Tanıklık yeterli mi?
Son yıllarda tanıklık kavramı kamusal alanda neredeyse tartışılmaz bir değer kazanmış gibi görünse de bazı kaygıları da barındırıyor bu değerliymiş gibi görülme hali. Görmek, duymak, kayıt altına almak, belgelemek... Bunların her biri hakikat mücadelesinin vazgeçilmez parçaları olarak kabul ediliyor. Oysa daha zor bir soru sormamız gerekiyor: Tanıklık gerçekten adalete götürür mü?
Meslek hayatım boyunca işkenceyi, kötü muameleyi ve hak ihlallerini belgelemeye çalıştım. Çoğu zaman bana düşen görev, insanların bedenlerinde kalan izleri okumaktı. Adli tıp uzmanı olarak bedenin anlattıklarını hukuk diline çevirmeye çalışıyordum. Fakat zaman içinde şunu fark ettim: Sorun yalnızca gerçeğin ortaya çıkarılması değildi. Gerçeğin duyulup duyulmayacağı, kabul edilip edilmeyeceği ve bir sonuç doğurup doğurmayacağı da en az onun kadar önemliydi.
Bir beden konuşabilir. Kırıklar, yaralar, kalıcı hasarlar, psikolojik travmanın izleri konuşabilir. Ancak onları duymak istemeyen bir siyasal düzen karşısında tanıklık çoğu zaman yetersiz kalır.
İnsan hakları mücadelesi bize yalnızca hak ihlallerinin varlığını değil, tanıklığın nasıl hedef alındığını da gösterir. Bazen mağdur susturulur. Bazen tanık itibarsızlaştırılır. Bazen de tanıklığı kayıt altına alan uzmanlar hedef haline gelir. Çünkü mesele yalnızca yaşananların inkarı değildir; yaşananların gelecekte hesap sorulabilecek bir bilgiye dönüşmesini engellemektir.
Bu nedenle tanıklık edilgen bir konum değildir. Tanıklık, hakikati dolaşıma sokma sorumluluğunu da içerir.
Bugün elimizde sayısız rapor, arşiv ve belge var. Fakat belgelerin çoğalması ile adaletin gerçekleşmesi arasında otomatik bir ilişki kuramıyoruz ne yazık ki. Hatta bazen belgeler birikirken cezasızlık da derinleşebilir. Belgelemenin kendisini amaç haline getirdiğimizde, farkında olmadan bir arşiv fetişizmine kapılabiliriz. Oysa belge, ancak toplumsal hafızaya, hukuki mücadeleye ve siyasal talebe bağlandığında anlam kazanır.
Bir başka tehlike de mağdurun yalnızca acısı üzerinden tanımlanmasıdır. Hak ihlallerini görünür kılmaya çalışırken, kişileri tekrar tekrar aynı travmayı anlatmaya zorlamak yeni yaralar açabilir. Tanıklığın amacı acıyı teşhir etmek değil, hakikati görünür kılmaktır.
Adli tıp pratiği bana bedenin ne kadar uzun süre konuşabildiğini öğretti. Yıllar sonra ortaya çıkan bir kemik hasarı, unutulduğu sanılan bir işkence yöntemini yeniden görünür kılabilir. Travma bazen olay anında değil, yıllar sonra okunabilir hale gelir. Bu yüzden adaletin de travmanın zamanına uyum sağlaması gerekir. Eğer yalnızca hemen konuşabilenlere inanıyorsak, sessiz bırakılmış olanları bir kez daha cezalandırıyoruz demektir.
Bugün tanıklığı yeniden düşünmeye ihtiyacımız var. Tanıklık yalnızca görmek değildir. Görülenin sorumluluğunu üstlenmektir. Yalnızca kayıt tutmak değil, kaydın unutulmaması için mücadele etmektir.
Adli tıp bana olanı öğretti. İnsan hakları mücadelesi ise olmasına izin verileni sormayı. Belki de tanıklığın gerçek anlamı tam burada başlıyor.
Evrensel'i Takip Et