28 Mayıs 2026 00:15

CHP’ye Saray operasyonunun ötesi!

CHP, Türkiye’nin kapitalist burjuva sisteminin kurumsal yapısında önemli yere sahip bir partisidir. Erdoğan iktidarının, CHP’yi burjuva muhalefetin merkez partisi konumundan çıkarmak üzere yürüttüğü Saray-yargı-polis ve iş birlikçi CHP’liler operasyonu 24 mayıs 2026 tarihinde yeni bir merhaleye varmış bulunuyor. CHP Genel Merkezine devletin “çevik kuvvet” iyle düzenlenen Saray operasyonu, ülkede yaşanmakta olanlarla yaşanacak olanların ‘pusulası’nı -görmekte ve anlamakta zorluk çekenlere de göstermiş olmalıdır. Buna, kendisini hâlâ devletin kurucu partisi olarak gören veya bu söylemi kitleler karşısında etkili olabileceği varsayımıyla sürdüren CHP’nin yönetimi de dahildir.  Saray iktidarının oligarşik dikta aracıyla kurduğu hegemonyayı şu ya da bu sınırlar dahilinde de olsa yıpratıcı politikalara yönelme potansiyeli veya olasılığını da bertaraf etmek üzere sürdürülen yıpratma, güçten düşürme ve yedekleme operasyonlarının 24 Mayıs 2026 tarihli etabında sergilenenler, Saray rejimi ve gizli-açık bağlaşıkları dışındaki herkese yönelmiş büyük tehditleri, bir kez daha ve şiddete dayalı yöntemlerle görünür kılmıştır. Türkiye’nin tüm ulusları ve ulusal topluluklarından işçileri başta olmak üzere halk kitleleri, polis zoruyla genel merkezine girilen partinin, -izlediği ya da ortağı olduğu politikaların ülke ve halk açısından gördüğü işlev ayrıca değerlendirilmek üzere-, burjuva kapitalist sistemin Türkiye gerçekliğinde ‘meşru-yasal-hukuki’ tüm icaplarıyla hareket eden başlıca partilerinden biri olmasını göz önünde tutmalıdırlar. Geniş ve genel anlamıyla söylenecek olursa, kurulu sermaye sistemi ve düzeninin en önemli ve başlıca kurumsal partilerinden birinin yönetimi, iktidar politikaları doğrultusunda çalışan yargı-polis operasyonuyla değiştirilmekte ve yapılmış kongreleri geçersiz sayılmaktadır. Sorunu, “Saray’ın aparatı”- “Saray’ın hizmetkarı”- “Alevileri, Kürtleri, Zazaları, Dersimlileri kişisel hırsı için satan hain” olarak nitelenen ‘butlan Kemal’in tutumuyla açıklamak, saldırının kapsamını, verdiği “mesaj”ın işlevini anlamamak olacaktır. Bu operasyonla, Türkiye’de CHP gibi burjuva siyaseti ve kapitalist sistemin başlıca partilerinden biri de olsa, burjuva demokratik olarak reklam edilen siyasal sistemde hiçbir güvencesinin olmayabileceği açıkça ilan edilmiştir. Neden olarak gösterilen “hileli kongre” iddiası doğru olsaydı bile, normal burjuva düzeninde böylesi zorba yöntemlerle parti merkezinin boşaltılmasının yine de reddedilmesi gerekirdi.

Karşı karşıya olunan durum, bu saldırıya karşı çıkmayı, Türkiye’de işçi sınıfı ve tüm ezilenlerin demokratik siyasal özgürlükler için mücadelesinden söz eden herkesin önüne, sadece iktisadi-sosyal ve politik saldırılara karşı mücadele kapsamında kaçınılmayacak bir sorumluluk olarak getirmiyor; ahlaki-vicdani bir gereklilik olarak da getiriyor. Bu, bu gelişme dolayısıyla alınması gereken bir tutumdur. Emekçilerin ileri kesimleri, devrimci demokrat parti ve örgütler, sosyalistler ve ilerici aydınlar bu saldırılara karşı harekete geçerek buna uygun bir tutuma yönelmiş bulunuyorlar.

