ABD-İsrail yenilmeli ve yenilebilir!
Mevcut güçler ilişkisine bakıldığında, bunun bir temenni olarak görülmesi kuvvetle muhtemeldir. Ama, temenni olarak kalıp kalmamasından bağımsız olarak böylesi bir sonuç, ABD dahil dünya halklarının lehine olurdu. Bu bir yana, ABD’nin yenilmezliği üzerine rivayetleri boşa çıkaran Vietnam direnişi gibi örnekler de yaşanmıştır. Bu gibi rivayetlerin yaygınlığını besleyen büyük askeri-ekonomik güç olma durumudur. Ancak, böylesine büyük güçlerin, karşılarına engel olarak çıkma yerine zemin düzleyici ve olanak sağlayıcı olarak çıkan ülke yönetimlerinin olmadığı durumlarda tökezledikleri de biliniyor. Günümüz koşullarında örneğin Türkiye başta olmak üzere bölge halkları kendi devlet yönetimlerini ABD-İsrail barbarlığına karşı tutum almak zorunda bırakacak bir direniş gösterebilselerdi, bölgenin iş birlikçi devlet yönetimleri uşaklık yerine kendi topraklarının İran’a saldırı üssü olarak kullanılmasına olanak tanımasalardı, nükleer bir saldırıyı aratmayacak ölçekteki bu emperyalist yıkım böylesine sürdürülemezdi.
Amerikan emperyalizmi, genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesi olarak ilan ettiği yayılma stratejisi kapsamında bölge ülkelerinde giriştiği saldırı ve yıkım sürecinde, denebilir ki ilk kez İran’da tökezledi. Dünyanın en büyük askeri-ekonomik-mali gücüne sahip ve bölgedeki iş birlikçi devlet yönetimlerini kullanma olanağını elinde tutan Trump bunu itiraf etti. Kudurmuş bir vaziyette, küfürler savurarak, İran’ı, “Layık olduğu yere, Taş Devri’ne geri göndermek”le, “Bütün ülke olarak bir gecede yok etmek”le tehdit edip aşağılamaya kalkışırken, beklemediği kapsamda bir direnişle karşılaşmış olmasının baskısı altındaydı. Silahlandırıp savaşa sürükleyerek Rusya ile paylaşılmakla yüz yüze getirdiği Ukrayna’dan, soytarısı Zelenskiy’den, AB’nin emperyalistleriyle İngiltere’den, hatta, en büyük düşman ilan ettiği Çin’den “yardım” istemek zorunda kaldığı bir durumun ortaya çıkması, muhtemel en kapsamlı yıkıcı saldırıları gerçekleştirse bile, içine düştüğü bu durumu örtemez.
Ama bu sorunun yalnızca bir yanıdır: Sorunun, Türkiye’nin de içinde yer aldığı bölge ülkeleri açısından daha önemli yanı ise, bu emperyalist-siyonist yıkıcılık karşısında bu ülkelerin yönetimlerinin İran’a karşı, Amerikan emperyalizmiyle İsrail’in destekçisi konumuna yerleşmiş olmasıdır. Diğerlerinden farklı olarak, her ne kadar Türkiye’deki Amerikan üsleri İran’ın bombalanması için aktive edilmediyse de Türkiye’yi yönetenler, açıklamaları ve girişimleriyle İran karşıtı tutum almaktan kaçınmadılar.
Erdoğan, ülkelerindeki Amerikan üslerinden İran’ın bombalanmasını sağlayan devlet yönetimlerini değil, bu saldırılara karşılık veren İran’ı kınadı. Dışişleri Bakanı ülke ülke dolaşıp İran’ın kınandığı ortak bildiri çıkarılmasında aktif rol oynadı. İran’ı ABD’nin isteklerini yerine getirmemekle, istediklerini vermemekle suçladı. Bir kez olsun bile ‘İran’a niçin saldırıyorsunuz?’ denilmedi. Rusya’dan yüklenmiş petrolü taşıyan tankerin Türkiye kara sularına yakın bölgede vurulması karşısında sus-pus olunurken Zelenskiy Dolmabahçe’de ağırlanmakla kalınmadı, Suriye’ye taşınarak Colani ile İran -Hizbullah ve mümkün olursa eğer Rusya karşıtı yardımlaşma pazarlığına oturtuldu. H. Fidan’ın Ukrayna heyetinin safında oturmasıyla “birileri”ne mesaj verilmeye çalışıldı.
ABD ve İsrail’in hastaneleri, okulları, üniversiteleri bombalamasına, köprüleri uçurmasına, diplomatik kurnazlıkla olsa dahi itiraz edilmedi.
Amerikancılıkla “meskun ve meftun bir hal”in göstergeleri değilse bunlar başka nedir diye sorulabilir. Yanıt unutulmuş olmamalı. Partileşmesi, iktidar oluşu ve iktidarını sürdürmesinde doğrudan başlıca etken güçlerden biri olarak rol oynamış devletin yönetimi ile iş birliği, arada kimi zaman Kürt sorunu istismarı dolayısıyla yaşanan bazı pürüzlere rağmen -ki Kürtlerin yüzüstü bırakılacağı her zaman güçlü bir olasılıktı ve bu da taraflarca biliniyordu-, “Ne istedikse yaptılar” ilişkisi çerçevesinde devam ediyor. Sadece devam etmiyor, kapsamıyla genişleyip bağlarıyla güçleniyor.
Amerikan emperyalist saldırganlığına sessiz kalıp İsrail’e göstermelik kınamalarda bulunma ‘taktiği’, bu iş birliğinin ürünüdür. Saray rejimi, İran’ın güçten düşürülmesini ve uğratıldığı yıkım nedeniyle geriletilmiş olmasını, bölgedeki etkisini artırma olanağı olarak gören bir yaklaşım içindedir. Zelenskiy ile girilen ilişki ve Ukrayna’nın hava savunma silahlarının İran’a karşı bölge ülkelerine verilmesi -bu ABD ve İsrail’e verilmesi demektir- trafiğindeki tutumu, Suriye’de sürdürdüğü politika göstergelerden bazılarıdır.
İzlenen politika, iktidarın kimi sözcüleriyle havuz basınında yazanların ileri sürdükleri gibi “Barışın adresi Türkiye”, nakaratıyla örtülecek gibi değildir. Erdoğan yönetimi, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in tutumuna yakın bir tutum dahi almadı. Sanchez, “İspanya bu savaşın derhal sona erdirilmesini talep ediyor” diyerek saldırıların durmasını isterken, Türkiye’yi yönetenlerin ABD’den böyle bir istekleri bile duyulmadı. 12 ülke dışişleri bakanlarını toplayıp İran’ı kınama yerine, ABD’ye “Bölgemizde bu yıkıma girişemezsin!” diyemedi değil, deme gereği duymadı. “Sadık stratejik müttefik” görevine uygun bir politikadır bu.
Amerikan-İsrail barbarlığına öfke duyan Türkiye’nin tüm milliyetlerden halkı, olayları, ilişkileri ve gelişmeleri emperyalizmin, siyonizmin ve iş birlikçi faşizan gericiliğin temsilcilerinin riyakar açıklamalarına değil yaptıklarına bakarak değerlendirmeli ve halkların kırımına neden olan politikalara karşı tutumda birleşmelidir. İran’a saldırının son bulması, Türkiye’nin tüm uluslardan ve ulusal topluluklarından tüm emekçilerin de yararına olacaktır. ABD emperyalizmine, NATO’ya, onların üsleri ve askeri güçlerinin ülkemizdeki varlığına, emperyalistler ve siyonistlerle imzalanan iş birliği anlaşmalarına karşı mücadeleyi yükseltme zamanıdır. ABD barbarlığı ve iş birlikçiliği püskürtülmelidir!
Evrensel'i Takip Et