10 Ekim 2026 00:10

Türk futboluna inanmak için bir sebep kaldı mı?

YAZIYI SESLİ DİNLE
0:00 0:00

Türk futbolunda son günlerde yaşananlar, yıllardır üzerinde konuştuğumuz pek çok meseleyi yeniden değerlendirmemizi gerektiriyor. Hakemlerin performansını, kulüp yöneticilerinin açıklamalarını, federasyonun kararlarını tartışmaya alışığız. Ama bu defa çok daha ciddi iddialarla karşı karşıyayız. Merkez Hakem Kurulu (MHK) başkanının tutuklandığı, aktif hakemler hakkında adlî işlemlerin yürütüldüğü, yüzlerce kulüp yöneticisinin bahis nedeniyle disipline sevk edildiği bir ortamda futbolun güvenilirliğini nasıl koruyacağına dair ciddi bir belirsizlik bulunuyor.

Üstelik yaşananlar, futbolun kendi içinde çözülebilecek sıradan bir yönetim krizinin sınırlarını çoktan aştı. Çünkü hakkında soruşturma yürütülen kurumlar, müsabakaların hangi koşullarda oynanacağını belirleyen ve futbolun adil biçimde yönetilmesinden sorumlu olan kurumlar. Bunların işleyişine ilişkin iddialar, geçmişte alınmış binlerce kararın da yeniden sorgulanmasına yol açıyor. 

Hakemleri kim yönetiyor?

Türkiye’de hakemlik uzun zamandır futbolun en tartışmalı alanlarından biri. Bunun önemli bir nedeni, hakemlerin hangi ölçütlerle değerlendirildiğine ilişkin kuşkuların hiçbir zaman bütünüyle giderilememesi. Bir hakem üst klasmana yükseldiğinde veya önemli bir maça atandığında, kararın arkasındaki gerekçeleri yeterince bilmiyoruz. Bir başkası uzun süre görev alamadığında da benzer bir belirsizlikle karşılaşıyoruz. Bu durum, hakemlerin kendi meslekleri üzerindeki denetimini zayıflatırken yöneticilerin kişisel tercihlerini fazlasıyla önemli kılıyor.

Son soruşturmada ortaya çıktığı bildirilen yazışmaların üzerinde durulması gereken tarafı da bu. Hakemlerin terfilerinin ve görevlendirmelerinin kişisel ilişkiler üzerinden şekillendirildiğine ilişkin iddialar doğruysa, karşı karşıya olduğumuz sorunun boyutları hayli büyük. Çünkü bir hakemin kariyerinin birkaç yöneticinin takdirine bağlı olması, onun sahadaki bağımsızlığını da etkileyebilir. Görev alma konusunda kendisini belirli kişilere borçlu hisseden bir hakemin her koşulda özgür davranmasını beklemek mümkün değildir.

Hakemlik sisteminin işleyişi hakkında yıllardır aynı şikayetler dile getiriliyor. Kurullar değişiyor, başkanlar değişiyor, yeni uygulamalar duyuruluyor. Her yönetim göreve geldiğinde daha adil bir düzen kuracağını söylüyor. Fakat hakemlerin yükselme koşullarını, performans değerlendirmelerini ve görev dağılımını kişisel müdahalelerden koruyacak kalıcı güvenceler oluşturulamıyor. Sorunları ortaya çıkaran ilişkiler yerinde dururken yöneticilerin değiştirilmesi, bir süre sonra benzer tartışmaların yeniden yaşanmasına neden oluyor.

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun mevcut tablonun sorumluluğunu geçmişten devralınan sorunlara bağlaması da bu açıdan yeterli bir açıklama sayılmaz. Elbette Türk futbolundaki bozulmanın bugünkü yönetimle başladığını iddia etmek mümkün değil. Ancak göreve gelen her yönetim, devraldığı yapının sorunlarını gidermekle de sorumludur. Geçmişte yaşanan usulsüzlükler bugünün yöneticileri için bir mazeret oluşturamaz. Hele ki mevcut yönetim döneminde gerçekleştiği iddia edilen müdahaleler söz konusuysa, hesap verme yükümlülüğü çok daha açıktır.

