14 Eylül 2026 00:12

ABD’nin 11 Eylül’ünden Türkiye’nin bitmeyen 12 Eylül’üne

YAZIYI SESLİ DİNLE
0:00 0:00

Gazetemizin yazarlarından Aras Coşkuntuncel, Evrensel’de dün “Neoliberalizm, 11 Eylül ve faşizm” başlığıyla yayımlanan yazısında, 25 yıl önce ABD’nin ikiz kulelerini hedef alan El Kaide saldırısının ardından yaşanan süreci özetledikten sonra şöyle devam ediyordu: “Kısacası Trump’ı ve faşist MAGA hareketini getiren gökten bir zembil değil, bugün “merkez” ve “liberal merkez” olarak anılan Clinton, Bush, Obama, Biden yatağı oldu.

11 Eylül’ün hemen öncesinden başlayıp 11 Eylül ile hızlanan ve genişleyen bu emperyalist ve neoliberal şiddet çizgisine bakınca Avrupa’da da benzer bir süreç bulabiliriz: liberal ve sosyal demokrat partiler kendilerini faşizme karşı ehven-i şer diye pazarladılar ve neoliberal ve kemer sıkma politikaları sonucu Avrupa’da faşist parti ve programlar yükseldi.”

ABD Başkanı George W. Bush’un, 11 Eylül 2001 tarihinde, New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'nin ikiz kulelerinin El Kaide tarafından uçaklı intihar saldırılarıyla hedef alınmasının ardından yaptığı açıklamada, verecekleri yanıt için ‘Haçlı seferi’ ifadesini kullanmasının tam olarak neye karşılık geldiği yaşayarak görüldü. ABD’nin Irak’ı işgaline gerekçe olarak öne sürdüğü Saddam’ın elinde kitle imha silahları olduğu iddiası, aksi yöndeki BM raporlarına rağmen 20 Mart 2003 sabahı Irak’ın işgali başladı.

ABD, bu eylemiyle, 2. Dünya Savaşı sonrasında kendisinin başını çektiği düzenin dengelerini temsil eden BM’yi ayaklar altına alırken, “Gücü yetene” zamanının da işaret fişeğini ateşlemiş oldu. Uluslararası ilişkilerde ‘belirsizlik’ dönemi diye ifade edilen, ‘güç destekli diplomasi’ saptamalarını sıkça duyacağımız bu yeni dönemin, siyasi elitleri ABD’den ‘meşruiyet’ dilenerek ayakta kalmaya çalışılan ülkelerdeki karşılığı, liberal demokrasinin yurttaşın oyuyla belirlenen temsile dayalı özelliklerinin kolayca tekmelenmesi şeklinde oldu.

Türkiye’de üzerinden yarım asra yakın bir zaman geçen 12 Eylül faşist askeri darbesinin etkilerinin farklı biçimleriyle sürüyor olabilmesinin nedenleri sadece Türkiye’nin kendi iç siyasal hikayesine bakarak anlaşılamaz. 1989’da bahar eylemleri, 1991 yılının hemen başında

Zonguldak'tan Ankara’ya doğru başlatılan ‘Büyük Madenci Yürüyüşü’ ve Kürtlerin hak talepleri etrafında başlayan direnişleri 12 Eylül baskıcı düzenini yıpratarak, geniş halk yığınlarının nefes alabilecekleri gedikler açtı. 11 Eylül sonrası ABD’nin, “terörle mücadele” bahanesiyle Ortadoğu ve Arap coğrafyasında sürdürdüğü saldırı ve işgaller, ABD, İngiltere ve AB ülkelerini yabancı düşmanlığı ile malul ‘güvenlik’ rejimlerine doğru sürüklerken, ‘liberal demokrasi’lerin, çeşitli renkten otoriter sistemlere dönüşmesinin zemini oldu. Bu rüzgâr, Türkiye egemen sınıfları ve sermaye siyasetçileri açısından ‘aranan kan bulunmuştur’ etkisi yaptı. O rüzgâra dayanılarak ‘tek adam’ rejimine gidişin taşları döşendi.

Böyle olunca da anketlerin Erdoğan karşısında kazanacak aday olarak gösterdikleri, dünyanın en gözde kentlerinden İstanbul’un Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun lisans diplomasının mezuniyetinden 31 yıl sonra İstanbul Üniversitesi Yönetim Kurulu tarafından 18 Mart 2025 tarihinde iptal edilmesine gidilmesi zamanın ruhuna uygun bir ‘kural ihlali’ haline geldi. Ondan bir gün sonra gözaltına alınarak tutuklanması ve savunması için talep ettiği süre kendisine verilmeyerek ‘susma hakkını kullanmıştır’ diye kayıt altına alınabilmesi bir zincirin ayrılmaz halkaları gibi birbirini izledi. Daha önce iki kez beraat etmiş olduğu, dönemin AKP’li Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı’nın şikayetiyle açılmış olan hakaret davasında hakim değiştirilerek, 11 Eylül’ün 25. Yıldönümüne denk gelen duruşmada, 2 yıl 1 ay hapse mahkum edildi ve hakkında siyasi yasak kararı verildi.

30 yıl sonra Sinem Dedetaş’ın adaylığı ile iktidardan alınmış olan Üsküdar Belediyesinin insan aklının sınırlarını zorlayan yöntemlerle AKP’ye geçirilmesi bu iklimim bir parçası olarak yaşandı. 31 Mart 2024 seçimlerinden sonra yaşananlar, kurbağayı yavaş yavaş ısıtarak alıştırmanın da ötesindedir. Yeniden canlandırılan 12 Eylül askeri faşist dönemi yöntemlerinin zamanın ruhuna uyarlanmış hallerini yaşıyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, 11 Eylül’ün 25. yıldönümünde, partisinin Rize Genişletilmiş İl Danışma Meclis toplantısında yaptığı konuşmadaki, kökleri bir yanıyla 12 Eylül darbesine, bir yanıyla da Carl Schmitt’e uzanan vurguları, bundan sonra yaşanmaya devam edilecek olanların da itirafı sayılmalı: “Türkiye’yi salt iktidar karşıtlığı üzerine kurulu cephe siyasetinden de kurtarmak zorundayız.”

Tam da bu nedenle Türkiye’de ‘tek adam’ düzeniyle hesaplaşırken, onun tarihsel dayanakları, sınıf karakteri ve yaslandığı küresel dinamikler pas geçilerek varılabilecek bir ‘güvenli liman’ görünmüyor.

Dayanışmaya çağrı!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Evrensel'i Takip Et