11 Eylül 2026 00:30

AKP iktidarı için elverişli 'ılıman iklim'

YAZIYI SESLİ DİNLE
0:00 0:00

İngiliz gazetesi Financial Times’ın 12 Nisan 2004’teki cumartesi ilavesinin kapağında Türkiye ve ‘çiçeği burnunda’ AKP hükümeti vardı. Gazete, AKP’nin seçim kazanmasına neden olduğunu düşündüğü koşulları ve ‘iktidar olup olamayacağına’ dair iç gerilimleri ele almış, FT yazarı Vincent Boland ise dönemin Başbakanı Erdoğan ile görüşmesini de aktardığı övgü dolu uzun bir yazı yazmıştı. Temel konu o yıl 17 Aralık’ta yapılacak Avrupa Birliği toplantısı ve Türkiye’nin tam üyelik başvurusuna müzakere tarihi verilmesi ihtimaliydi. Erdoğan, “Eğer AB bir Hıristiyan kulübü değilse Türkiye'yi kabul etmeli. Türkiye bu birliğe değişik medeniyetlerin temsilcisi olarak girecek. AB liderlerinin de bu gerçeği gördüğüne inanıyorum” diyordu.

Erdoğan, ‘Müslüman demokrat’ değil ‘Muhafazakar demokrat’ olduklarını söylemişti Boland’a: “Dinle siyaseti karıştırmayı doğru bulmuyoruz. Batıda bazı çevreler bizi Müslüman demokrat olarak tanımlıyor. Ancak bizim muhafazakar demokrasi anlayışımızda sadece toplumun temelini oluşturan Türk ailesinin değerleri, toplumun örf, adet ve geleneklerine bağlılık vardır. Bu demokratik bir tutumdur, dini bir tutum değildir. AK Parti'nin din temelinde kurulmuş bir parti değil.”

İngiltere merkezli mali sermayenin yayın organında yazan Boland da Türkiye halkının yüzde 90'ından fazlasının Müslüman olduğunu ve bir AB üyeliğinin, “NATO üyesi ve müttefik Türkiye'nin Avrupa ailesine demir atmasını sağlayacağını ve Türkiye'nin bütün Müslüman dünyaya demokratik model oluşturacağını” vurgulamıştı.

Bu çerçeve, 2004 baharındaki küresel konjonktürle son derece uyumluydu: Siyaseten ‘ılımlı İslam’ olarak tanımlanan, iktisadi olarak küresel Batı ile tam sadakat ilişkisine sahip bir Türkiye… O küresel konjonktürü belirleyen temel faktör ise 11 Eylül saldırıları ve esasen de bu saldırılar sonrasında ABD emperyalizminin giriştiği hamlelerdi.

Soğuk Savaş’ın, Kuzey Afrika ile Asya’daki Müslüman nüfuslu ülkeleri Sovyetler Birliği’ne karşı bir çevreleme unsuru olarak kullandığı “Yeşil Kuşak” paradigması, Afganistan’da selefi ‘mücahit’lerin kıyasıya desteklenmesine kadar varmış, bu Sünni aparat İran devrimine karşı da işlevli görülmüş; ama SSCB dağıldıktan sonra bu cihadi imalat kontrol dışına çıkmaya başlamıştı. Afgan dağlarında Suudi milyarderlerin finansmanıyla palazlanan El Kaide örgütü hızla büyümüş, başta Sünni Arap ülkeleri olmak üzere pek çok yere yayılmıştı. Bizzat İngiliz ve Amerikan istihbaratından aldıkları askeri eğitim ve teçhizatla önemli bir tehdit oluşturuyorlardı. 11 Eylül saldırıları her şeyi alt üst etti. Selefi cihatçılara savaş ilan etmek, onları saklandıkları yerde imha etmek adına Afganistan’ı, onlarla iş birliği yaptıkları iddiasıyla Irak’ı işgal ve talan etmek uygundu ama bu yeterli değildi. Anti komünist gericiliklerle ama özellikle de dinin kullanıldığı bir doktrinasyonla tütsülenen milyarı aşkın Müslüman nüfusun politik ıslahı için de yapılması gerekenler vardı.

11 Eylül saldırılarının ardından küresel emperyalist söylemin baş köşesine oturan ‘terör tehdidi’ ve buna uygun bir zemin olduğu düşünülen radikal İslam çerçevesine karşı zuhur eden “ılımlı (moderate) İslam” nosyonu, böyle bir ‘ıslah ve kontrol’ mekanizması olarak bizzat ABD devlet kurumlarının, istihbarat ve askeri çevrelerinin, dışişleri ve akademi unsurlarının katılımıyla bir “Demokratik İslam” projesi icat edildi. Kendi yaratıkları cihadi radikalizme karşı ‘ılımlı İslam’…

RAND Corporation adlı Amerikan ‘düşünce kuruluşu’ tarafından hazırlanan “Civil Democratic Islam: Partners, Resources and Strategies” (Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler) belgesinin yayın yılı da 2004’tür… Bu belge, ABD devleti yöneticilerinin dünya üzerindeki İslamcı akımlara ve Müslüman ülkelere karşı hangi politikaları izlemesinin, hangi iş birliklerini yürütmesinin faydalı olacağı konusunda bir çerçeve çiziyordu. ‘Ilımlı İslam’ kavramının bir tür manifestosudur.

AKP, Türkiye içinde ekonomik krizin yol açtığı büyük siyasal asimetriyle ve 12 Eylül rejiminin ucube seçim-baraj sisteminin katkısıyla, toplumsal desteğinin çok üstünde bir yönetim imkanı kazandığında; gerek ülke içindeki ‘eski güçler’in direnci gerekse toplumun, özel olarak da özelleştirme saldırısına karşı halen tam olarak kontrol altına alınamamış işçi sınıfının olası itirazlarına karşı bu konjonktürel imkanı dayanak yaptı.

Destekler, vaatler, mali kaynaklar, tavizler, imtiyazlar… AKP-Erdoğan, artık hiç gizlisi saklısı kalmadan, açık bir demokrasi karşıtı otoriter yönelime girene dek yürüttüğü her operasyonda Batının desteğini bu çerçeveden aldı. 11 Eylül sonrasının özgül koşullarında hem diğer Müslüman ülkeler ve akımlar için bir ‘ılımlı model’ hem de başta Batı Asya ve Kuzey Afrika’da girişilecekler olmak üzere uluslararası operasyonlar için güçlü bir partner…  AKP’nin ilk yıllarında çokça çiğnenen ‘komşularla sıfır sorun’ sakızı da sonra bizzat bir komşu ülkede iç savaşın tarafı olmaya varan tutum da aynı eksende gelişti, destek gördü.

AKP, “bir İslam ülkesinin tüm muhafazakarlığı ve dindarlığıyla” Batı kampında yaşayabileceğine dair bir kanıt olarak, Türk İslamcıların ülkedeki laik askeri ve bürokratik dirence karşı kavgasında Batıdan destek aldı. En zorlu engelleri siyasal operasyonlar ve ‘yargı imkanlarıyla’ aşarken, bu 11 Eylül konjonktürünün sağladığı dış kalkandan yararlandı.

Evrensel 31 yaşında!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Evrensel'i Takip Et