Yeni ‘Yenikapı ruhu’: Sokaktan korkan Osmanlıcılar
Thomas Barrack, ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Trump’ın Suriye Özel Temsilcisiydi. Geçen ayın sonunda görev süresi doldu. Ama aynı pozisyona tekrar atandı; üstelik görevinin kapsamı genişletilerek. Artık Irak da onun sorumluluk alanında... 2016 seçiminden beri Trump’ın çekirdek ekibinde olan Barrack, Forbes’tan teyitli bir dolar milyarderi. Uluslararası mali sermayenin, azı dişleri en sivri olan çakallarından biri. Bu sınıfsal menşei genişleyen göreviyle uyumludur. Mali sermaye, emperyalist hegemonyanın dünyaya yayılması ve tutunmasında merkezi roldedir. Onun başlıca aktörlerinden biri, Amerikan emperyalizminin en sorunlu alanlardan birindeki nüfuzunu genişletme ve kalıcılaştırma ile görevlendirilmiştir. 21. yüzyılın emperyalist personel rejimiyle uyumlu bir atama...
Burada Barrack’ın yeni görevine ilişkin bir detaya dikkat çekip, ardından Türkiye iç siyasetinde derhal zuhur eden etkisine geçebiliriz.
Suriye, uzun Baas yönetimi döneminde ABD ve genel anlamda Batı paktından uzak bir ülkeydi. Cihatçılar ve uluslararası tedhiş grupları 2011’den itibaren bu ülkeyi kanser gibi sararken onlarla birlikte Batılı istihbarat örgütleri de sızmış ve 2024 sonbaharındaki rejim değişikliğiyle birlikte bu sızıntı muhtemelen istilaya dönmüştür. Ama yine de uzun yıllara dayanan temassızlık, Amerikan sömürgeciliği için bir ‘özel temsilci’ atanmasını gerekli hale getirmiş olmalı—Türkiye gibi gönüllü aracı ve kolaylaştırıcılara rağmen…
Ama Irak’taki Amerikan varlığı, mesela İran-Irak Savaşı döneminde Bağdat yönetimiyle yaptıkları açık iş birliği bir yana, 2003’te bizzat askeri işgalle yapılanmıştır. Irak ekonomisi ve siyaseti neredeyse çeyrek asırdır ABD vesayeti altında. Aynı zamanda Ankara Büyükelçisi olan Suriye özel temsilcisine, Şam’dan sonra Bağdat’ı da bağlamanın anlamı bu detayla derinleşmektedir. Barrack’ın genişletilmiş bir bölgesel planın valiliğine atandığı ve bu görevin merkez makamının Ankara olduğu artık tartışma götürmez şekilde ortada.
Zaten Türkiye iç siyasetinde derhal ortaya çıkan etkisi de bu görevlendirmeden Ankara’nın payına düşen görevlerle ilgili…
Malum, mertçe bir dürüstlük anlamında değil, ama kibirli bir arsızlık anlamında açık sözlü biridir Barrack. Göreve geldikten 1 ay sonra, Haziran 2025’te İzmir’in Kemeraltı Çarşısı’nı turlarken, kendisine iliştirilmiş AA muhabirine, “Türkiye için en iyi sistem Osmanlı millet sistemidir” demişti. Bunun bir patavatsızlık değil, Amerikan doktrinasyonu olduğu sonraki performansıyla birçok kez teyit edildi.
Manzara şöyle görünüyor:
Trump etrafında birleşmiş olan Amerikan tekelci burjuva katmanları, ufuk çizgisinde Çin’in durduğu bir geniş hesaplaşma için, merkezinde İsrail’in saldırganlığı—ve dolayısıyla elbette İsrail’in güvenliği—bulunan bir Ortadoğu istiyor. Bunun koşullarından biri Suriye ve Irak gibi, geçmişte Direniş Ekseninde bizzat bulunmuş ya da bu eksene katılan önemli siyasal-askeri güçlere sahip ülkelerin özellikle askeri açıdan zayıflatılması. Amerikalılar, bizzat İngiliz laboratuvarlarında imal edilmiş Colani gibi mutemetlerine bile savaşma kapasitesine sahip bir ordu emanet etmek istemiyor—maazallah. Ya da Irak’ta Haşdi Şabi, Lübnan’da Hizbullah gibi İsrail’in canını sıkan güçlerin tam tasfiyesini istiyor.
