30 Kasım 2019 02:19

“Öfke aynı öfke değildi, onlar umutsuz değildiler”

Yalnız bırakılmaya çalışıldığımız bu savaşta yan yana geldiğimizde gerçekten özgür bir geleceği kurabileceğiz.

Fotoğraf: Pixabay

Paylaş

Elif TURGUT

İstanbul

Yaşadığımız koşullar, çevremiz, zaman değiştikçe doğal olarak gelecekten beklentilerimizle, hayallerimizle bizi bekleyen gerçekliğin tutarlılığı da değişiyor. Bizlere vadedilen “iyi bir okul oku, iyi bir mesleğin olsun, rahatça yaşamını sürdür” gibi bir yanıyla bireysel bir rekabet, kişisel gelişim ile geleceğimizi garanti altına alabileceğimiz vaatlerinin günümüzde inandırıcılığının kalmadığını görüyoruz. Kariyer zirvelerine, sertifika programlarına katılım oranlarında değişimin gözle görünürlüğü tartışılır olsa da katılımdaki niyet ve hedef düne göre büyük oranda değişti. Dün şirket stantlarını arı gibi dolaşıp iyi bir network yakalayıp olabileceğinden daha iyi bir pozisyonda işe girmek isteyen, “yönetici olabilirim” hayalleri kuran üniversite öğrencileri; bugün staj bulabilmek, “gerekirse bir süre ücretsiz de olsa” çalışabileceğini söylemek için kariyer zirvelerini dolaşıyor. “İyi bir işe girerim, tatillerde gezerim, ailemden destek almadan ekonomik bağımsızlığımı kazanır ve hayatımı kurarım, işimde yükselerek konforlu bir yaşama sahip olurum” hayallerinin bugün gerçekliği ciddi bir belirsizlik. Hala CV’leri uzun satırlarla doldurmanın, kurslara gitmenin, dil öğrenmenin bu soru işareti dolu karanlık geleceği aydınlatacağına emin olan arkadaşlarımız ise mevcut ekonomik durumda bunları nasıl yapacağını düşünür halde. Günü kurtarmak için sorulan sorular bir yana, uzun süreli bir plan yapmak, ne yapacağını ya da yapabileceğini bilmek düne göre daha karanlık. Alanında iş bulabilmek ve okurken aldığı kredi borcunu ödeyebilecek bir meslek edinebilmek ise herhalde en yaygın hayallerdendir. Güvenceli bir geleceğe olan susamışlığın bugün, düne oranla çok daha yakıcı olduğunu hepimiz kendi yaşamımızdan görebiliriz.

SIKIŞMIŞLIKTAN DOĞAN VERİMSİZLİK

Düne oranla hem okuyup hem çalışan öğrenci çok daha fazla; ev ve yurt kiralarına, temel tüketim maddelerinin fiyatlarına bir göz atınca bu çok da şaşılacak bir durum değil. Düne oranla kendimize ayırabildiğimiz vaktin de daha az olduğunu gösteriyor. Okul-iş-ev üçgeni arasında geçirdiğimiz vaktin tamamını kalitesiz, yorucu bir sürece dönüştürüyor. Evdeyken ne kendimize vakit ayırabiliyoruz ne de okuldayken derslere odaklanabiliyoruz.

Okula gidiyoruz, işe gidiyoruz, dersleri geçmeye çalışıyoruz bunların arasında kalan vakitte de arkadaşlarımızla vakit geçirmeye çalışıyoruz. Mevcut durumda sosyalleşmek için seçeneklerimiz bütçemize göre değişiyor ve bütçe azaldıkça seçeneklerimiz de bir o kadar azalıyor.

Büyük hayallerle girdiğimiz üniversiteler, kendimizi, yeteneklerimizi geliştirebileceğimiz kulüp etkinlikleriyle dolup taşmıyor; kulüpler de yapacakları etkinliklerin bütçeleri için kara kara düşünüyor. Kendi gelişimimizi sağlayabileceğimiz alanları bulamadığımızda ikişerli-üçerli olarak çevremizdekilerle bir araya gelip bu alanları kendimiz yaratmaya çalışıyoruz.  Nefes alacağımız alanlar kurmaya çabalıyoruz.