Federasyonun kendi yönetimindeki sorunları araştırırken ne ölçüde bağımsız davranabileceği de ayrıca tartışılmalı. Futbolun yönetim organlarının birbirlerini denetlediği, ancak bu organların önemli bölümünün aynı ilişkiler ağı içerisinde faaliyet gösterdiği bir düzende, gerçek bir denetim mekanizmasından söz etmenin imkanı kalmıyor. Bu yüzden hakemlik sistemindeki reformun temelinde bağımsız denetim, gerekçeli kararlar ve yöneticilerin yetkilerini sınırlandıran açık kurallar bulunmalı.

Bahis, para ve futbolun sahipleri

Hakemlere yönelik adli soruşturmadan ayrı yürütülen bahis incelemesi ise futbolun yönetici kadroları hakkında başka bir tablo ortaya koyuyor. TFF’nin, görev yaptıkları dönemlerde bahis oynadıkları gerekçesiyle 448 kulüp yöneticisini disipline sevk etmesi, meselenin ne kadar geniş bir alana yayıldığını gösteriyor. Bu kişilerin her birinin durumunun kendi koşulları içinde değerlendirilmesi gerekiyor. Disiplin ihlali ile müsabaka sonucuna müdahale etmek de aynı suçlama değildir. Fakat ortaya çıkan sayı, futbolun yönetimi ile bahis arasındaki ilişkinin artık çok daha ciddi biçimde tartışılmasını gerektiriyor.

Bahis endüstrisi yıllardır futbolun ekonomik büyümesinden besleniyor. Müsabakalar üzerine kurulan tahmin sistemleri, reklam anlaşmaları ve sponsorluklar sayesinde futbol, bahis şirketleri açısından son derece değerli bir faaliyet alanı sunuyor. Bugün futbol ekonomisinin büyüklüğünü anlatırken bu ilişkiyi görmezden gelemeyiz. Ancak aynı ekonominin bir parçası olan kişilerin bahis faaliyetlerine ilişkin kuralları ihlal etmesi, doğrudan çıkar çatışması sorununu gündeme getiriyor.

Burada dikkat çekici bir çelişki bulunuyor. Futbolun ekonomik değerini artırmak için seyircinin tüketim alışkanlıklarını sürekli genişletmeye çalışan bir endüstriyle karşı karşıyayız. Taraftarlardan sürekli daha fazla para harcamaları bekleniyor. Ücretli yayınlar, kulüp ürünleri ve farklı ticari faaliyetlerle futbolun çevresindeki pazar büyütülüyor. Buna karşılık, bu gelirlerin yönetiminde söz sahibi olanların ne ölçüde denetlendiği konusunda aynı açıklığı görmek mümkün olmuyor.

Türk futbolunun para ile kurduğu ilişkiyi transfer harcamaları üzerinden tartışmak da artık yeterli değil. Kulüplerin büyük borçlar altında faaliyet gösterdiği, sportif başarı baskısının ekonomik akılcılığı sık sık geri plana ittiği bir sektörde yöneticilik, ciddi bir kamusal sorumluluk taşıyor. Milyonlarca insanın duygusal olarak bağlandığı kurumların kaynakları üzerinde karar verme yetkisine sahip olmak, kişisel itibar kazanmanın ötesinde yükümlülükler doğuruyor. Buna rağmen futbol yöneticilerinin başarıları çoğu zaman kazandıkları kupalarla, yaptıkları pahalı transferlerle ve rakiplerine karşı verdikleri demeçlerle ölçülüyor.

Bu anlayış, kulüplerin kendi içindeki demokratik denetimi de zayıflatıyor. Başkan güçlü olduğu ve takım kazandığı sürece yönetiminin başka alanlardaki kararları yeterince sorgulanmıyor. Mali durum kötüleştiğinde veya sportif başarısızlık başladığında ise aynı yöneticiler bir anda hedefe yerleştiriliyor. Böylece hesap verme sorumluluğu sürekli sonuçlara bağlanıyor. Oysa iyi yönetilen bir kulübün ölçütleri arasında mali şeffaflık, liyakat ve üyelerin kararlara katılımı da bulunmalı. Şampiyonluk, kötü yönetimin üzerini örtememeli.

Bu sorunların Türkiye’nin genel yönetim anlayışından bağımsız olduğunu düşünmek de mümkün değil. Siyasetten ekonomiye, kamu kurumlarından spor federasyonlarına kadar farklı alanlarda karşılaştığımız kişisel ilişkiler, ayrıcalıklar ve denetimsizlik, futbolun işleyişini de etkiliyor. Kurumların güçlü kişiler etrafında örgütlenmesi, kuralların uygulanmasını o kişilerin tercihlerine bağlı kılıyor. Liyakat yerine sadakatin belirleyici olduğu ilişkiler yaygınlaştıkça, en sıradan idari kararlar bile birilerinin nüfuzunu artırmanın aracına dönüşebiliyor.

