Kahramanlar çağında hakikat nasıl kurulur?
Türkiye’de son yıllarda dikkat çekici bir meşruiyet kayması yaşanıyor. Kamusal sorunlar karşısında insanlar, giderek daha fazla belirli kişilerin müdahale kapasitesine umut bağlıyor; meşruiyet, kurallardan çok isimler etrafında örgütleniyor. Bu yalnızca siyaset alanında değil; yardım faaliyetlerinde, bilgi dolaşımında, adalet arayışında ve gündelik hayatın pek çok alanında kendini gösteriyor.
Son günlerde Ahbap Derneği ve Haluk Levent etrafında yürüyen tartışmalar da bu nedenle yalnızca bir soruşturmanın ya da bir kişinin hikayesi değil. Hakkındaki iddialar yargı sürecinin konusudur; Haluk Levent ise bu iddialara karşı ayrıntılı açıklamalar yapmış ve derneğin denetlenmesini kendisinin talep ettiğini ifade etmiştir. Fakat tartışmanın kendisi bile daha büyük bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Neden Türkiye’de bir sanatçı, bir mafya lideri, bir sosyal medya yayıncısı ya da bir yardım gönüllüsü, kimi zaman kamusal aktörlerin önüne geçebiliyor?
Max Weber, otoritenin meşruiyetini tartışırken modern toplumların ayırt edici özelliğinin kişilere değil, hukuki-rasyonel işleyişe dayalı yapılar olduğunu söyler. Ancak Weber’in üzerinde durduğu bir başka meşruiyet biçimi daha vardır: karizmatik otorite. Özellikle kriz dönemlerinde, insanlar mevcut yapıların sorun çözemediğini düşündüklerinde, olağanüstü nitelikler atfettikleri kişilere yönelirler. Karizma burada popülerlik değil; “Bu kişi çözer” inancıdır.
Türkiye son yıllarda tam da böyle bir dönemin içinden geçti. Ekonomik krizler, hukuk sistemine yönelik güvensizlik, siyasal kutuplaşma ve şubat depremlerinin yarattığı yıkım, yalnızca devlete duyulan güveni değil, kamusal güvenin üretim biçimlerini de sarstı. İnsanlar yalnızca resmi kurumlara değil, sorun çözme kapasitesine güvenebilecekleri aktörlere yönelmeye başladı.
Deprem günlerinde Ahbap’ın gördüğü büyük destek biraz da bu boşluğun sonucuydu. Milyonlarca insan bağış yaparken yalnızca bir derneğe değil, aynı zamanda temsil ettiği kişiye güven duydu. Benzer biçimde, geçmişi organize suçla ilişkilendirilen Sedat Peker’in yaptığı ifşaların geniş yankı bulması da aynı sosyolojik zeminde okunabilir. Burada insanlar suç geçmişini unutmuş değildi; daha çok, resmi kurumların söylemediğini düşündükleri bazı bilgilerin bu yolla görünür hale geldiğine inanıyorlardı. Burada belirleyici olan, kişinin geçmişi değil; sorun çözdüğüne ya da gizlenen bir hakikati görünür kıldığına dair toplumsal kanaattir. Meşruiyet hukuktan çok performansa, süreçlerden çok kişilere kaymaktadır.
Fakat deprem bize başka bir yolu da gösterdi. Türk Tabipleri Birliğinin deprem bölgesindeki çalışmaları, tek bir sözcünün görünürlüğüne değil; yerel tabip odalarının örgütlülüğüne, sağlık emekçilerinin sahadaki tanıklığına, ortak raporlara ve kamuoyuyla düzenli bilgi paylaşımına dayanıyordu. Burada güven, bir kişinin itibarı üzerinden değil; farklı aktörlerin birbirini denetleyebildiği, mesleki etikle ve kolektif karar alma süreçleriyle örülmüş bir kamusal pratik içinde üretiliyordu. Bunun mümkün olmasının nedeni, bu birikimin kriz anında değil, yıllar içinde tabip odalarının örgütlü çalışmasıyla inşa edilmiş olmasıydı.
Bu aynı zamanda bir hakikat üretme pratiğiydi.
Deprem bölgesinde yaşanan sağlık sorunlarını belgelemek, kayıt altına almak, raporlaştırmak ve kamuoyuna sunmak yalnızca teknik bir faaliyet değildi. Kamusal hafızayı kurmanın da bir yoluydu. Hannah Arendt’in de işaret ettiği gibi, ortak bir dünya ancak ortak olgular üzerinde konuşabildiğimiz ölçüde mümkündür. Hakikatin aşındığı yerde yalnızca bilgi değil, siyaset de çöker. Kayıt tutmak, unutmayı zorlaştırır. Belge üretmek, inkarı güçleştirir. Tanıklığı ortaklaştırmak ise hakikati tek bir otoritenin ya da tek bir kişinin sözü olmaktan çıkarır.
Bugün yeniden sormamız gereken soru, kime güveneceğimiz değil, hakikati nasıl birlikte üreteceğimizdir. Çünkü güven, hakikatin yerine geçemez. Bir kişiye duyulan güven ne kadar güçlü olursa olsun, onun söylediklerini doğrulayacak kamusal mekanizmaların yerini tutamaz. Demokratik toplumların gücü, kusursuz insanlara ya da kendiliğinden meşru kurumlara sahip olmalarından değil; insanların hata yapabileceğini kabul ederek bunu sınırlayan, eleştiriye açık, özerk ve hesap verebilir kolektif mekanizmalar kurabilmelerinden gelir.
Deprem günlerinde bunun örneklerini de gördük. Yardım kadar önemli olan, yaşananları belgelemek, farklı tanıklıkları bir araya getirmek, veriyi paylaşmak ve kamusal hafızayı birlikte kurmaktı. Karizma güven üretebilir; ama hakikat üretemez. Hakikat, ancak birbirini sınayan, doğrulayan ve eleştirebilen ortak pratiklerden doğar.
Belki de kahramanlar çağında en radikal siyaset, yeni kahramanlar aramak değil; hakikati tek bir kişinin sözüne bırakmayacak demokratik kamusal alanları inşa etmektir. Çünkü demokrasiyi ayakta tutan şey kahramanlar değil, kahramanların bile doğrulanmak zorunda olduğu kamusal hakikat süreçleridir.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et