Kamulaştırma geri dönüyor
Uluslararası Para Fonunun (IMF), Finans ve Kalkınma (Finance & Development) dergisinde Nicholas Mulder imzasıyla yayımlanan “Yeni kamulaştırma dalgası (The New Wave of Nationalization)” başlıklı makale, 2020’li yıllarda dünya ekonomisinde yeni bir kamulaştırma dalgasının yükseldiğine işaret ediyor. Yazıya göre hükümetler, özel işletmeleri ve stratejik kaynakları son 50 yılın en hızlı temposuyla yeniden kamu kontrolüne alıyor. 2016-2026 arasında kamulaştırılan varlıkların toplam değerinin 239 milyar ile 544 milyar dolar arasında olduğu tahmin ediliyor.
Burada kamulaştırma kavramını dar anlamıyla yalnızca devletin özel mülkiyete doğrudan el koyması olarak düşünmemek gerekir. Mulder’ın kullandığı anlamıyla kamulaştırma, farklı biçimler alabiliyor. Kimi örneklerde devlet doğrudan el koyuyor; kimi örneklerde karşılığı ödenerek özel şirketler, doğal kaynaklar ya da stratejik varlıklar kamu tarafından satın alınıyor; kimi durumlarda ise devlet, hukuki ve siyasal araçlarla özel mülkiyetin bir özel aktörden başka bir özel aktöre zorunlu satışını organize ediyor. Ortak nokta, özel mülkiyetin siyasal ve hukuki araçlarla ulusal kontrol altına alınması ve devlet ile sermaye arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesidir.
Dört büyük kamulaştırma dalgası
Mulder’a göre son yüzyılda dört büyük kamulaştırma dalgası yaşandı. İlki, 1930’larda Büyük Buhran koşullarında ortaya çıktı. Dünya ticaretinin daraldığı, sermaye hareketlerinin çöktüğü ve finansal sistemin sarsıldığı bu dönemde kamulaştırmalar esas olarak kriz yönetiminin parçasıydı. Devletler bankacılık ve finans sistemini ayakta tutmak, büyük sanayi iflaslarını önlemek ve temel altyapıyı korumak için devreye girdiler. Bu nedenle 1930’ların sektörel odağı bankacılık ve finans sistemi, krizden etkilenen sanayi kolları, demir yolları, havacılık, kömür ve petrol gibi temel altyapı ve enerji alanlarıydı.
İkinci dalga, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 1940’ların sonlarından itibaren gelişti. Bu kez kamulaştırmalar daha sistematikti ve savaş sonrası karma ekonomi modelinin inşasıyla bağlantılıydı. Kamu mülkiyeti, yalnızca krizleri önleme aracı değil, yatırım önceliklerini belirlemenin ve kalkınmacı büyüme modelini örgütlemenin bir mekanizması haline geldi. İngiltere’de havacılık, kömür, telefon, ulaştırma, elektrik, gaz ve demir-çelik sektörleri; Fransa’da bankacılık, kömür, elektrik, telefon ve bazı büyük sanayi kuruluşları kamu kontrolüne alındı. Bu dönemdeki kamulaştırmaların sektörel odağı bankacılık, enerji, ulaştırma, haberleşme ve ağır sanayiydi.
Üçüncü dalga, 1970’lerde yükseldi. Bu dalganın arka planında antisömürgeci ulusal kurtuluş mücadeleleri, Bretton Woods sisteminin çöküşü, doların değer kaybı, petrol şokları ve emtia fiyatlarındaki yükseliş vardı. Yeni bağımsızlaşan ya da bağımlı konumlarını değiştirmek isteyen Latin Amerika, Afrika, Asya ve Ortadoğu ülkeleri, yabancı sermayenin kontrolündeki doğal kaynaklar üzerinde daha fazla egemenlik kurmaya yöneldiler. Bu dönemde kamulaştırmanın sektörel odağı petrol, enerji, madenler ve doğal kaynaklardı. Dolayısıyla 1970’lerin kamulaştırma dalgası, büyük ölçüde doğal kaynak egemenliği etrafında şekillendi.
Mulder’a göre kamulaştırmalar açısından dördüncü dalga, içinde bulunduğumuz 2020’lerde yükseliyor. Bugünkü kamulaştırmalar, jeoekonomik rekabetin sertleştiği, tedarik zincirlerinin kırılganlaştığı, enerji dönüşümünün hızlandığı ve ulusal güvenlik kaygılarının ekonomik politikanın merkezine yerleştiği bir bağlamda gerçekleşiyor. Fransa ve Almanya’nın elektrik ve kamu hizmetleri şirketlerine müdahaleleri, İngiltere’nin demir yolları ve çelik sektöründeki adımları, ABD’nin nadir toprak elementleri üretimindeki stratejik hamleleri ve çeşitli ülkelerin lityum, altın, uranyum, nikel gibi kaynakları kamu kontrolüne alma girişimleri bu yeni dönemin örnekleri arasında yer alıyor.
Bu nedenle 2020’lerin sektörel odağı, geçmiş dalgalardan daha geniş ve daha stratejik bir karakter taşıyor: Elektrik, kamu hizmetleri, demir yolları, çelik, limanlar, savunma bağlantılı sanayi, kritik mineraller ve yenilenebilir enerji teknolojileri için gerekli stratejik girdiler. Başka bir ifadeyle yeni kamulaştırma dalgası, klasik kalkınmacı devletçilikten çok jeoekonomik rekabetin stratejik sektörlerine yoğunlaşıyor.
Yeni devletçilik ve yeni kamulaştırma
Geçtiğimiz aylarda özellikle Batılı ülkelerde sanayi politikasının geri dönüşü ile ilgili pek çok yazı yazdım. Türkiye’de ise “yeni devletçiliğin” siyasi temsilcisini beklediğine işaret ettim.
IMF çalışmasından yukarıda verdiğim uzun özet, bu yazıların bağlamına oturuyor. Devlet, uzun bir neoliberal aradan sonra üretim alanına geri dönüyor. Ancak bu dönüş her durumda toplumcu ya da eşitlikçi bir içerik taşımıyor. Çoğu örnekte devlet, üstlendiği yeni işlevlerle, sermaye birikiminin yeni küresel rekabet koşullarına uyarlanmasının başlıca aracı haline geliyor.
Bu tarihsel özet bize şunu gösteriyor: Kamulaştırma her dönemde aynı anlama gelmez. 1930’larda finansal çöküşe karşı kriz yönetimi, savaş sonrasında “karma ekonominin” kurucu aracı, 1970’lerde doğal kaynak egemenliğinin mekanizması, 2020’lerde ise jeoekonomik rekabetin ve stratejik sektörler üzerindeki devlet kontrolünün aracı olarak öne çıkıyor.
Her ne kadar yeni kamulaştırma dalgası, piyasa ekonomisini sonlandırma ya da özel sektörü ortadan kaldırma iddiası taşımasa da, sonuçta olan, solun yıllardır savunduğu kamulaştırma aracının, mevcut çoklu kriz döneminde sistem tarafından kullanılmaya başlanmasıdır.
Yıllar önce “kamulaştırma mı, kamusallaştırma mı” başlıklı bir tartışma yapmıştık. Önümüzdeki yazılarda o tartışmayı yeniden güncellemek, önümüzdeki dönemde geniş anlamdaki solun ve özel olarak sosyalistlerin konumunu ve taleplerini ele almak açısından önemli olabilir. Zira kamulaştırma geri dönüyor olabilir, fakat kamusallaştırmanın geri dönüp dönmeyeceği hâlâ siyasal mücadelenin konusudur.
Evrensel'i Takip Et