Çölden, karlı ormanlara... Ölümüne kaçış

Çölden, karlı ormanlara... Ölümüne kaçış

30. İstanbul Film Festivali’nde “Yıllara Meydan Okuyanlar” bölümünde gösterilen bol ödüllü bir film Ölümüne Kaçış. Polonya, Norveç, İrlanda, Macaristan ortak yapımı olan ve Polonyalı yönetmen Jerzy Skolimowski’nin yönettiği film; 2010 Venedik Jüri Özel Ödülü’

Suzan Demir

Çölde savaş helikopterlerinin insanı ürperten gürültüsü ve hemen ardından da silahlı bir çatışmayla başlayan film, kısa bir süre sonra Avrupa’nın karla kaplı ormanlık arazisinde bir kaçıp-kovalamaca öyküsüne dönüşüyor. CIA’nın operasyonuyla tutuklananların sevkıyatı sırasında meydana gelen bir kazadan sağ kurtulan bir “mahkum”, uçsuz bucaksız çöllerden sonra düştüğü bu karla kaplı ormanda bir anda kendisini, “avcıların” kovaladığı “av” konumunda bulur. Peşindekilere izini kaybettirmek isterken aynı zamanda zorlu doğa koşullarına karşı da mücadeleye girişir. Diğer yandan, uzak diyarlardan getirilmiş bu kaçağın sessiz yolculuğunun, orman civarında adeta dünyadan izole edilmiş halde yaşayan insanlar için nasıl da huzur bozucu olabileceğine tanık oluyoruz.

11 EYLÜL GÖNDERMESİ...

Amerikan halkının beyazperdede izlemeye alışkın olduğu (ki bizler de yabancı değiliz bu tür filmlere) havada, karada, gökdelende, okulda kısaca akla gelebilecek her alanda, her mekanda panik yaratıp paranoya besleyen filmler serisinin gerçeğe dönüşmüş halini 11 Eylül’de “İkiz Kuleler”in yıkılışında görmüştük. İzole edilmiş ABD, kalbinden vuruldu. Düşmanın rengi kızıldan yeşile dönmüştü ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ardı ardına gelen Afganistan ve Irak işgalleriyle sürek avı başlatan ABD, yerle bir ettiği Ortadoğu’yu kan gölüne çevirdi.

Doğudan gelen adamın sessiz ve izole olan yaşamın içine girerek huzuru bozması, 11 Eylül göndermesi gibi duruyor. Adres farklı olsa da “huzuru kaçıranın” yine doğudan geldiğini filmin alt metinlerinde okuyabiliriz. Oryantalist bakış açısını ortaya koyan böylesi bir alt metin okuması, kuşkusuz zorlama ve abartılı sayılmaz.

Çölde yaşayan birisinin karla kaplı ormanlarda yaşam mücadelesi vermek zorunda kalması (çöl ve kar zıtlığı) filmin dramatize unsurlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Öte yandan adamın zaman zaman rüya ya da sanrı olarak gördüğü kimi görüntüler aracılığıyla yönetmenin doğu mistisizmine gönderme yaptığını söylemek de mümkün.

Ülkesinden koparılıp getirilen bu adamın öyküsünü salt çölde yaşamış bir insanın karlı ormanlarda verdiği özgürlük mücadelesi olarak okumak yanlış olmaz. Ama bu okuma biraz eksik kalır. Siyasal süreçle ilgili ayrıntılar verilmemesine rağmen tutukluların giydikleri kıyafetlerin renginden, kafalarına geçirilen siyah üçgen şeklindeki çuvallardan, bütün olup bitenin 11 Eylül sonrasındaki “demokrasi” hedefli harekâtların birisinden kaynaklandığını anlıyoruz.

ÖLÜM NEREDEN GELİYOR?

Film boyunca adını ve kim olduğunu bilmediğimiz adamın yeni karşılaştığı ve tamamen yabancısı olduğu dünyaya karşı derin bir güvensizlik hissiyle hareket ettiğini görüyoruz. Başka bir dünyadan gelmiş gibidir. Diliyle iletişim kurma olanağı yoktur. Özgürlüğü için çırpınırken bir yandan da hayatta kalma mücadelesi vermek zorundadır.

Çetin koşullar -hem çevresel, hem bedensel, hem ruhsal anlamda- daha da ağırlaştıkça adam tam bir ölüm makinesine dönüşür. Ağır yaralı halde kendisine yardım eden kadın sayesinde belki de insanlar hakkındaki daha farklı düşünmeye başlayacakken gücü tükenir. Peşindeki askerlere yakayı ele vermese de sonunda alışık olmadığı iklim koşullarına boyun eğerek yenik düşer...

Ve tabii film bitince ister istemez akla şu soru geliyor: Film boyunca tanık olduğumuz ve hepsi de ayrı bir dehşet içeren öldürme eylemlerinin gerçek sorumlusu kim?.. (İstanbul/EVRENSEL)

www.evrensel.net