1 Kasım 2026 00:30

Yeni devletçiliğe karşı kamusallaştırma

YAZIYI SESLİ DİNLE
0:00 0:00

Son yazılarda dünya ekonomisinde yükselen yeni kamulaştırma dalgasını ve buna karşı bir kamusallaştırma programının imkânını tartışmıştım. OECD’nin 21 Ekim’de yayımladığı kamu işletmeleri raporu bu tartışmaya önemli veriler ekliyor.

58 ülkeyi kapsayan rapora göre 2024’te dünyada 33 bin 834 büyük kamu işletmesi var ve bu işletmelerin varlıkları 141 trilyon dolara, yani dünya hasılasının yüzde 126’sına ulaşıyor. Bu veriler, son dönemde giderek daha fazla gündeme gelen “devletin geri dönüşü” tartışmasını destekler gibi görünüyor, ancak tablo ilk göründüğünden biraz daha karmaşık.

Dalga nerede yükseliyor?

Finansal olmayan büyük kamu işletmelerinin varlıkları son on yılda reel olarak neredeyse ikiye katlandı. Tahmin edebileceğiniz gibi, bu büyümenin merkezinde Çin var. Dünyada kamu işletmelerinin toplam varlıkları içinde Çin’in payı 2013’te yüzde 34 iken 2024’te yüzde 62’ye çıktı.

Aynı dönemde Avrupa’nın payı yüzde 32’den yüzde 17’ye geriledi. OECD bu değişimin bir bölümünün veri kapsamının genişlemesinden kaynaklanabileceğini not ediyor. Ancak karşımızda parçalı bir yapı var ve süreç her bir ülkenin kendi kurumsal ve sınıfsal yapısına göre geliştirdiği politikalarla şekilleniyor.

Üç devletçilik

Bu veriler üç farklı devletçilikten söz etmeyi mümkün kılıyor.

Çin’de kamu mülkiyeti planlamanın ve yatırımın doğrudan aracı. Bu modelin de kendi gerilimleri var. Örneğin Çin’de zarar eden kamu işletmelerinin payı 2013’te yüzde 17 iken 2024’te yüzde 27’ye yükseldi, özkaynak kârlılığı ise geriledi.

Batı’da gelişen yeni devletçilik süresinin temel gerekçesi ise güvenlik. Fransa’nın elektrik sektörüne, İngiltere’nin demiryolları ve çeliğe, ABD’nin kritik minerallere yönelik adımları bu türden. OECD anketine katılan ülkelerin yüzde 84’ü kamu mülkiyetini ulusal güvenlik ve stratejik çıkarlarla gerekçelendiriyor, mali gelir gerekçesini öne çıkaranların oranı ise yüzde 51’de kalıyor. Batı’da devlet, kâr eden bir mülk sahibi olmaktan çok jeoekonomik rekabetin stratejik bir aktörü olarak geri dönüyor.

Türkiye’de ise yeni OVP ile belirginleşen yeni devletçilik, devleti üreticiden çok finansman sağlayan ve özel sektörün yatırım riskini üstlenen bir aktör olarak konumlandırıyor. Raporun Türkiye’ye ilişkin tabloları bu modelin kurumsal zeminine işaret ediyor.

OECD’ye göre Türkiye’de kamu işletmeleri üzerindeki mülkiyet yetkisi Hazine ve Maliye Bakanlığı, Strateji ve Bütçe Başkanlığı, Varlık Fonu ve ilgili bakanlıklar arasında dağılmış durumda. Devletin hangi şirkete neden sahip olduğunu tanımlayan tek bir mülkiyet politikası yok. Kamu işletmelerine yüklenen görevlerin maliyeti, Çin ve Malezya’da olduğu gibi, dolaylı yollarla karşılanıyor. Yönetim kurullarında bağımsız üye zorunluluğu bulunmuyor ve genel müdürlük ile yönetim kurulu başkanlığının aynı kişide birleşmesi yaygın.

IMF’nin geçen hafta açıklanan mali saydamlık değerlendirmesi de Varlık Fonu ve TOKİ’nin denetim raporlarının yayımlanmadığını not etti. Kısacası Türkiye’de devletin ekonomideki ağırlığı artarken bu ağırlık, yürütmenin denetlenmeyen takdir alanında toplanıyor.

Bu durumun, 2018 sonrasındaki Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden gelen nedenleri olduğu gibi, iktidar açısından sınıfsal bir içeriği de var. Devlet çeşitli sermaye kesimlerinin riskini üstlenirken, hangi riskin hangi kaynakla ve kimin adına karşılandığını kamusal tartışmanın dışında bırakıyor.

Kamusallaştırma

Toparlamak gerekirse, yeni devletçilik ve kamulaştırmanın geri dönüşü gündemleri, devletin ekonomideki rolünü yeniden gündemin merkezine yerleştiriyor. Bu konuyu, “yeni devletçiliğe karşı kamusallaştırma” başlığı ile tartışarak derinleştirmek gerek.

Daha önceki bir yazıda kamusallaştırmanın üç bileşenini, mülkiyet, demokratik yönetim ve denetim ile toplumsal yarar olarak tanımlamıştım. Türkiye’deki tablo, ikinci ayağın en dar liberal anlamıyla bile kurulmadığını gösteriyor. Ancak OECD’nin önerdiği bağımsız yönetim kurulları ve şeffaf raporlama bu boşluğu dolduramaz. Kurumsal yönetim reçetesi kamu işletmesini daha iyi yönetilen bir şirkete dönüştürmeyi hedefler, karar gücünü emeğe ve topluma aktarmaya karşıdır.

Yine de bu boşluk siyasal bir imkâna da işaret ediyor. Kamu varlıklarının kimin adına ve hangi amaçla yönetildiğine dair şeffaflık ve denetim talebi, kamusallaştırma programının bugünden kurulabilecek ilk halkası olabilir. Varlık Fonu’nun bilançosunun, kamu işletmelerinin görev zararlarının ve yönetim kurulu atamalarının kamuoyuna açılması, sendikaların ve meslek örgütlerinin bu süreçlerde denetim hakkı kazanması, muhalefetin yeni devletçiliğe karşı somut bir alternatif kurması için de bir başlangıç noktası sunuyor.

Evrensel'e Abone Ol

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Evrensel'i Takip Et