‘Bir eşik aşıldı’lar, ‘manidar’ olmayan zamanlar
“Bir eşik aşıldı” diyoruz, siyasi baskının seyrinde bir dönüm noktası. Herkes için dönüm noktaları aynı yerde olmuyor, hatta bazen daha önce geçtiğimiz eşiklerin farkında olmadığı için biri diğerini kınıyor, ortada külliyen haksız yok. Sonuçta “Bu bir eşik” diyerek işaret koyma isteği anlamlı bir ihtiyaç.
Eşikler bir yerden başka bir yere açılmanın sınır hattıdır. Bir noktayı eşik olarak tarif etmek, öncesi ve sonrası arasındaki fark üzerine kurulu bir tespit içerir. Peki hakikaten iktidarın her adımıyla bir yerden bambaşka bir yere mi geçiyoruz, yoksa siyasi ve toplumsal muhalefete yönelik baskıda doz mu değişiyor? Eşiği “basamak” olarak almak daha doğru olmalı, çıkılan değil de tesiri itibarıyla inilen basamaklar gibi. Yoksa iktidarı elde tutmanın bir biçiminin artan dozuyla karşı karşıyayız. “Eşik” eğer bir alarm olarak kullanılıyorsa, alarm hakikaten uzun zamandır çalıyor.
***
Eşiği basamaklar olarak aldığımızda “zamanlama manidar” tespitleri için harcadığımız zaman da boşa çıkıyor. Çünkü ancak baskı uygulayarak elde tutulan iktidar için zaman gepgeniş bir ova. Belki büyükçe basamaklarda kendince sıralaması vardır. Ama bunu iktidar ortaklarının gündelik, aslında evladiyelik ve kaçınılmaz tek siyaset yapma biçimi olarak kabul ettiğimizde, gündelik “manidar” parçalar birbirini hiç yadırgamıyor, uç uca kendiliğinden ekleniyor. Artık zamanın her birimi manidar. Kumanda odasını basıp Halk TV'ye kayyum atanmasıyla, neredeyse 3500 gündür tutuklu Osman Kavala'ya dair AİHM kararının yine yok sayılması elbet aynı güne düşecek. TİP'in sosyal medyada sesinin kısılmasıyla Ekrem İmamoğlu'nun savunmasının aynı güne denk gelmesi ya da.
***
İktidarla olduğu kadar iktidarın dozuna karşılık gelecek şekilde düşünemeyen, eyleyemeyen muhalefetle de sorun var. Basamak farkı aradaki sadece. Tüm bunlar olurken ağız, göz bantlamak, kırmızı kart göstermek gibi açık yaraya değmeyen, saldırıyı karşılamayan, hakikaten günü muhalefetçilik oynayarak geçirmek dışında bir gelecek tasavvuru barındırmayan muhalefet. Geçen seçimi yapıldı mı sayıyorsunuz ki önümüzdeki seçimlere bu denli güvenli bakıyorsunuz? Böyle zamanlarda asıl manidar olan bu.
***
Hukukun araçsallaşması, şahsi çıkarın kutsallaştırılması, güvenliğin ve esenliğin muktedire biat edenlere zimmetlenmesi, keyfiliğin, hoyrat dilin güne ve geleceğe hakim olması, hayatın her sahnesini birbirine bağlıyor. Okuduğu okullara silahlarla dalan çocuklar, üzerindeki mutlak güç olduğunu varsayan erkekler tarafından öldürülmüş kadınlar, övünçle duyurulan hayvan katliamları, hepsi bir ucundan birbirine bağlı. İşçi çocuklar, gelecek kelimesini unutmuş çocuklar, çalışırken ya da sadece çocuk gibi yaşamak isterken ölen çocuklar...
Toplu ulaşım kesintiye uğradığında resmi kurumlarca yapılan açıklamalardaki “üzücü bir olayın” ne olduğunu hepimiz biliyoruz artık; işe yetişirken becerebildikleri kadar üzülenlerle, canını alma kararı onun hayatını aksattığı için küfredenler, birbirlerine hiç bağlanmayarak aynı sahnenin parçası. Ya da imara açılmış dere yatakları kabarmış, tonluk araçlar, yüz yıllık ağaçlar sürüklenmiş bilinmeze akıyor, selin ortasında bunun hesabını devletten sormak yerine bir köşede kurban kesiyorlar. Siyasi hesap sormanın beyhudeliğine inanmaktan mı, tanrılara kurban vermenin ötesinde elden bir şey gelmediğinden mi? Hepsi birbirine bağlı bir zincir, gündelik eşikler.
***
Her gün bir basamak daha yükselen -ya da alçalan- bu baskı rejimine, tüm bunların ortasındaki hayata dair laf ederken kendi lafımı muteber görmüyor, durumu aydınlatmak ya da hepimize yön vermesi için birilerinden alıntılar yapma isteği duyuyorum. Bir düşünür, bir devrimci, başka coğrafyaların, başka tarihlerin mücadelelerinden geçmiş bizim gibi sıradan insanlar. Belki o zaman sözüm ikna gücü bulur diyorum, yoksa zaten sözün zamanı mı... Bundan da kuşku duyuyorum, berbat şeyleri güzel anlatmaya çalışmanın sakaleti içimi bulandırıyor, bu baskı düzeninin esirleri olarak cezaevinde olanların yanında dışarıda olmak utandırıyor, “biz de dışarıda esiriz”lerin dengesizliği öfkelendiriyor.
Sonra birden, bir daha silkeleniyorum. Tam da böyle zamanlarda söz söylemeye, inandığımız işleri yapmaya devam etmenin kıymetini hatırlatıyorum kendime. Tamam Brecht'ten bir alıntı yapabiliriz belki, Nazi Almanya’sından kaçmış Danimarka'da sürgündeyken yazmıştı hani o şiiri, karanlık zamanlarda şarkı söyleyecek miyiz diye soran, sonra tabii ki, karanlık zamanlarda karanlık zamanlar hakkında şarkılar söyleyeceğiz diyen.
***
Her şey bir anda değişebilir, ne demişti Lenin? Hiçbir şey olmadan geçen on yıllar vardır, sonra bir bakarsınız bir haftada on yıllar yaşanır, tam nasıldı, onu arayıp bulmalıyız. Ama duralım, bu lafın Lenin'e ait olduğunu doğrulayacak bir kanıt yokmuş elimizde. Belki kendi sözümüzü muteber bulmadığımızdan Lenin'e söyletmişizdir, belki de bu bizim sözümüzdür.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et