Futbolun başka alanlardan farkı, bütün bu ilişkilerin milyonlarca insanın gözleri önünde sonuç üretmesi. Kamu yönetimindeki bir usulsüzlüğün etkilerini görmek bazen yıllar alabilir. Futbolda ise verilen tartışmalı bir karar, birkaç saniye içerisinde milyonlarca kişinin tepkisini çekebiliyor. Ne var ki görünürlük her zaman hesap verebilirlik sağlamıyor. İnsanlar kararları tartışabiliyor, fakat o kararların alınmasını mümkün kılan yönetim ilişkilerini değiştirecek araçlardan büyük ölçüde yoksun bulunuyor.

Taraftarın öfkesi kimin işine yarıyor?

Bu düzenin uzun yıllardır ayakta kalabilmesinde taraftarlığın nasıl örgütlendiğinin de payı bulunuyor. Türkiye’de birçok futbolseverin adalet talebi, kendi takımının uğradığı haksızlıkla sınırlı kalıyor. Rakip takımın mağdur olduğu bir pozisyon kolayca unutulurken, kendi takımı aleyhine verilen karar günlerce konuşuluyor. Aynı hakem, birkaç hafta arayla bir kulübün gözünde kahraman, diğerinin gözünde suçlu olabiliyor. Bu değişkenlik, futbolu yönetenlerin işini kolaylaştırıyor.

Çünkü taraftarların birbirleriyle uğraşması, yöneticilerin sorumluluklarını ikinci plana itiyor. Bir kulüp başkanının federasyon hakkında yaptığı açıklama, çoğu zaman yönetim anlayışına yönelik bir eleştiri olarak değerlendirilmiyor. Taraftarlar, başkanlarının rakiplerine karşı kendi kulübünü savunduğunu düşünerek onun arkasında toplanıyor. Birkaç gün sonra başka bir kulüp başkanı aynı açıklamayı yaptığında benzer bir destek görüyor. Böylece futbolun kurumsal sorunları, kulüpler arasındaki rekabetin malzemesine dönüşüyor.

Spor medyasının önemli bir bölümü de bu alışkanlıkların sürmesinde etkili. Saatlerce devam eden televizyon programlarında hakem kararlarının tekrar tekrar incelenmesi, çoğu zaman futbolun yönetimi hakkında ciddi bir bilgi üretmiyor. Üstelik bazı yorumcuların kulüplerle kurduğu yakın ilişkiler, gazetecilikle taraftar sözcülüğü arasındaki sınırı bulanıklaştırıyor.

Oysa spor gazeteciliğinin böyle dönemlerde yerine getirmesi gereken önemli bir görevi bulunuyor. Soruşturma dosyalarındaki iddiaları doğrulamak, para ilişkilerini incelemek, kurumların kararlarını karşılaştırmak ve yöneticilerin açıklamalarını sorgulamak ciddi bir gazetecilik faaliyetidir. Bunun için transfer dedikodularından veya hakem polemiklerinden daha fazla emek gerekiyor. Futbolun ekonomik ve siyasi ilişkileri araştırılmadığı sürece haberler de birkaç kişinin tutuklanmasından veya istifasından ibaret kalacaktır.

İşin bir başka boyutu da büyük kulüplerin dışında yaşananlar. Türkiye’de futbolun gündemi çoğunlukla dört büyük kulüp üzerinden belirleniyor. Oysa Anadolu kulüplerinde ve alt liglerde yer alan futbolcular, antrenörler ve buralarda görev yapan hakemler çok daha kırılgan koşullarda mesleklerini sürdürüyor. Ekonomik güvenceleri sınırlı, mesleki gelecekleri belirsiz insanların adil ve bağımsız bir ortamda çalışabilmesi, bütün futbol sisteminin sorumluluğudur. Hakemlikte terfilerin liyakatle yapılmaması, örneğin, henüz kariyerinin başındaki bir hakemin yıllarca verdiği emeği boşa çıkarabilir. Bu nedenle yaşananlar birkaç ünlü ismin etrafında yürüyen bir adliye haberine indirgenmemeli.

Millî takımın Uluslar Ligi’nde peş peşe aldığı ağır yenilgiler ve ardından Vincenzo Montella’ya yönelen eleştiriler de Türk futbolunun sorunları nasıl ele aldığını göstermesi bakımından dikkat çekici. Elbette antrenörün tercihleri sorgulanabilir ve başarısız sonuçların hesabı istenebilir. Fakat bütün enerjisini antrenör değişikliğine harcayan bir futbol kamuoyu, federasyonun yönetiminde yaşanan büyük sorunları kolaylıkla gözden kaçırabilir. Sahadaki bir mağlubiyetin sorumluları hakkında konuşmak, kurumların hesap vermesini sağlamaktan çok daha kolaydır.

Önümüzdeki haftalarda futbolun eski alışkanlıklarına dönmesi şaşırtıcı olmayacak. Lig maçları oynanacak, puan durumu yeniden şekillenecek, derbiler yaklaşacak. Bir takımın başarılı sonuçlar alması, taraftarların gündemini değiştirecek. Zaten futbolun gündelik hayatımızda bu kadar güçlü bir yere sahip olmasının nedeni de bu süreklilik. 

Peki tüm bu hayhuy içinde ne yapılabilir? Öncelikle futbolun yönetimine ilişkin reform vaatlerinin kişilerin iyi niyetine bırakılmaması gerekiyor. Hakemlerin değerlendirme ve atama kriterleri açık biçimde belirlenmeli, karar süreçleri bağımsız denetime tabi tutulmalı. Bahis ve çıkar çatışması kuralları, kulüplerin büyüklüğüne veya yöneticilerin nüfuzuna bakılmaksızın uygulanmalı. Federasyon organlarının kendi faaliyetlerini denetlemesiyle yetinilmemeli. Disiplin süreçleri ile ceza soruşturmalarının farklı hukuki alanlar olduğu gözetilerek, ilgili kurumların sorumlulukları açıkça ortaya konulmalı.

Bütün bunların gerçekleşmesi için taraftarların da kendi kulüplerine bakışını değiştirmesi gerekiyor. Sevdiğimiz takımın başarılı olmasını istememiz son derece doğal. Ancak onun kazandığı maçların hangi koşullarda oynandığını önemsemiyorsak, sportif başarıya verdiğimiz değerin de bir sınırı bulunuyor demektir. Kendi lehimize işleyen haksızlıklara sessiz kalıp aleyhimize olanlarda adalet istemek, eleştirdiğimiz düzenin sürmesine katkıda bulunuyor. Taraftarlık, kulüp yöneticilerine koşulsuz bağlılık göstermeyi gerektirmiyor.

Futbolu sevmekten vazgeçmek gibi bir zorunluluğumuz yok. Bu oyun, yöneticilerden ve federasyonlardan çok daha eski bir tarihe sahip. Mahalle aralarında oynanan maçların, amatör kulüplerin, çocukluğumuzdan hatırladığımız tribünlerin ve yıllarca unutamadığımız gollerin değerini bugünkü yönetim anlayışı belirlemiyor. Futbolun bütün güzelliklerini bugün onu yönetenlerin mülkiyetinde kabul etmek, onların sahip olduklarından daha büyük bir güç atfetmek olur.

Aslında bu tartışmanın geleceği açısından en önemli insanlardan biri, henüz kimsenin adını bilmediği genç bir hakem olabilir. Haftanın birkaç günü antrenman yapan, hafta sonunda amatör bir karşılaşmaya çıkan, kariyerini ilerletmek için sınavlara hazırlanan bir hakem. O genç hakemin önünde nasıl bir yol bulunduğu, Türk futbolunun geleceğine ilişkin çok şey anlatacak. Yetenekli ve çalışkan olduğu için mi yükselecek, yoksa doğru insanları tanımadığı için bir yerde durmak zorunda mı kalacak?

Bu soruya verilecek yanıt, önümüzdeki derbinin hakeminden veya şampiyonun kim olacağından çok daha önemli. Çünkü futbolun yarın nasıl yönetileceğini belirleyecek olanlar, bugün o sistemin içinde yetişen insanlar. Genç bir hakeme kariyerinin başında kurallara güvenmeyi öğretemeyen bir düzenin, ondan yıllar sonra milyonlarca insanın önünde adalet dağıtmasını beklemesi başlı başına büyük bir çelişki.

Evrensel seninle güçlü!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Evrensel'i Takip Et