06 Temmuz 2014 12:28

Zehirli atmosferde üç çatı

Bazı İslamcı çevreler tablonun ona ait olmadığı iddiasını ileri sürerek bu beladan kurtulma yolunu denemişlerse de, Murat Bardakçı’nın 'resmi yaptığında halife değildi' şeklindeki orta yolu bulan çözümüyle sular bir süreliğine durulmuştu.

Paylaş

Aydın ÇUBUKÇU

Irak’ta “İslam Devleti”nin ardından, IŞİD lideri Ebu Bekir El Bağdadi de halife ilan edildi. Bölgede savaşan irili ufaklı bütün cihadi örgütler, “hilafet çatısı altında birleşmeye” çağrıldı.
Bir çatı altında birleşmek, son dönem Ortadoğu siyasi literatüründe önemli ve ağırlıklı bir taktik çizgiyi ifade eder oldu. Sorunlar karmaşıklaştıkça güçler bölünüyor, bölünen güçleri aynı cephede toplamak için tarihten simge derleme yolu deneniyor. Geçmişte etkili olmuş kurumlar, sloganlar, bayraklar yeniden dolaşıma sokulmaya çalışılıyor. Bu bakımdan IŞİD’in hilafet ilanı ile Ekmelledin İhsanoğlu’nun “çatı adayı” olarak karşımıza çıkarılması aynı atmosferin ürünü olarak görülebilir.
Çeşitli ve karşıt hava akımlarının daha büyük fırtınalara işaret ettiği bu atmosferde siyasetin kendi paratonerlerini kurmak için başvurduğu simgeler, hem fırtınanın karakterini hem de “korunma tedbiri” almaya çalışan güçlerin çözümsüzlüğünü gösteriyor.
Böyle bir ortamın şakaya müsait olmadığı açıktır.  Ama her şey, ünlü özdeyişte söylendiği gibi, trajediyle komedi arasında sallanıyor.

SON HALİFEDEN EN SONUNCU HALİFE’YE

Son Halife denince Abdülmecid Efendi’yi anlıyoruz. İmparatorluğun yıkıldığı ama henüz cumhuriyetin ilan edilmediği bir dönemde korunması gerekli görülmüş bir simgeydi. Bir tür “çatı adayı” olarak TBMM tarafından, diğer adaylar arasında en çok oyu alarak seçilmişti. Cumhuriyet’in ilanından yaklaşık bir yıl kadar önce, kimi sarhoşluktan, kimi ruh sağlığı bozukluğundan muzdarip şehzadeler arasında en uygunu olarak görülmüş ve halife ilan edilmişti. Abdülmecid Efendi, tam bir batılı gibi yetiştirilmiş, dünya görüşü olarak da “batıcı bir liberal” olarak kabul edilmiş aydın bir adamdı. Ressamdı, müzisyendi, konçertolar ve oda müziği eserleri bestelemiş, bunları aralarında kızlarının da bulunduğu kadınlardan oluşan topluluklara çaldırmış. İnce zevkleri olan ve pek çok dil bilen efendiden bir zattı. Geçtiğimiz yıllarda müzayede salonlarını alt üst eden bir keşifle yine gündemdeydi. “Harem” adlı tablosu, bir halifenin çıplak kadınları resmedip edemeyeceği tartışmalarına yol açmıştı. Bazı İslamcı çevreler tablonun ona ait olmadığı iddiasını ileri sürerek bu beladan kurtulma yolunu denemişlerse de, Murat Bardakçı’nın “resmi yaptığında halife değildi” şeklindeki orta yolu bulan çözümüyle sular durulmuştu. Neticede tablo 1 milyon 600 bin liraya satıldı ve bu “reklam kokan” kavga bitti.
Evet, oryantalist tarzda ve anlayışla, çıplak figürlerin kullanıldığı “Harem” adlı bir tablo yapan “son halife”den, Bağdat İslam Üniversitesi’nde doktora yapan ve geçmişte Dr. İbrahim Avad diye tanınan vaiz, şeriat, fıkıh, İslam tarihi ve şiir uzmanı “en sonuncu halife” Ebu Bekir El Bağdadi’ye geldik. Hangisinin daha münevver olduğu sorusuna verilecek cevap kullanılan ölçütlere göre sükûnetle tartışılabilir. Ama hangisinin gerçek halife olduğu sorusu kelle götürebilir.
Abdülmecit Efendi’nin silahlı adamları yoktu. Oysa bütün İslam tarihi boyunca, bütün halifeler ordulara hükmetmişlerdi. Hilafet, siyaset ve iktidar demekti ve Hz. Ebu Bekir’den beri bu böyleydi. Yeryüzünde Allah’ı temsil etmek, iktidar ve silah gücüne dayanmadan kabul ettirilebilecek bir iddia değildir.
Abdülmecid Efendi tuvaller ve fırçalarla notalar arasında keyifli bir hayat sürerken, üstelik bir yıl sonra saltanatını yıkacak olan TBMM tarafından halife seçilmişti. Ebu Bekir el Bağdadi ise, yıka öldüre ilerlediği bir yolun belli bir noktasında, silahının ve yolunda ölmeye ant içmiş adamlarının gücüyle halifeliğini ilan etti. Yavuz, aciz Memlukluların elinde anlamsız bir süs gibi duran bir unvanı kılıç zoruyla İstanbul’a getirmişti; Bağdadi ise ortada kalmış ve kimsenin hak iddia etmediği bir makamın artık kendisine ait olduğuna hükmederek kendinden menkul bir halife oldu. Bu arkaik ve işlevinin ne olacağı zaman ve olaylara bağlı makam, ona ne kazandırdı şimdilik belli değil; ama silaha ve iktidara sahip oldukça bu iddiası elbette devam edecektir. Kutsal inanca göre, Davut’tan başka herkes (Yalnızca o bu makama Allah tarafından tayin edilmişti!) aynı yoldan halife oldu. Yavuz’dan Bağdadi’ye kadar silahsız ve ordusuz tek halife, Abdülmecid Efendi adlı kader kurbanıdır.

