Çerçeve yasa: İmkanlar, sınırlar ve jeopolitik bağlam
“Çerçeve yasa” olarak bilinen, resmi adıyla Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi Kanun Teklifi, TBMM Adalet Komisyonunda kabul edildi. Yasalaştıktan sonra Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesinin ardından, bir yol kazası olmazsa sonbahar aylarında yasanın sahadaki sonuçlarını görmeye başlayacağız.
Bir ilk adım olarak, çatışma çözümü literatüründe ‘negatif barış’ biçiminde adlandırılan, çatışmasızlığı garanti altına alacak hukuki altyapıyla sınırlanan ‘çerçeve yasa’, taraflar arasındaki diyalogla oluşturulan bir ‘silahsızlandırma protokolü.’ Yasa ‘sınırlı ve kontrollü bir af’ düzenlemesine karşılık gelen özellikle taşıyor.
Peki bu yasa, iddia edildiği gibi bizi demokratik cumhuriyet hedefine götürecek bir ‘kök yasa’ mıdır? Öncelikle bu teklifin çatışmasızlığa hukuki bir temel oluşturan yapısının yok sayılamayacağını kabul edelim. Bununla birlikte, gerçeklikten uzak ve abartılı bu adlandırmaların; yasanın özgürlükler bağlamında genişletilmesi gerektiğini dile getirenlerin bile ‘Vay sen çözümsüzlüğü mü savunuyorsun?’ blokajıyla karşılaşmasına yol açtığını belirtelim. Sosyal medyada, kimi televizyon kanallarında, dijital medya ortamlarında ve basılı gazetelerde bunun örneklerini gördük.
Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli çağrısına bağlı olarak, 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde 12. Kongresini toplayan PKK, 12 Mayıs 2025 tarihinde yaptığı açıklama ile PKK adıyla yürüttüğü tüm faaliyetleri sonlandırdığını, örgütsel yapısını feshettiğini ve silahlı mücadeleyi bıraktığını duyurmuştu. On binlerce kişinin yaşamını yitirdiği, çok sayıda insanın sakat kaldığı, köylerin yakıldığı, kentlerin bombalandığı bir çatışma sürecinin ardından, Öcalan’ın tabiriyle silahlı mücadele bağlamında artık “Anlam tekrarına düştüğü” tespiti yapılan PKK başta olmak üzere, tüm ülke ve bölge açısından etkiler gösterecek bir aşamadayız.
Çatışmadan doğan sonuçların ortadan kalkması bile başlı başına değer taşıyor. Ancak bununla birlikte, çatışmasızlık halinin otomatik olarak demokratikleşmeye yol açmadığını, güncel bir araştırmaya atıfla hatırlatalım. Dr. Cuma Çiçek tarafından İnsan Hakları Derneği (İHD) için hazırlanan “Türkiye-PKK barış süreci izleme raporu”, 2025 yılının çatışmaların bittiği ancak insan hakları ve adalet alanında ciddi gerilemelerin sürdüğü bir “duraklama evresi” olduğunu belirterek, çatışmaların durmasının otomatik olarak demokrasi getirmediğini ortaya koymuştu. Dolayısıyla bundan sonraki adımlar siyasetteki güçler dengesiyle şekillenecektir.
Diğer yandan, çerçeve yasanın, karar verici olarak tarif ettiği yapının, ‘son karar verici’ olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bağlı olması, akla ister istemez, 20. yüzyıl siyaset teorisinin tartışmalı isimlerinden olan ve Nazi rejimine destek vermek gibi bir mirasa sahip Carl Schmitt’in (1888–1985), ‘Son kararı egemen verir’ tezini getiriyor.
Biraz da jeopolitik bağlama bakalım. Devlet yetkilileri, “terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge” hedefine yönelik bir “devlet projesi” olarak tarif ettikleri bu adım için bölgesel olarak çok uygun bir jeopolitikte bulunduğumuz vurgusunu yapıyorlar. Son AKP MYK toplantısında, önceki sürecin de etkili isimlerinden AKP Genel Başkan Vekili Efkan Âlâ’nın da bu yönde değerlendirmeler yaptığı kulis olarak yansımıştı.
Irak’ın güneyindeki Basra Körfezi’ndeki Büyük Fav Limanı’nı Türkiye sınırına bağlamayı ve buradan Avrupa’ya uzanan yeni bir ticaret koridoru oluşturmayı amaçlayan dev bir ulaştırma ve lojistik projesi Kalkınma Yolu’nun (Development Road), güvenlik risklerinin ortadan kaldırılmasını zorunlu kıldığı biliniyor. 17 milyar dolar seviyesinde bir yatırım öngörülen ve ilk aşaması 2028’de tamamlanması hedeflenen bu proje, temel olarak Türkiye, Irak, BAE ve Katar’ın kazançlı çıkacağı bir proje olsa da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve Suriye de bu projeden kazançlı çıkabilme umudu taşıyorlar.
PKK’nin silahsızlandırılması sürecinde yardımcı aktör olarak devrede olan Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Ankara tarafından Kalkınma Yolu projesi üzerinden de kontrol edilerek kendi bölge stratejisine yedeklenmeye çalışıldığını gösteren işaretler var. Diğer yandan Suriye’nin yeni yönetimiyle Ankara arasındaki ilişkiler, Suriye’de Kürtlerin yeni yönetim sistemine entegre olmasında kolektif haklarının sınırlandırılma dayatmalarına yol açıyor. Dolasıyla Ankara’nın sadece kendi coğrafyasında değil, Suriye ve Irak’ta da Kürt haritasını kontrol eden pozisyona sahip olmak için çalıştığını, dördüncü parça olarak İran’daki Kürt potansiyelini de göz ucuyla takip ettiğini eklemek gerekiyor. ABD’nin yeni güvenlik doktrinine bağlı olarak bundan sonra Çin’i çevreleme odaklanacağı gerçeği, son NATO zirvesiyle pekiştirildiği gibi Türkiye’ye yeni bölgesel roller biçiyor. Asıl olarak İran’a karşı işlev yüklenen Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki savunma ve iş birliği anlaşmasına, Türkiye’nin dahil olması, (Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan Mekke Ortak Savunma Anlaşması) bu bölgesel parantez içindeki yeni gelişmedir.
Türkiye’deki ‘süreç’ üzerinde, Erdoğan ve partisinin iç politika hedeflerinin baskısına ek olarak, Türkiye’nin bölgesel ölçekteki yayılma hedefleriyle bağlantılı Kürt coğrafyasını kontrol etme stratejisinin etkilerini de hissedeceğiz.
Türkiye egemenlerinin çıkarlarına odaklı bir bölgesel güç mü, yoksa Türkiye halklarının demokratik beklenti ve özlemlerine yanıt vermeyi önceleyen, komşu halklarla da barış içinde yaşamayı hedefleyen bir ülke mi olacağız sorusu, öncelikle muhalefetin ve demokratik halk güçlerinin sorumluluğuna emanettir.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et