Diğer yandan ama CHP gibi, yönetimi tarafından, ilk kuruluşunun üzerinden yüz yıllık bir süreç geçmesine rağmen hâlâ “devletin kurucu partisi” olarak sunulan ya da sunulmaya çalışılan bir partinin, devlet aygıtını tekelci oligarşik bir dikta olarak tesis etmiş günümüz iktidarının saldırı politikalarını, “Mustafa Kemal’in partisi”, “devleti kuran parti” vb. söylemiyle oluşturacağını sandığı destek gücüyle püskürtmesinin mümkün olmadığı da görülmüş olmalıdır. CHP yöneticileri değilse de CHP’ye destek veren halk kitleleri, bu söylemin günümüz Türkiye’si bakımından tarihin ve burjuva siyaset gerçekliğinin gerisinde kaldığını görmelidirler.

Türkiye burjuva siyaseti, Türk burjuva devleti, farklı burjuva partilerinin devlet aygıtıyla ilişkileri ve devlet aygıtının merkezi belirlemeleri içinde üstlendikleri işlevler bu süreç içinde büyük kırılmalara ve değişimlere uğramıştır. Amiyane deyişle yüz yıllık tarihte köprülerin altından çok sular akmış, çok şey değişmiştir. Türkiye’, yüz yıl önceki koşullarda, Osmanlı’nın 19. yüzyılındaki ya da 20.yüzyıl başındaki tefeci-tüccar-sanayici-büyük toprak ağası döneminde değildir. Uluslararası alanda ve ülkede gelişen kapitalizmin, Türkiye’de de tekelci kapitalist egemenliği mümkün kıldığı, feodalizmin çözülüp kapitalizmin ve tekelci sermayenin tüm iktisadi hayata hakim hale geldiği koşullarda, burjuva devlet örgütlenmesi ve siyasal sistem artık çok farklı bir yapılanma ve kurumsallaşma düzeyine varmış durumdadır. CHP’nin bu sistem içindeki rolü, yönetiminin mevcut sisteme temel özellikleriyle bağlı olması devam etmesine karşın 1946-47’lerden bu yana farklılaşmıştır. 80 yıla yakın süredir, Ecevit’in kısa süreli koalisyon hükümetleri dışında, Türkiye’de uluslararası sermaye ve emperyalizm ile daha iç içe politika yapan sağ gerici, şoven-ırkçı ve faşizan partiler burjuva yönetimlerin unsurlarını oluşturmaktadırlar. 12 Mart ve 12 Eylül cuntalarıyla birlikte ise CHP’nin sistemdeki yeri daha da çok sarsılmış bulunuyor. Eklenebilecek yığınca neden ve etken dolayısıyla “devleti kuran parti” söyleminin burjuva siyaset piyasasındaki getirisi büyük kayba uğramıştır.  CHP, evet, hâlâ halk kitlelerinin önemli bir kesimi açısından laisist ve hatta sosyal demokrat olarak görülmekte; din istismarcısı, burjuva siyasal özgürlükler dahil demokratik taleplere düşman ve tekelci gericiliğin en saldırgan partileri ve iktidarına karşı desteklenebilir sayılmaktadır. Gördüğü destekte, tutarlılık kıstasına vurularak “cumhuriyetci-laisist” siyasetinin de bir rolü olduğu biliniyor. Ancak son on yılların gerçekliğinde daha açık haliyle görülen, CHP’nin halk kitlelerinin ekonomik-sosyal ve siyasal talepleri karşısındaki tutumuyla bağlı olarak destek gördüğü ya da destek yitimine uğradığıdır.

Bu durum, CHP’ye yönelik saldırı kampanyası karşısında CHP yönetiminin izlediği muhalefet yöntemleri ve biçimlerine gösterilen ilginin düzeyine bakılarak da görülebilir. Özgür Özel yönetiminin, saldırılara karşı mücadeleci bir tutum almış olmakla birlikte, protestoları yasal mitinglerle sınırlı tutan bir çizgide durması, saldırıların püskürtülmesini sağlamadığı gibi, yüz binlerin Saray yönetimine karşı harekete geçmesini teşvik edecek bir işlevden de uzak olmuştur. Saray yönetiminin bu durumdan güç aldığı apaçıktır. Burjuva devlet iktidarının “milletin çoğunluğu”nun istemlerini, varsayılan burjuva demokrasisinin gereklerini ‘kale almadığı’, yüzlerce örneğiyle ortada olmasına karşın, “gerekirse” ön tehditli açıklamalar eşliğinde alan-sokak hareketi mitinglerle sınırlanmış, rutine düşen bu durum CHP Genel Merkezine polis kuvvetiyle saldırıya geçenleri cesaretlendirmiştir.

Cesaretlenen sadece Saray güçleri değil, aparatları da olmuştur. ‘Butlan Kemal’in Saray politikalarına hizmet eden tutumu, “Bir proje dahilinde işbaşına getirildiği” yönünde hayli yaygın söylentilerin dolaştığı yıllar öncesinden bu yana, hatta, ondan da önce Deniz Baykal’ın AKP ve Erdoğan’a yolu düzleyen politikaları, halk kitlelerine yönelik saldırıların da önemli dayanakları arasında yer almıştır. Bilindiği üzere Baykal, Erdoğan’ın başbakan olmasının yolunu açmış ve Kılıçdaroğlu, 13 yıl boyunca bir ucu Amerikan emperyalizminin “ılımlı İslam”ı kullanma stratejisine uzanan bölge-ülke politikalarının kolaylaştırıcı figüranları arasında yer almıştır. İzlediği politikalarla  Saray yönetiminin güç kazanmasına ve “rejim değişimi” olarak da ifade edilen ‘başkanlık sistemi’nin tesis edilmekle kalmayıp burjuva yasaları ve anayasasına rağmen yurttaşların iradesine el konmasına hizmet etmiştir. CHP yönetimi bütün bunların yanlışlığını dahi kendi seçmeni önünde açıkça sergilememesinin olumsuz sonuçlarıyla da karşılaşmış bulunuyor.

CHP’ye karşı yürütülen operasyonların Erdoğan iktidarının ömrünü uzatmakla bağı gizli değildir. Türkiye’nin tüm milliyetlerden işçi sınıfı ve kent-kır emekçileriyle örgütlü ileri güçleri, Saray rejiminin her türden saldırılarına karşı mücadeleyi yaygınlaştırır ve genel grev-genel direniş hattında yükselecek yeni büyük direnişleri gerçekleştirebilirlerse, bu saldırı da dahil siyasal gericiliğin daha fazla yoğunlaştırılması politikalarını püskürtebilirler. Böylesi bir tutum, her şeyden önce sömürülen ve ezilenlerin kendi yararlarına olacaktır. 17 milyon işçinin olduğu bir ülkede, kapitalistlerle emekçilerin; tekelci sermaye ve politik-askeri aygıtıyla halk kitlelerinin ilişkileri de, CHP dahil sermaye partilerinin halk kitleleri ve devletle ilişkileri de temel önemde değişimle koşulludur, buna deyiş yerindeyse mahkumdur. Sorun bu bakımdan daha temel önemde olarak halk kitlelerinin burjuva kapitalist parti fraksiyonlarından koparak kendi devrimci siyasal örgütlenmelerine yönelmesiyle de bağlıdır. Saray yönetiminin emperyalizm iş birlikçiliği, ülke topraklarının ABD ve NATO üssü haline getirilmesi, ülkenin yer altı-yer üstü kaynaklarını uluslararası ve iş birlikçisi-ortağı yerli tekellere peşkeş çekmede gösterdiği pervasızlık, on milyonların yoksulluğa mahkum edilişi, tüm bunlara karşı açık, tereddütsüz ve kararlı mücadeleyi gerektiriyor. Ancak baskı ve saldırıların her türüne karşı olmayı da içeren bu mücadelenin sistemin savunusunu başlıca politika olarak benimseyen partilerden birinden kopup diğerlerine yedeklenerek başarıya ulaşmadığı da yaşanan tarihin bir diğer dersidir. “Saray rejiminin saldırıları ancak birleşik kitlesel mücadeleyle püskürtülebilir. “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!” sloganı, bu bakımdan önemli bir gerekliliği işaret ediyor. Ne ki birleşmesi gerekenler öncelikle işçiler başta olmak üzere emekçi kitleleridir. Saray rejiminin manevralarıyla satın alınmış aparatlarının icraatları da ancak bu durumda gerçekten boşa çıkarılabilir.

A. Cihan Soylu

CHP’ye Saray operasyonunun ötesi!
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et