Tüm bu yaşam pratiğinin getirdiği stres, çevremizdekilerle kurduğumuz ilişkileri de yıpratıyor, bozuşturuyor farklı bir biçimde kurmamıza sebep oluyor. Yaşadığımız sorunları birlikte aşmaya çabalayacağımız arkadaşlarımızla aramızdaki ilişkinin biçimi değişiyor ve herkes kendi yaşam koşturmasında kendini kurtarmaya yönelik bir savaş veriyor.

DAYATILAN SINIRLAR DARALMAYA BAŞLADI

Zaman değiştikçe hayallerimizin, beklentilerimizin değiştiğini söylemiştik. Dün de bugün de sınırları çizilmiş bir yaşam içinde belli seçenekleri kullanarak hayatımıza yön vermeye çalışıyoruz. Seçeneklerimiz ve olanaklarımızın daha çok olduğunu düşündüğümüz zamanlarda bile sınırlarımız mevcut düzenin bize çizdiği kadardı. Sanki bu savaş bireysel bir savaşmış gibi sınırları çizenler tarafından onlara karşı hep tek bırakılmaya çalışıldık. Sınırlar, seçeneklerimiz daha çok olduğu zamanlarda çoğunluk açısından görünmezken bugün sınırlar o kadar daraltıldı ve bizi sıkıştırmaya başladı ki tek başımıza hareket edemez hale getirildik o duvarlar arasında. Yolun bizi nereye götürdüğünden emin ya da götürdüğü yeri görüp bundan memnun olmadık, öfkelendik. Bu da bizi her gün daha sıkışmış ve bizim dışımızdaki koşullara bağımlı hissettirdi belki de.

Peki varlığını en çok bu ekonomik kriz döneminde hissettiğimiz bize dayatılan bu sınırların varlık sebebi ne? Ve kim çiziyor bu sınırları? Bir üst akıl var ve tüm insanlık o nasıl isterse yaşamını ona göre mi yönlendiriyor? Bunu söylemek pek gerçekçi olmaz. Nasıl geleceğe dair beklentilerimiz ortak bir şekilde değişime uğruyorsa, bunu yaratan ve bize geleceğimizin nasıl olacağına dair ortak öngörüler sunan toplumsal koşullar da değişiyor. Sınırların çoğunluk açısından şimdiye göre daha belirsiz göründüğü bir yaşam planını bile tekrar düşündüğümüzde aslında hayalini kurabildiğimiz yaşamın özgür bir yaşam olmadığını görürüz. Birilerinin cebi para dolsun diye heba ettiğimiz saatler, karşılığını alamadığımız mesailer, yıllarca borçlu kalarak almayı hedeflediğimiz evler, üretimine katıldığımız bilgiye ya da ürüne yabancılaştığımız bir çalışma hayatı… Toplum için, kendimiz için üretmediğimiz, yeteneklerimizi özgürce geliştiremediğimiz ve kendi alanımıza dair topluma faydalı bir üretim yapamadığımız bir gelecekten çok ertesi gün karnımızı nasıl doyuracağımızı bilmediğimiz, alanımıza dair herhangi bir iş bulmakta zorlandığımız, ilgi alanlarımıza ne vakit ne para ayırabildiğimiz güvencesiz bir gelecek var önümüzde. Aslında gerçekten özgür olmadığımız, nehrin akışı bizi nereye götürürse gitmek zorunda kaldığımız bir gelecek…

SINIRLARI ÇİZEN KİM, NE?

