Çıplak arama
Çıplak arama bir arama yöntemi değil, bir tahakküm aracıdır. Güvenlik gerekçesiyle meşrulaştırılmaya çalışılan bu uygulama, aslında hedefini çok açık seçer: Bedeni açık bırakmak, iradeyi kırmak, kişiyi aşağılamak. Bu nedenle uluslararası insan hakları hukuku ve İstanbul Protokolü, beden bütünlüğünü, mahremiyeti ve onuru hedef alan, aşağılamayı ve irade kırmayı amaçlayan uygulamaları işkence ve kötü muamele yasağı kapsamında değerlendirir.
Kadınlar söz konusu olduğunda bu tanım daha da keskinleşir. Çıplak arama, kadın bedeni üzerinde tahakküm kurmayı, kişiyi sindirmeyi ve kamusal alandan geri çekmeyi amaçlayan cinsel şiddetin kurumsal bir biçimidir. Hedef aldığı şey yalnızca o an, o beden değil; o bedenin bir daha sokağa çıkma cesareti, bir daha ses yükseltme iradesidir.
Türkiye İnsan Hakları Vakfının (TİHV) bu yıl yayımladığı tedavi ve rehabilitasyon merkezleri raporu, bu değerlendirmeyi somut rakamlarla destekliyor. 2025 yılında hapishaneden tahliye olan ve TİHV’ye başvuran kişilerin neredeyse yarısı (yüzde 48) çıplak arama ve soyulmaya maruz kaldığını belirtiyor. Gözaltı başvurularında ise cinsel işkenceler (sözlü tacizden fiziksel saldırıya uzanan geniş bir yelpazede) toplamda başvuranların yarısında belgelenmiş. Bu rakamlar siyasi otoritenin durmadan iddia ettiği gibi münferit vakaları değil, sistematik bir uygulamayı gösteriyor.
Raporun bir başka bulgusu ise en az bu kadar önemli. Kadınlara yönelik cinsel şiddetin belgelenmesinde, TİHV’nin kendi analizine göre, şiddetin azlığı değil; yapısal bir sansür mekanizmasının varlığı da öne çıkıyor. Toplumsal damgalanma korkusu, adli süreçlerdeki bariyerler, gözaltı muayenelerinde mahremiyet güvencesinin fiilen ortadan kalkması (Giriş muayenelerinde kadınların yüzde altmışında kolluk odadan çıkarılmıyor, aydınlatılmış onam yüzde ikilerde kalıyor) ihlali belgelenemez, dolayısıyla görünmez kılıyor. Böylece çıplak arama da iki kez işliyor: Hem uygulanan anda hem de sonrasında, izini silme kapasitesiyle.
Bugünlerde çıplak arama işkencesi olanca ağırlığıyla hepimizin önüne düştü. Aslında tartışmanın kendisi yeni değil. Yeni olan, bu kez mağdurun kamuoyunca tanınan, konumu itibarıyla saygı duyulup kulak verilen bir kişi olması ve iddianın geniş bir görünürlük kazanması. Kendisine yaşadıklarını açıklıkla paylaştığı için teşekkür borçluyuz. Ancak unutmayalım, işkence görenin kim olduğuna bağlı olarak değişen görünürlük, aynı uygulamaya yıllardır maruz kalan Kürt kadınların, LGBTİ+’ların, öğrencilerin, gazetecilerin, sıradan yurttaşların sesini neden duyamadığımızı sormamızı da zorunlu kılıyor
Kadınlar açısından çıplak aramanın cinsiyetlendirilmiş bir şiddet biçimi olması nedeniyle bu uygulamanın dile getirilmesinde yarattığı güçlükler, sıklığının da topluma gerektiği gibi yansımasını engellemektedir. Son günlerdeki tartışma vesilesiyle çok sayıda insan ilk kez çıplak arama meselesini konuşmaya başladı. Oysa yıllardır cezaevlerinden, gözaltı merkezlerinden, kadın örgütlerinden, insan hakları kuruluşlarından ve avukatlardan benzer iddialar yükseliyordu. Ne yazık ki çoğu zaman bu anlatılar kamuoyunda aynı karşılığı bulmadı. Bu durum bize acı bir gerçeği gösteriyor: İşkencenin görünürlüğü de eşitsiz.
Toplumsal konumu, mesleği, siyasi kimliği ya da tanınırlığı nedeniyle bazı mağdurların yaşadıkları daha kolay duyuluyor. Bazılarının sesi ise duvarların arasında, adliye koridorlarında ya da insan hakları raporlarının sayfalarında kalıyor. Oysa insan hakları mücadelesinin asıl ölçüsü, yalnızca tanıdığımız insanların uğradığı haksızlıklara tepki vermek değildir. Asıl ölçü, ismini hiç bilmediğimiz insanların maruz kaldığı ihlaller karşısında da aynı duyarlılığı gösterebilmektir.
Bu nedenle bugün yapılması gereken, siyasi polemiklerin ötesine geçmektir. Asıl soru şudur: Eğer yıllardır insan hakları örgütleri çıplak arama ve cinsel işkence iddialarını kayda geçiriyorsa, eğer TİHV verileri bu uygulamaların yaygınlığına işaret ediyorsa, neden hâlâ etkili önleme ve denetim mekanizmaları kurulmamaktadır? İşkenceyi görünür kılan şey bazen kişinin kimliği olabilir. Ama işkenceye karşı mücadeleyi güçlü kılan şey, mağdurun kim olduğuna bakmadan aynı ilkeyi savunabilmektir.
Çıplak arama bir kişinin, bir siyasi görüşün ya da bir toplumsal kesimin sorunu değildir. İnsan onuruna yönelmiş bir saldırıdır. Yalnızca görünür olanlar için değil, sesi duyulmayanlar için de aynı kararlılıkla “Çıplak arama işkencedir” diyebilmek gerekir.
Evrensel'i Takip Et