ÜÇ ÇATININ ALTI!

Halifelik çatısının altına, yüzlerce ayrı grup halinde savaşa katılmış İslamcı fraksiyonlar çağrılıyor. Irak Şam İslam Devleti, ya da kısaca Devlet, artık bir savaş örgütü olmaktan çıkıp belli bir bölgeyi siyasi ve toplumsal bakımdan yönetmeye kalkıştığında, mevcut gücünün yeterli kalamayacağını hesap ederek hem coğrafi bakımdan hem de sosyal taban bakımından genişlemeyi geleceğinin güvencesi olarak tespit etti. Öyleyse asker ve silah sayısını arttırmak, ekonomik dayanaklar sağlamak ve devlet olma iddiasını güçlendirecek bir halka sahip olmak zorundaydı. Henüz hiçbiri yoktu!  Hilafet ise, hepsine birden korunak ve dayanak sağlayacak bir simgeydi ve ortada duruyordu. Yani tasarlanan binanın inşaatına çatıdan başlandı!
Recep Tayyip Erdoğan, Ekmeleddin İhsanoğlu “çatı adayı” olarak ilan edildiğinde, bu yöntemle dalga geçmişti. Bina yapmaya çatıdan başlanmaz, diyerek, Karadenizli müteahhitlere danışılmasını önermişti. IŞİD’in çatı çalışmalarında aynı espriyi yapmadı.
Her iki çatı da benzer ihtiyaçlardan doğmuştu ve siyasi amaç bakımından özdeşti.
Bir başka ortak yönleriyse, eh ikisinin de İslami gelenekler ve tarihsel uzantılar üzerinden siyaseti biçimlendirmeye çalışmalarıydı. Bu aynı zamanda artık Ortadoğu’nun karakteristiği olarak tanımlanabilecek bir egemen sınıf özelliğidir.  
IŞİD’in çatısı, Müslümanların bir kesimini diğerlerine karşı birleştirmeyi amaçlıyor; Ekmelledin çatısı da… Aynı sosyal ve siyasal zemin üzerinde birbirleriyle kapışan güçlerin kaçınamayacağı bir taktiğin gereğidir bu.
Tarihin bir cilvesi olarak, Abdülmecid Efendi’nin özellikleri, Ekmelledin İhsanoğlun’da yeniden tecelli etmiş gibidir. CHP tabanını ikna etmek için manşete çekilen “karısının başı açık” nitelemesinden, “Batı yanlısı, AB normlarına uygun” süslemelerine kadar her şey Abdülmecid Efendi için de geçerliydi. Sonra dönüp İslamcıları ikna için, onun din âlimliğinden, İslam âlemindeki itibarından söz ediliyor. Böylece 1922’de Saltanatı tasfiye sürecinde aranan halifenin özelliklerini taşıyan bir cumhurbaşkanı profili çiziliyor.  IŞİD heyulasının rengini verdiği bir havada, Recep Tayyip Erdoğan’la aynı kulvarda koşacak bir atlet!
Bu uyumluluk, benzerlik, birbirinin içinden doğmuş olma halleri, Ortadoğu’da emperyalizm ve gericilik kanadının ortak karakteri olarak anlaşılabilir. Bu gerçeğin altını çizebilmek için, üçüncü adaya, Selahattin Demirtaş’a bakmak gerekir. Bütün bu kan, komplo, kirli ittifak arayışları arasında, bir başka hayatın var olduğunu, halkların umut etmeye ve umutlarını gerçekleştirme niyetinden asla vazgeçmeyeceklerini simgeleyen bir isimdir o. Çatısının altında, öteki çatılar altında olmayan, o çatıların altına asla giremeyecek olan her şeyi çağıran bir simge…

ÖNCEKİ HABER

Bir seçim tablosu: Milyon dolarların karşısında halkın emeği

SONRAKİ HABER

Avcılar'daki kedi evleri hastalıktan kaynaklı ölümler nedeniyle kaldırıldı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa