Çanakkale'ye götürülen 'Münevverler'den Hatay'a götürülen 'Ünlüler'e..

Çanakkale'ye götürülen 'Münevverler'den Hatay'a götürülen 'Ünlüler'e..

Tarihçi/Yazar Ayşe Hür, askerlere 'destek amaçlı' Hatay'a giden 'ünlüler'den 1915 yılında Çanakkale’ye yaptırılan ziyarete değindi.

Ayşe HÜR
Tarihçi/Yazar

Geçtiğimiz günlerde aralarında İbrahim Tatlıses, Hidayet Türkoğlu, Necati Şaşmaz, Ajda Pekkan, Yavuz Bingöl, Hülya Koçyiğit, Sibel Can ve Kenan Sofuoğlu gibi çok sayıda “ünlü”nün olduğu bir grup Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talebiyle “Zeytin Dalı” Harekatı'na destek vermek ve askerlerle buluşmak için Hatay'a gitti. O günden beri ateşli bir tartışma sürüyor. Tartışmanın temalarını basından izliyorsunuzdur. Ben bu temalardan “Gidenler sanatçı mı değil mi?”, “Bugüne dek ülkenin hiçbir sorununa vaziyet etmeyenler, Saray’dan emir gelir gelmez savaşa destek için koşmalı mı?” şeklindekiler hakkında değil, “2018’de Hatay’a yaptırılan ziyaretin 1915’te Çanakkale’ye yaptırılan ziyarete benzeyip benzemediği” konusundaki merakları gidermeye çalışacağım. Elbette bunun için 103 yıl önce nelerin olduğunu hatırlatmam lazım.

İTTİHATÇILARIN PROPAGANDA ATAĞI

Birinci Dünya Savaşı sırasında merkez karargâhta İstihbarat Şube Müdürü olan Kazım Karabekir, savaş arifesinde savaş yanlısı yayınlar konusunda dönemin Matbuat Müdürü Hikmet Bey’i makamına davet etmiş Hikmet Bey de neşeli bir tavırla kendisine Muhyiddin Arabi’nin Edirne Kütüphanesinde bulunan Şeceretü’n-Numaniye adlı esrarnamesinden kopya edilmiş 1914 senesine dair kehanetleri göstermişti. Bu beyitlerde Osmanlı-Alman ittifakından, bu ittifakın bütün Müslümanları ayaklandıracağından, iki sene içinde Turan’ın ve bütün Asya’nın ele geçirileceğinden bahsedilmekteydi. Kâzım Karabekir, böyle safsatalarla kendisini meşgul ettiği için azarlayınca da “Ne yapalım. Öyle istiyorlar” demişti Hikmet Bey.

ENVER PAŞA OLAYA EL KOYUYOR

“Öyle isteyenler” kimdir derseniz, İttihatçı üçlünün en maceraperesti, en hayalperesti Enver Paşa’yı anmamız lazım ilk önce. Enver Paşa1914’de patlak veren Birinci Dünya Savaşı’nın propaganda işlerini, İttihatçıların mimarı olduğu, 1912-1913 tarihli Balkan “hezimetleri” sırasındaki gibi“amatörce” yürütmemeye karar vermişti. Özellikle de Sarıkamış faciası, Kanal hezimetleri ve kanlı 1915 Ermeni Kırımı’nın içerde ve dışarıdaki olumsuz etkilerini silmek, en azından azaltmak için kolları sıvamıştı. İlk işlerinden biri bıyıklarını Alman Kayzeri II. Wilhelmgibi uzatıp, uçlarını yukarı doğru kıvırtmak oldu. Sonra Kafkasya cephesine giden yollar üzerine “Turan’a gider” tabelaları astırdı, trenlerin üzerine “Enverland” yazdırdı. Almanlar da ona destek veriyorlar, Almanya’dan Osmanlı ülkesine silah taşıyan trenlerin üzerine “Enverland” yazıyorlardı.

Ancak 1914 sonbaharında İtilaf donanması Çanakkale önlerinde belirdiğinde, İstanbul’da büyük bir panik yaşandı. Hükümet Anadolu’ya taşınma hazırlıklarına girişti. Osmanlı Bankası’nın 2.560.000 liralık rezervinin 1.550.000 lirası Eskişehir ve Konya’ya nakledildi. Bu konuda doktora çalışması olan Erol Köroğlu’ndan öğrendiğimize göre, bu meşum günlerde İttihat Terakki’nin en acımasız, en radikal lideri Talât Paşa’nın çağrısıyla edebiyatçı Celal Sahir’in (Erozan) evinde gizli bir toplantı yapılmıştı. Toplantıya Yahya Kemal, Halide Edip ve eşi Doktor Adnan (Adıvar), Akçuraoğlu Yusuf, Hamdullah Suphi, Ziya Gökalp, Köprülüzade Fuad, Hüseyinzade Ali, Halim Sabit, Mehmet Ali Tevfik ve Ömer Seyfeddin gibi siyaset ve fikir insanları katılmıştı. Talât Paşa’nın ağzından İstanbul’un düşebileceği tehlikesini duyan Yahya Kemal (mealen), “Münevverler olarak ne yapabiliriz?” sorusunu sormuş, ardından uzun boylu tartışılmıştı konu. Sonunda en önemli görevin “halkı aydınlatmak” (irşat) olduğuna karar verilmişti. Ancak bu toplantıdan sonra birkaç kez daha toplanan aynı ekip milliyetçilik tanımından başlayarak halka hangi temalarla, hangi dille yaklaşacakları konusunda çatışma yaşamaya başlamıştı. Tartışma İttihatçılar ve İttihatçı olmayanlar arasındaydı. Meşrebine göre kimi ırkı, kimi dili, kimi dini öne çıkarmayı önermekteydi. 

EDEBİYATÇILARIN ÇANAKKALE SEYAHATİ

Sonunda Enver Paşa işe el koydu ve kara harekâtının başlamasından yaklaşık iki ay sonra, Haziran 1915’te, Osmanlı münevverlerine bir davet mektubu yazdı. Mektupta münevverlerden “harp edebiyatı niteliğinde eser yazmaları” isteniyordu. Bu eserler için kendilerine para da ödenecekti. Kimi yazar, bu daveti “milli görev” saydı ve para almadan yazmayı kabul etti, kimi hiç ses çıkarmadı. Yazarların bu eserlerinde “askerin cevherine ve milletin kabiliyetine dair hakiki tasvirler” oluşturmaları için Çanakkale cephesini gezmeleri de isteniyordu. Çağrıyı alan 20-30 kadar yazar ve sanatçıdan, milliyetçiliğe, dolayısıyla İttihatçılığa uzak duran Tevfik Fikret hasta olduğu için, Mehmed Akif (Ersoy) Teşkilat-ı Mahsusa adına Berlin’de olduğu için (görevi, Almanların esir aldığı 100 bin kadar Müslüman esiri “aydınlatmak” idi. Bugün İslamcı muhafazakȃr gençliğin başucu eseri olan Asım’ı bu seyahat sırasında yazmıştı) heyete katılmamıştı. Hüseyin Cahit geziden önce Çanakkale’ye iki günlük bir ziyaret yapmıştı zaten. Yahya Kemal İstanbul’daydı ve bir mazereti yoktu ama o da heyete katılmamıştı.

AHMET HAŞİM’İN KÜSKÜNLÜĞÜ

Ahmet Haşim ve Süleyman Nazif cepheye bile davet edilmemişti. Yakup Kadri’ye göre çağrılanların hepsi “Türkçü” idi, Ahmet Haşim ve Süleyman Nazif’ise “Türk” değildi. Ahmet Haşim Arap, Süleyman Nazif ise Kürt’ü. Süleyman Nazif de Enver Paşa’ya ateş püskürmüş ama içe kapanık biri olan Ahmet Haşim duygularını Yakup Kadri’ye şöyle ifade etmişti:

Benden bir kahramanlık neşidesi anlatmamı mı bekliyorsunuz? Onu da her şey olup bittikten sonra izzet ve ikram ile Çanakkale’ye davet edilen şairlerimizden dinleyiniz. Şimdi burada sizinle konuşan sadece İhtiyat Zabiti Haşim Efendi’dir!

Geriye kalan 18 kişi, 11 Temmuz1915 günü, Sirkeci Garı’ndan “Allah! Allah!” nidalarıyla uğurlandı.

Kurmay Binbaşı Edip Servet ve Yüzbaşı Hulusi’nin mihmandarlık yaptığı heyette Hamdullah Suphi (Tanrıöver),Ahmet (Ağaoğlu), Ali Canip (Yöntem), Ömer Seyfettin, Mehmet Emin (Yurdakul), İbrahim Alâettin (Gövsa), Enis Behiç (Koryürek), Celal Sahir (Erozan), İbrahim (Çallı), Hakkı Süha(Gezgin), Hıfzı Tevfik (Gönensay), Selahattin (Öksüzcü), Ahmet (Yekta), Yusuf Razi (Bel), Muhittin (Birgen), Müfit Ratip (yolda hastalanıp İstanbul’a dönecekti), Nazmi Ziya (Güran),Orhan Seyfi (Orhon) gibi edebiyatçılar ve ressamlar vardı. Ayrıca yolculuğu görüntülemek için bir fotoğrafçı ile bir de sinemacı vardı.

BAŞLARDA ENVERİYE, KOLLARDA YEŞİL DEFNE MOTİFİ

Alaaddin Gövsa’nın anlatığına göre, gruba sol kolunda yeşil bir defne yaprağı motifi işlenmiş olan hâkî keten giysiler dağıtılmıştı. Başlarına da Enver Paşa tarafından icat edilen ve savaş boyunca askerlerin giydiği “Enveriye” veya “Kabalak” denilen başlıklar vardı. Heyet Bolayır’da Osmanlı Devleti’nin ilk sultanlarından Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa ve “Vatan Şairi” Namık Kemal’in İtilaf Kuvvetleri’nin bombalarıyla harap olan türbeleri ziyaret ettikten sonra 15 Temmuz günü 5. Ordu Karargahı’na vardı, 5. Ordu Kumandanı Liman von Sanders ile görüştü. Bu sırada Ali Canip ile Mustafa Kemal arasında bir telefon konuşması oldu. İkili birbirini Selanik’ten tanıyordu. Mustafa Kemal heyeti Cesarettepe’ye davet etti ancak 3. Kolordu Kumandanı Esat (Bülkat) Paşa o mevkinin ateş hattına 1,5 kilometrelik mesafade olduğunu söyleyince görüşmeden vazgeçildi. Heyet 17 Temmuz günü Çanakkale’deki sahra hastanesinde yaralıları ziyaret etti. O gece Maydos (Eceabat) ile Kilitbahir arasında bir gece yürüyüşü de düzenlenmişti. Bazıları Yarbay Cafer Tayyar (Eğilmez) tarafından düşman hatlarının 3-4 metre yakınına kadar götürülmüşlerdi. Pek heyecanlı olmuştu bu bölüm…

İSTANBUL’A DÖNÜŞTE UNUTULAN SÖZLER

Heyetin bir bölümü 19 Temmuz’da Çanakkale’den, bir bölümü 22 Temmuz’da Gelibolu’dan Basra torpidosuyla İstanbul’a döndü. İkinci grup İstanbul’un Anadolu yakasındaki bazı askeri birimleri de ziyaret ettiler. Heyet daha sonra Sabah gazetesinde “Hitabe-i Şükran” başlığıyla bir beyanname yayımladı. Ancak heyet üyelerinden çok azı dönüşte izlenimlerini kelimelere döktü. Enis Behiç “Çanakkale Şehitliğinde” ve “Bir Kurşun”; Celal Sahir “Ordunun Duası”; Mehmed Emin “Orduya Selam” ve Hakkı Süha “Siperlerde” adlı şiirlerini yazdı. İbrahim Alaaddin ise “Çanakkale İzleri” başlığı altında bir dizi şiir yazıp bunu çeşitli dergilerde yayımladıktan sonra, 1918 senesinde, bu şiirleri kitaba dönüştürdü. Bir diğer verimli yazar olan Hamdullah Suphi ise “Çanakkale” başlıklı yazı dizisinde gezinin yedi gününü tüm ayrıntılarıyla anlatmıştı. Ama geri kalanlardan ses yoktu. Peyami Safa 1941 yılında Tasvir-i Efkâr’da bu verimsizliği şöyle alaya almıştı:

Bizim harp edebiyatımız tamtakır… Şair ve nasirlerinden (nesir yazarları) bir kısmını Çanakkale’ye seyirci sıfatıyla götürüp getirmişlerdi. Ecnebi gazetelerin harp muhabirleri kadar bile tehlike bölgesine sokulmayan bu üdeba-i kiram hazeratı (büyük edebiyatçı hazretleri) orada rejimin kodamanlarına mahsus sigaralarını tüttüre tüttüre, kardeşlerinin göz bebeklerini düşman mermilerinin nasıl söndürdüğü bir müddet seyrettiler ve bu manzaradan yorulunca, kafacıklarında ikişer, üçer makalelik sathi (yüzeysel) ve hafif intiba stoğuyla İstanbul’a döndüler…

SURİYELI ALİMLER VE SARAYLILAR ÇANAKKALE’DE

Eylül 1915’te bu sefer Şeyh Esad Şukayri’nin başkanlığında, Suriyeli alimler, gazete sahipleri ve eşraftan kişilerden oluşan bir heyet boy gösterdi Çanakkale’de. Aralık ayının son günlerinde ise II. Abdülhamid’in oğlu Abdürrahim, V. Murad’ın torunu Osman Fuad ve I. Abdülmecid’in torunu Abdülhalim Efendi Çanakkale cephesini ziyaret ettiler, askerlere moral verdiler, savaşın gidişatına dair açıklamalar yaptılar. Bu ziyaretin fotoğrafları dönemin Harp Mecmuası’nda yayımlandı. Sultan Mehmed V. Reşad da Çanakkale Savaşı ve sonrasındaki hissiyatını Harp Mecmuası’nın bir ekinde yayımlanan gazelinde anlatmıştı.

ÇANAKKALE RESSAMLARI

Cepheye “sanatçı” götürme atağının ikinci faslı 1917’de yaşandı. Türk Yurdu’nun 12 Ağustos 1915 tarihli nüshasında 1915 yılı içinde Galatasaraylılar Yurdu’nda düzenlenen bir resim sergisinden söz eden yazının sonundaki notta sergideki resimler arasında askerlik sahnelerinin “bir istisna” olduğu belirtilmişti. Anlaşılan ressamlar İttihatçıların “irşat seferberliği”ne kayıtsızdı. Ancak Enver Paşa bu konuya da el koydu ve 1917’de Şişli’de savaş resimleri yaptırmak üzere bir atölye kurdurdu. Şişli Atölyesi’nde Mehmed Sami (Yetik) ve Mehmed Ali (Laga) gibi Kuleli Askerî Lisesi’nde okumuş, bilfiil savaşa katılmış ressamlar eser vermişti. İkili, Balkan Savaşları sırasında Edirne Mevki-i Müstahkem’de görevli idi. Mehmed Sami bölükte, Mehmed Ali ile askerî mahkemede görevli idi. Boş zamanlarında da bol bol resim yapıyorlardı. Edirne Bulgarların eline geçtiğinde bir bavul dolusu resmi bir eve bırakmışlar, ancak ev de kendileri de Bulgarların eline geçmişti. İki arkadaş Sofya’daki esaretleri sırasında da resim yapmaya devam etmişlerdi. İkiliden Mehmed Ali (Laga), Sofya dönüşü Çanakkale Mevki-i Müstahkem ressamlığına atandı. Bu görevi Mondros Mütarekesi’ne (30 Ekim 1918) kadar sürdürdü. Bu dönemde bugün çoğu ortada olmayan pek çok yer ve yapıyı resmetti. Bu resimlerle Galatasaray Sergilerine aralıklı olarak katıldı. Mehmed Ali Laga’nın 97 adet karakalem ve suluboya tablosu bugün Çanakkale Deniz Müzesi’nde. Bu çizimler Çanakkale’nin o zamanki durumunu gösteren belgeseller niteliğinde. Çanakkale’yi hamasi şekilde ele alan Sami Yetik’in çalışmaları ise çeşitli yerlerde dağılmış halde.

Evet, şimdi soralım: 2018 Hatay ziyareti ile 1915 Çanakkale ziyareti arasında benzerlik var mı? Bence “var” diyenler de “yok” diyenler de haklı… İktidarların toplumu kendi ideolojisi uyarınca biçimlendirmek için kanaat önderlerini, aydınları, sanatçıları “kullanmaları” açısından iki olay benziyor. Her iki olayda iktidar partisinin, zorunlu olmadan girilmiş bir savaşta fedakârlık yapmaya toplumu ikna etmeye çalışmaları da benziyor. 1915’in “münevverleri” ile 2018’in “ünlüleri”nin toplumun diğer sorunlarına kayıtsızlığı da benziyor. 1915’te “rejimin kodamanlarına mahsus sigaralarını tüttürenler” ile 2018’de “rejimin uçağında klarnet eşliğinde türküler söyleyenler” de gayet benzer görünüyor. Farklara gelince, 1915’te Batılı anlamda entelektüel denemezse bile “münevver” (aydın) tanımını hak eden bir gruptu. 2018’de sporcu tanımına itiraz edilemese de “sanatçılar” diye nitelenmesi gayet zor bir grup. Bu yüzden de “ünlüler” diyoruz zaten. 1915’teki grubun (istisnalar hariç) cephe sonrası üretkenliği pek zayıf ve yüzeyseldi, bakalım 2018’deki “ünlüler” ne gibi “ürünler” verecekler?


Köroğlu, Erol. Türk Edebiyatı ve Birinci Dünya Savaşı, 1914-1918, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004.

Öztürk, Ali Osman. “Çanakkale Türküsü Örneğinde Bilim ve Popül(Er)İzm”, http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=41482

Topallı, Elvan. “Çanakkale Mevki-i Müstahkem ressamlığına tayin edildim”, Çanakkale 1915, sayı 4, Aralık 2009, s. 46-52.

—. “Çanakkale’de bir edebi heyet”, Çanakkale 1915, sayı 8, Mart 2011, s. 52-56.

Not: Ayşe Hür’ün Tanzimat’tan Cihan Harbi’ne Osmanlı’nın Öteki Tarihi (Literatür Yayınları, İstanbul, 2017) adlı kitabından yazar tarafından özetlenerek aktarılmıştır.

Fotoğraf: AA

Son Düzenlenme Tarihi: 08 Nisan 2018 14:18
www.evrensel.net