Sınırları çizen ise mevcut tüm toplumsal yaşamı yaratan üretimin biçimi. Dönemden döneme geleceğimize yönelik seçeneklerimiz artar, azalır, bizi derin bir umutsuzluğa mahkûm eder, gerçekçi olmayan hayallere kapılmamıza neden olur ama özgür bir yaşama sahip olmamızın önüne geçer. Tek başımıza geleceğe baktığımızda güçsüz kalır ve yeniliriz bu yaşam mücadelesinde. Tüm bu duvarları ören, geleceğimizin sınırlarını belirleyen ama özünü asla değiştirmeyen üretimin biçimi; mevcut kapitalist sistem, meta üretimini ve çok ufak bir azınlığın konforlu yaşamını sağlayan bu sistem.

Tablo karamsar görünüyor, ancak tek başımıza kendi perspektifimizden bakarsak. Oysaki bu sorunları yaşayan onlarca, binlerce ve hatta milyonlarca genciz. Bizi bu duruma itenler her ne kadar kendilerini gizlemeye çalışsalar da sınırlarımız daraldıkça daha da net bir şekilde görünür hale geliyorlar. Asıl umutsuzluğu ortadan kaldırmak da umutsuzluğu yaratan koşulları görmekten, bilincinde olmaktan ve bu sınırları yaratan sistemi değiştirmeye çabalamaktan, bize dayatılan hayallerin ötesinde bir yaşamın varlığına inanmaktan ve onu talep etmekten geçiyor. Yarın yaşayabilmekten kaygı duymayacağımız, umutsuzluk hissetmek zorunda kalmayacağımız bir gelecek mümkün, bunu kurmaya çalışmak her gün yeniden üretilen tüm umutsuzluğu yatıştırmak için güçlü bir ilaç. Yalnız bırakılmaya çalışıldığımız bu savaşta yan yana geldiğimizde gerçekten özgür bir geleceği kurabileceğiz. Yalnız bırakılıp hep yenildiğimiz savaşlarımızı birleştirip kazanacağımız bir dünyaya sahip olacağız. Bunun için, umutsuzluklarımızdan kurtulmak için bize dayatılan sınırları yaratanlara karşı geleceğimiz için yan yana mücadele etmemiz ise gerekliliğin ötesinde bir zorunluluk.

NEFRET DOLUYDULAR O HUZURLU ADAMLAR

John Steinbeck mevsimlik işçilerin grevini anlattığı “Bitmeyen Kavga” adlı romanında geleceği değiştirmeye yönelik inancın insanı nasıl umutla doldurup, zihnen özgürleştiğini çok güzel anlatıyor.

“Bizim evimizde bir kavga vardı, çoğunlukla açlığa karşı. Babam işverenleriyle boğuşurdu, ben okulda savaşırdım. Ama daima kaybeden taraf olurduk. Sanırım bir zaman sonra hep kaybetmeye mahkûm olduğumuza inanmaya başladık. Babam, tıpkı bir alay köpek tarafından köşeye sıkıştırılmış kedi gibi çırpınıyordu. (…) İşte ben o umutsuzluk içinde büyüdüm. (…) Yaşadığımız ev her zaman öfke doluydu, öfke bir duman gibi evin içine sinmişti; yenilginin getirdiği, patrona duyulan o tehlikeli öfke, müdüre duyulan öfke, veresiyeyi kesen bakkala öfke… Mide bulandıracak kadar şiddetliydi, ama engellemek imkansızdı. (…) Aynı koşullarda yetişmiş beş adam vardı. Hatta bazıları daha beterini görmüştü. Hepsi öfke doluydu ama öfkelerinin türü farklıydı. Bu öfkeler belli bir patrona ya da kasaba yönelik değildi. Onlar tümüyle patron düzenine karşı nefret doluydular, bu farklı bir şeydi. Öfke aynı öfke değildi. (…) Onlar umutsuz değildiler. Suskundular, çalışıyorlardı. Ama zihinlerinin gerisinde bir yerde, nefret ettikleri bu düzene karşı zafer kazanacaklarına ilişkin bir inanç taşıyorlardı. İnan bana, o adamlarda huzurlu bir hal sezinledim.”*

*Steinbeck, J., Bitmeyen Kavga, syf.24

 

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

“Hasta bir toplumun semptonu”

SONRAKİ HABER

Urfa’da sağanak yağış hayatı felç etti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa