Fenerbahçe’nin bitmeyen iç savaşı
Fenerbahçe’nin Roma karşılaşması, normal koşullarda uzun uzun sahadaki gelişmeler üzerinden konuşulacak bir maç bırakmalıydı geriye. Sarı-lacivertliler 18 yıl sonra döndükleri Şampiyonlar Ligi’ne güçlü bir rakip karşısında puanla başladı; üstelik maçın önemli bölümünde ne yapmak istediğini bilen, sınırlarını doğru okuyan ve ikinci yarıda galibiyete yaklaşan bir takım görüntüsü verdi. Fakat son düdükten kısa süre sonra İsmail Kartal’ın istifası geldi ve doksan dakikada oluşan bütün hikâyenin üzerine başka bir hikâye yerleşti.
Roma maçı, Fenerbahçe’nin son dönemde yaşadığı sorunlar düşünüldüğünde önemli bir sınavdı. Beşiktaş derbisinin yarattığı ağır hava henüz dağılmamıştı. İsmail Kartal’ın tercihleri tartışılıyor, takımın ne oynadığı sorgulanıyor, sezonun daha başlangıcında güven duygusu aşınıyordu. Böyle dönemlerde bir Şampiyonlar Ligi maçı iki farklı sonuç üretebilir: Takımı gündelik tartışmalardan çıkarıp yeniden ayağa kaldırabilir ya da zaten büyümüş olan huzursuzluğu daha ağır hâle getirebilir. Fenerbahçe ilk ihtimâli gerçekleştirdi. Roma karşısında gördüğümüz takım, birkaç gün önce büyük ölçüde kontrolünü kaybetmiş görünen takım değildi.
İsmail Kartal’ın bu maçtaki en doğru tercihi, Roma ile aynı oyunu oynamaya çalışmamasıydı. Fenerbahçe topa sahip olma oranını yükseltmeyi bir prestij meselesine çevirmedi. Geriden çıkarken risk seviyesini düşük tuttu, merkezde Roma’nın rahat bağlantılar kurmasını engelledi, savunma ile orta saha arasındaki mesafeyi mümkün olduğunca kısa bıraktı. Gian Piero Gasperini’nin takımlarının rakibi hataya sürükleyen agresif yapısı düşünüldüğünde bunun değeri daha iyi anlaşılıyor. Fenerbahçe rakibinin güçlü olduğu alanda kendisini kanıtlamaya kalkışmadı; maçı başka bir zemine taşıdı. Bu yaklaşım cesaretsizlikten çok gerçekçilik içeriyordu.
Futbolda cesaret kavramını sürekli önde basmakla, çok adamla hücum etmekle ya da yüksek topa sahip olma oranıyla açıklamak kolaydır. Oysa güçlü bir rakip karşısında kendi takımının hangi oyunu kaldırabileceğini doğru hesaplamak da ciddi bir cesaret ister. Fenerbahçe’nin Roma karşısında yaptığı buydu. Kendisini olduğundan başka bir takım gibi göstermeye çalışmadı. Savunurken kalabalık kaldı, topu kazandığında hızlı biçimde rakip kaleye ulaşmanın yollarını aradı ve oyunun uzadığı anlarda paniğe kapılmadı. Roma’nın alıştığı kaosu yaratmasına izin vermemek, gecenin önemli başarılarından biriydi.
Bu plan kusursuz işlemedi. İlk yarıda Fenerbahçe’nin rakip kaleye gitmekte ciddi güçlük çektiği bölümler vardı. Takımın hücum hattındaki profil sorunu burada yeniden ortaya çıktı. Kerem Aktürkoğlu topu taşıyarak büyük mesafeler kat eden bir kanat oyuncusu değil; Vedat Muriqi savunma arkasına sürekli koşu tehdidi yaratan bir santrfor değil; Mason Greenwood ise oyun zekâsı ve son pas kalitesiyle fark yaratmasına rağmen bütün hücumları tek başına ileriye sürükleyebilecek bir oyuncu değil. Fenerbahçe rakibinden topu kazandığı anlarda önünde geniş alanlar buldu, fakat bu alanları değerlendirecek koşuların sayısı çoğu kez yetersiz kaldı. Kadronun kuruluşuyla ilgili bu problem Roma maçının iyi görüntüsü içinde de görülebiliyordu.
İkinci yarıda değişen Fenerbahçe
İkinci yarının hikâyesini değerli kılan noktalardan biri, teknik heyetin bu soruna maç devam ederken cevap üretebilmesiydi. Archie Brown’ın hücumdaki rolü belirgin biçimde değişti. İlk yarıda daha kontrollü kalan Brown, devre arasından sonra rakip savunmanın içine doğru çok daha agresif koşular yapmaya başladı. Beraberlik golünün bu hareketlerden biri üzerinden gelmesi tesadüf sayılabilecek bir an değildi; devamında aynı koşunun birkaç kez daha görülmesi, bunun soyunma odasında konuşulmuş bir müdahale olduğunu düşündürdü. Fenerbahçe’nin hücumcularından alamadığı derinlik tehdidini sol bekinden üretmesi, gecenin taktik açıdan en değerli ayrıntılarından biriydi.
