2 Temmuz 2026 00:15

Dünya Tabipler Birliği’nin bu aralar İsviçre Tabipler Birliği önerisiyle tartışmaya açtığı “tıbbi tarafsızlık” metni, ilk bakışta itiraz edilmesi güç bir ilkeyi savunuyor: Hekim, yaralı ve hastanın kim olduğuna bakmaz. Üniformasını, milliyetini, inancını, siyasal aidiyetini sormaz. Tıbbın en temel etik yükümlülüğü budur. Hekimlik, insanın acısını önceleyen; yaşamı korumayı, yarayı sarmayı, hastalığı iyileştirmeyi esas alan bir meslektir.

Bunda kuşku yok. Sorun, “tıbbi tarafsızlık” kavramının bu vazgeçilmez etik ilkeden koparılıp savaşın politik gerçekliğini örten bir perdeye dönüştürülmesinde başlıyor. Çünkü tarafsızlık, yaralıya müdahale eden hekimin tutumu olduğunda etik bir ilkedir; bombalayanla bombalananı, kuşatanla kuşatılanı, hastaneyi hedef alanla o hastanede yaşamı savunanı aynı düzleme yerleştirdiğinde ise artık etik değil, siyasal bir yanılsamadır.

Hekim elbette ayrım yapmaz. Ama hakikat ayrım yapar. Fail ile mağdur aynı değildir. Saldıran ile saldırıya uğrayan aynı değildir. Yoğun bakım ünitesini, ambulansı, doğumhaneyi, sahra hastanesini hedef alan güçle, o saldırının altında hastasını yaşatmaya çalışan sağlık emekçisi aynı ahlaki zeminde buluşmaz. Sağlık kurumlarının korunması, faili belirsiz bir iyi niyet çağrısına bırakılamayacak kadar yaşamsal bir sorundur. Bu kavram üzerine Türk Tabipleri Birliği (TTB) İnsan Hakları Kolu’nun (İHK) düzenlediği “Tıbbi Tarafsızlığın İflasından Sağlık Hizmetlerinin İmhasına: Yeni Bir Savaş Doktrini” başlıklı bir çevrimiçi paneli de 31 Mart 2026 günü yapmıştık. Dünya Tabipler Birliği metni tartışmaya açınca, burada yeniden yazmak elzem oldu.

Tıbbi tarafsızlık, hekimin hastaya yaklaşımını tanımladığı sürece vazgeçilmezdir. Ama ağır silahlarla, devlet aygıtıyla, kuşatmayla, aç bırakmayla, altyapıyı çökertmeyle kurulan asimetrik şiddet koşullarında “tarafsızlık” çoğu kez güçlüden yana konumlanmak anlamına gelir. Tarafsızlık eşitler arasında anlamlı olabilir; bir tarafta uçaklar, füzeler, abluka ve cezasızlık, diğer tarafta yaralılar, çocuklar, sağlık çalışanları ve ilaçsız hastaneler varsa, “iki tarafa da eşit mesafedeyiz” demek eşitlik değil, güç ilişkisini gizlemektir.

Tıbbın tarafsızlığı, yaşam karşısında değil; kimlikler karşısındadır. Hekim hastasının kimliğine göre ayrım yapmaz. Ama ölüm makinesinin karşısında da suskun kalamaz. Çünkü sağlık hakkını savunmak yalnızca tedavi etmek değildir; tedaviyi imkânsız kılan koşullara itiraz etmektir. Bir hastane bombalandığında, bir ambulans durdurulduğunda, bir hekim yaralıya baktığı için cezalandırıldığında mesleki etik susmayı değil, tanıklığı emreder.

Ama tanıklık da yetmez. Bugün ihtiyacımız olan şey, pasif raporlamadan aktif koruma iradesine geçiştir. Bunun adı tıbbi başkaldırıdır. Bu başkaldırı silaha silahla yanıt verme çağrısı değildir; tıbbın yaşamdan yana kurucu sözünü yeniden hatırlamasıdır. Son yıllarda daha sık uluslararası kurumlardan duyduğumuz o ifade ile; “Kaygılıyız” demekle yetinmeyen, failin adını koyan, sağlık hakkını savaşın insafına bırakmayan bir mesleki ve toplumsal tutumdur. Bu başkaldırının ilk adımı, sağlık hizmetinin savaşan tarafların egemenlik hesaplarına terk edilemeyeceğini kabul etmektir. Hastaneler, ambulanslar, sağlık çalışanları ve yaralılar, askeri gerekçelerle askıya alınabilecek sıradan hedefler değildir. Sağlık tesisleri, insanlığın ortak koruma alanları olarak tanınmalıdır. Devlet egemenliği, yaşamı koruma yükümlülüğünün üzerine çıkamaz. İkinci adım ise, tıbbi tanıklığın korunmasıdır. Sağlık kurumlarına yönelik saldırılar çoğu kez “çift kullanımlı alan”, “güvenlik tehdidi”, “askeri zorunluluk” gibi anlatılarla meşrulaştırılıyor. Bu anlatılar saldırının kendisi kadar tehlikelidir; suçu görünmez kılar, faili siler, mağduru kuşkulu hale getirir. Bu nedenle saldırılar bağımsız uluslararası denetim ve dijital doğrulama ağlarıyla kayıt altına alınmalıdır. Tıbbi tanıklık yalnız bırakılmamalı, küresel bir dokunulmazlık zırhıyla korunmalıdır. Üçüncü adım da sağlık sistemine saldırının müstakil bir suç olarak tanımlanmasıdır: Healthocide, yani sağlık-kırım. Çünkü bir sağlık sistemini hedef almak yalnızca bugünün hastalarını öldürmek değildir; doğacak çocukların, kronik hastaların, yaşlıların, yaralıların, engellilerin, bütün bir toplumun yaşama kapasitesini imha etmektir. Bu suçun tazmin mekanizması da olmalı; saldırgan aktörlerin varlıkları, yıkıma uğratılan toplumların biyopolitik onarımı için kurulacak yeniden inşa fonlarına aktarılmalıdır.

Bunlar uzak hedefler gibi görülebilir. Ama savaş düzeni, sağlığı bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp baskı, kuşatma ve teslim alma aracına dönüştürdüğünde, etik de yalnızca meslek içi bir ilke olmaktan çıkar. Sağlığı savunmak, toplumun varlık zeminini savunmaktır. Bu zemin çöktüğünde yalnızca hastaneler değil, gelecek, bellek ve ortak insanlık duygusu da çöker. Tıp dünyası artık yalnızca yaraları sarmakla yetinemez. Bizim görevimiz sadece ölümü belgelemek değil; yaşamı imha eden sistemik sessizliği kırmaktır. Çatışmanın ve savaşın karşısında tarafsızlık, eğer faili görünmez kılıyorsa, nekropolitiğe verilmiş sessiz bir onaydır. Bunun karşısındaki yöntem ise tıbbi başkaldırıdır: yaşamı savunmak, hakikati adlandırmak ve sağlığı savaşın dışına çıkaracak kurumsal gücü inşa etmek.

Çünkü tıp ölüm karşısında tarafsız değildir. Tıp yaşamdan yanadır.

 

Şebnem Korur Fincancı

Tarafsızlık kimin işine yarar?
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et