mesela büyük hayal kırıklığı yaşatmadı bize. Yaşanan sosyalizmle istenen sosyalizm çok farklıydı ve sosyalizmin kendisini yeniden doğurmaya ihtiyacı vardı. ‘79-80’li yıllardan bakıp, “2000’lerde ne yaşarız”ın karşılığı da bu değildi tabii, onu da itiraf etmeli.

Yeni Yeni Türkü-Eski Yeni Türkü mevzularına girebiliriz artık öyleyse…
Aslında ortanca Yeni Türkü de denebilir şimdikine, 12 senedir birlikteyiz genç arkadaşlarla. Şimdiki arkadaşlar çok iyi müzisyenler tabii, 2000’li yıllarda verdiğimiz konser kadar çok konser hiçbir zaman vermemiştik. Yeni Türkü konser grubu oldu. Eski arkadaşların meslekleri falan derken turne yapamazdık mesela. Yıllık izinlere denk getirmeye çalışırdık, hafta sonu konserleri verebiliyorduk. Konser yapmadan da performansını koruyamıyorsun. Diğer yandan eski müzikleri de eski ekip yaptı, öyle olması gerekiyormuş demek.

Bir grup 30 sene dinleyicisiyle birlikte yaşlandığında onunla ilgili ileri geri konuşma hakkı da buluyoruz galiba. Mesela, “Nerede eski Yeni Türkü” diyenler vardır, “Şimdikinde eskisinin tadı yok” diyenler… “İyi bir konser grubu oldu ama yeni şarkı üretemiyor”... gibi çoğaltılabilir.
‘89’da Yeşilmişik’in ardından bir anda grup çok popüler oldu, “ticarileştiler” diyenler oldu. ‘91’de Selim Atakan ayrılınca, “tamam artık bunlar bitti” diyenler oldu. Geride kalan olarak ben çok büyük yükün altında kaldım. Öyle bir seyircimiz var ki hesap soruyor. Ama hep grup müziğini önde tuttum. Arkadaşlık duygularını kaybetmek istemedim. Birbirini tanıyan sıkı dostlar olarak götürdük bu işi ama sonra tıkandık, üretemez hale geldik. ‘97’de de ayrıldık. Ben o kadar sabırlı çıktım ki 30 yılın sonunda insanlar artık hakkımı teslim etti. Ama evet üretimimiz 10 yıldır yok.
‘MELODİ YAZMAK KOLAY YENİ TÜRKÜ ŞARKISI YAPMAK ZOR’
Ne oldu da üretim durdu? Zaman mı kötü, edebiyat mı zayıf, melodiler mi tükendi?
Çok büyük laflar etmek istemiyorum ama 2000’li yılların çok ilham verdiğini söyleyemem. Çok büyük bir sosyal dönüşümden geçiyoruz ve bunun ucunun nereye açılacağını kimse bilmiyor. Bence herkes bir kapandı. İleriye dönük bir sol hareket oluşturulamıyor, sosyal demokrasi ile sağ arasında bir fark kalmadı gibi… İmam Hatip mezunu bir başbakan Nâzım okuyor falan…
Hep dönemlerle çakıştı şarkılarımız ama 2000’lerin başı çok sıkıntılıydı gerçekten. Bu dönemin şarkısı nedir bulmakta güçlük çekiyorum. Kendi kendimizi taklit etmeden yeni bir şey yapmak konusunda çok zorlanıyorum. Melodi yazmak zor değil, Yeni Türkü şarkısı yapmak zor. Murathan Mungan şiir yazmıyor mu yazıyor ama “Biz büyüdük ve kirlendi dünya” karşılığını bulan bir şeydi, hâlâ da buluyor ama söylendi o.

Uzak değil dünyanın kapıları demiştiniz, ya da göç yolları bir gün döner geriye dediniz? Bizi kandırmadınız değil mi? Madem söylediniz, bir bildiğiniz olmalı; dünyanın kapılarını ne zaman açacağız? Denizlere çıkacak mı sokaklar? Velhasıl umudunuz baki midir?
Beş yıl öncesine göre daha umutluyum, sokakların ne zaman denizlere çıkacağı sorusunun cevabı belki çok ileride, belki çok iç açıcı değil şimdi durumumuz ama kandırmadık tabii.
Devrim Büyükacaroğlu
www.evrensel.net