Kırılamayan vesayet değil, teslim alınamayan söz
Sabah yazarı, meslek örgütlerini “kırılamayan tek vesayet” ilan etmiş. Yazıda yine bildik bir tablo çiziliyor: Zorunlu üyelikler, devasa bütçeler, kontrolsüz güç alanları ve hep aynı kişilerin yönettiği yapılar…
Kendi meslek örgütümden pay biçip, Türk Tabipleri Birliğinin bu iddiaların asılsızlığına nasıl örnek teşkil ettiğinden söz etmesem olmayacak! TTB’nin kapısından bir kez olsun içeri giren herkes bilir: Burada ne makam vardır ne maaş ne de iktidarın dağıttığı ayrıcalıklar.
Biz seçimlere girip görev üstlendiğimizde herhangi bir ücret, maaş ya da huzur hakkı falan almayız. Mesleğimizi sürdürür, hastalarımızla ilgilenir, derslerimize girer; kalan zamanımızı hekimlerin ve toplumun sağlık hakkını savunmaya ayırırız. Toplantılara başka kentlerden kendi zamanımızdan vazgeçerek gelir, çoğu zaman geceleri ve hafta sonları çalışırız. Bunun adı vesayet değil, gönüllü mesleki sorumluluktur.
Üyeliğin herkese zorunlu olduğu iddiası da doğru değildir. 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunu, 12 Eylül darbesinin kurduğu siyasal düzen içinde, 8 Ocak 1985’te değiştirildi. Bu değişiklikle kamu kurumlarında asli ve sürekli görevlerde çalışan hekimlerin oda üyeliği isteğe bağlı hale getirildi. Bugün Türkiye’de hekimlerin çok büyük bölümü kamuda çalışıyor. Yani hekimleri tabip odalarına zorla dolduran bir sistem yok. Aksine, darbe sonrasının düzenlemesi hekimle meslek örgütü arasındaki bağı zayıflatmayı, meslek örgütünün mücadele gücünü kırmayı amaçladı ama başaramadı. Şimdi başka yöntemler deniyorlar, denesinler!
Peki buna rağmen bir hekim neden üye olur? Çünkü tek başına kaldığında çalışma koşullarını belirleyemez. Performans baskısına, beş dakikada hasta bakmaya, şiddete, güvencesizliğe ve mesleki bağımsızlığının aşındırılmasına karşı sesini ancak başkalarıyla birleştirerek yükseltebilir. Çünkü hekimlik yalnızca diploma sahibi olmak değil; bilimsel bilgiye, etik ilkelere ve hastanın yararına karşı sorumluluk taşımaktır. Tabip odaları ve TTB bu ortak sorumluluğun örgütlü hâlidir.
Üstelik sözünü ettikleri “devasa bütçe”nin kaynağı da kamu kaynakları değildir. TTB hükümetten yardım almaz. Meslek örgütünün faaliyetlerini taşıyan esas kaynak üyelerin ödediği aidatlardır. 2026 yılında yalnız kamuda çalışan bir hekimin yıllık aidatı 2 bin 829 liradır. Aylık karşılığı yaklaşık 236 lira… Bu parayla hukuk hizmeti, mesleki eğitim, bilimsel raporlar, yayınlar, çalışma grupları ve hekim hakları mücadelesi yürütülür ama ayda bir kahve olsun içmeye yetmez. Buradan bir servet hikayesi çıkarmak için gerçeğe değil, güçlü bir hayal gücüne ihtiyaç vardır. Üstelik bütçe ve çalışma raporları her dönemin sonunda internet sitesinde yayımlanır; büyük kongre öncesinde bütün delegelere gönderilir. Yazar isterse açıp inceleyebilir. Ama anlaşılan, belgeye bakmak yerine köşeden imada bulunmak daha heyecan verici geliyor.
İktidar ve sözcüleri neden meslek örgütlerinden bu kadar rahatsız peki? Çünkü meslek örgütleri, iktidarın doğru dediğine doğru demek zorunda değildir. Salgında gerçek ölüm sayılarını sorar, araştırmalarla hakikati ortaya koyar. Depremde sağlık hizmetinin neden çöktüğünü araştırır. Hastanelerin ticarethane, hastaların müşteri haline getirilmesine itiraz eder. Sağlıkta şiddetin birkaç “münferit vaka” değil, uygulanan sağlık politikasının sonucu olduğunu söyler. Savaşın, yoksulluğun, kötü çalışma koşullarının ve çevre tahribatının halk sağlığı sorunları olduğunu hatırlatır. Meslek örgütlerinin rahatsızlık vermesi tam da bu nedenle sağlıklıdır. Çünkü onların görevi iktidarı rahat ettirmek değil; mesleğin bilgisini ve toplumun hakkını savunmaktır.
Bunun bedelini ben de yaşadım. Bilimsel bir inceleme ve bağımsız araştırma gerektiğini söylediğim için hedef gösterilip, dönemin TTB Merkez Konseyi Başkanı olarak “terör örgütü propagandası” suçlamasıyla tutuklandım ve cezaevine konuldum. Aynı günlerde iktidar temsilcileri TTB’nin yapısını değiştirmekten, başkanını görevden almaktan söz ediyordu.
Bir meslek örgütünün başkanını gerçek dışı suçlamalarla hapse atıp ardından o örgütü “vesayet odağı” ilan etmek, vesayet kavramının kendisini tersyüz etmektir. Vesayet, seçimle gelen ve hiçbir ücret almadan çalışan meslek insanlarının iktidara itiraz etmesi değildir. Vesayet; bilginin susmasını, örgütlü toplumun dağılmasını ve herkesin yalnızca iktidarın sözünü tekrarlamasını istemektir. Kırılamayan bir şey varsa, o da vesayet değil; hekimliğin yaşamdan, bilimden ve hakikatten yana sözüdür.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et