Barrack’ın kalabalık kartvizitindeki “Ankara” detayı bu açıdan mühimdir. Türkiye askeri olarak iyiden iyiye zayıflatılmış, İsrail karşısında kendisini savunamaz hale getirilmiş müstakbel Suriye ve Irak’ı bir nüfuz bölgesi olarak kullanacak, iktisadi ve askeri çıkarlar elde edecek, karşılığında da bu iki ülkenin tatsız sürprizler çıkarmadan ‘uslu’ durmasının garantörü olacaktır.
Bu bölgesel rolü oynadığı koşullarda Türkiye’nin içeride ne menem bir demokrasiye sahip olduğunun da önemi yoktur. Bölge valisi Barrack, geçen nisan Antalya Diplomasi Forumunda aynı açıklıkla Ortadoğu'da ayakta kalabilen rejimlerin “monarşik yapılı güçlü liderlik rejimleri” olduğunu söylemiş, ‘güçlü liderler’ bahsinde de Türkiye ve İsrail'i birlikte örnek vermişti. Bu haziran başında ise bölgesel plan için yine açık konuştu:
“Levant ve Anadolu üzerine uzun yıllardır çalışanların da bildiği gibi Irak, Suriye ve Türkiye, kalıcı bir Orta Doğu istikrarının üzerinde yükseleceği stratejik denge noktasını oluşturmaktadır. Bu üç ülke arasındaki dengeyi sağlamak, kabilevi, dini veya mezhepsel farklılıkların ötesine geçen, tek ve tutarlı bir Amerikan temas ve etki mekanizmasını gerektirir. (…) Farklı parçaları düzen ve karşılıklı çıkar temelinde tek bir dokuda bir araya getirerek, ortak menfaatlere dayalı bir yapı kurmayı hedefliyoruz.”
Barrack’ın birinci çoğul zamirle söylediği “farklı parçaları karşılıklı çıkar temelinde tek dokuda birleştirme” işinde Türkiye’ye çok görev yazıldığı belli. Bu görevlere uygun bir Türkiye’nin ortaya çıkması için anayasasından siyasal panoramasına dek birçok konuda kalıcı değişikliklere zorlanması gerekiyor. ‘Terörsüz Türkiye’ sürecinden kayyım operasyonlarına uzanan bir dizi yanaşık ve çelişik başlık bu amaç doğrultusunda kullanılıyor.
Bu plastik dönüşümün önündeki en büyük engel, özellikle son yıllarda çok ağır bir enflasyon ile ücretleri ve gelirleri ezilen halk sınıflarının her fırsatta ortaya çıkan itiraz potansiyelidir. Halkın geniş kesimlerinin, sistemin ana muhalefet partisine yönelik fütursuz adliye operasyonlarını bir ‘CHP içi’ mesele olarak görmeyip, seçme seçilme hakkı başta olmak üzere pek çok özgürlüğe müdahale olarak algılaması ve iktisadi sorunlarla bu baskılar arasındaki ilişkinin de giderek daha görünür olmasının ortaya çıkardığı potansiyel enerji Saray oligarşisi ve bağlaşıklarının en çok endişelendiği konu.
Nitekim Erdoğan ve Bahçeli, ana muhalefet yönetimine kayyım atanmasının ardından ortaya çıkan halk tepkisini her fırsatta bir ‘asayiş sorunu’ gibi tanımladılar ve işi neredeyse ‘terör’ suçlamasına vardırdılar. Salı günü, Mecliste grup toplantısı yapamayacağını anlayınca genel merkezde konuşacağını duyururken Erdoğan’ın içini gıcıklayacak bir ‘halk ayaklanması’ tabiri kullanan Kılıçdaroğlu da bu koroya katıldı. Belli ki atanmış muhalefet yalnızca hamasi ‘Yeni-Osmanlıcılık’ bahsinde değil, rejimin en büyük endişesi olan müstakbel kitle hareketi konusunda da açık iş birlikçi bir tutumu benimsemiş durumda.
15 Temmuz sonrasında Yenikapı’da ortaya çıkan ‘ruh’ bugün bu yeni şartlarda bir kez daha hortluyor; bölgesel planların verdiği imkanlar ölçüsünde Türkiye’nin geleceğine hükmetme üzerine parsa umarak hizalanan yeni ortaklarla genişliyor. Temelinde ironik şekilde “Trump’la tam bir uzlaşma” olan bir yeni ittifak doğmuş bulunuyor
Evrensel'i Takip Et