Bir antrenörü değerlendirirken başlangıç planı kadar maç içerisinde verdiği cevaplara da bakmak gerekiyor. Bu açıdan İsmail Kartal iyi bir gece geçirdi. Takım ikinci yarıda rakibin ilk paslarına daha fazla baskı uyguladı, savunma hattını kontrollü biçimde öne taşıdı, Levent Mercan hamlesiyle orta sahanın dengesini değiştirdi ve Brown’ın hücum özgürlüğünü korudu. Fenerbahçe’nin ikinci 45 dakikada daha tehlikeli hâle gelmesi coşkunun kendiliğinden yükselmesiyle açıklanamaz. Sahada birtakım roller değişmişti ve oyuncular bu değişikliklere karşılık vermişti. Maçın en önemli taraflarından biri buydu.
İsmail Yüksek’in performansı da bu oyunun ayakta kalmasını sağlayan unsurlardan biriydi. Fenerbahçe geçtiğimiz devre arasında kadrosuna dâhil ettiği Matteo Guendouzi ve N’Golo Kante ile orta sahaya ciddi yatırım yaptı ve doğal olarak oyuncu hiyerarşisi değişti. Böyle bir kadroda İsmail’in her hafta ilk 11’de yer bulması kolay görünmüyor. Buna rağmen onun belirli maçlarda sunduğu fiziksel güç, alan kapatma becerisi ve mücadele kalitesi takımın başka hiçbir orta saha oyuncusundan aynı biçimde alamadığı bir paket. Roma karşısında bunun en uç örneklerinden biri görüldü. Rakip merkezde üstünlük kurmak isterken İsmail oyunun temas noktalarının büyük bölümünde vardı ve Fenerbahçe’nin kompakt kalmasında başrol oynadı.
Kadronun hâlâ cevap bekleyen tarafları
Bu performans aynı zamanda kadro üzerine başka bir soruyu da gündeme getiriyor. Büyük yatırımlar yapıldıktan sonra antrenörlerin önündeki en büyük tehlikelerden biri, sahaya isimleri yerleştirmeye çalışırken takımın ihtiyacını ikinci plana atmaktır. Roma maçı bunun tersini gösterdi. Eksikler de İsmail Kartal’ı buna zorlamış olabilir, fakat sonuç değişmiyor: sahaya çıkan orta saha rakibin özelliklerine göre kurulmuştu. Şampiyonlar Ligi’nde sekiz maç boyunca aynı ilk 11’e, aynı plana ve aynı oyuncu hiyerarşisine bağlı kalmak mümkün görünmüyor. Roma maçı Fenerbahçe’ye kadro zenginliğini böyle kullanması gerektiğini hatırlattı.
Kerem Aktürkoğlu’nun görüntüsü ise takımın çözmesi gereken başka bir meseleyi ortaya koydu. Kerem’in çalışma isteği ya da savunma katkısı üzerine fazla bir tartışma yok. Sorun, Fenerbahçe’nin hücumunda hangi işi belirgin biçimde üstleneceğinin henüz netleşmemesi. Kariyerinin güçlü dönemlerinde skor üretimi onun en büyük güvencesiydi. Gol ve asist rakamları düşünce oyunun diğer parçalarının daha fazla sorgulanması kaçınılmaz hâle geliyor. Roma karşısındaki gibi geçiş imkânlarının oluştuğu bir maçta onun takımı ileriye taşıması, savunma arkasına koşması veya aldığı topu hücumun devamını sağlayacak biçimde kullanması gerekirdi. Fakat Kerem bunların hiçbirinde yeterince etkili olamadı.
İyi bir maçın ardından gelen veda
Buraya kadar anlatılanların tümü, normal şartlarda bir antrenör açısından umut verici bir gecenin parçaları. Baskı altında çıktığı maçta takımını toparlamış, güçlü rakibe uygun bir plan hazırlamış, devre arasında oyuna müdahale etmiş, oyuncularından yüksek efor almış ve galibiyete yaklaşmış bir antrenörden söz ediyoruz. İsmail Kartal’ın birkaç saat sonra görevi bırakması bu nedenle sıradan bir istifadan daha ağır bir anlam taşıyor. Çünkü ayrılık kötü bir futbol akşamının hemen ardından gelmedi. Tam tersine, hocanın kendi işi açısından güçlü argümanlar ürettiği bir karşılaşmanın hemen ardından geldi.
Kartal’ın açıklamasındaki “kulübün önünü açmak” ifadesi futbolumuzun tanıdık cümlelerinden biri. Fakat “bir daha geri dönmemek kaydıyla” sözleri aynı ölçüde rutin sayılmaz. Böyle bir ifade, basit bir sportif değerlendirmeden daha büyük bir kırgınlığın bulunduğunu düşündürüyor. İstifa kararının hangi görüşmenin, olayın veya sürecin sonucunda kesinleştiğini dışarıdan bilmek mümkün değil. Bildiğimiz şey, İsmail Kartal’ın görevi bırakırken kapıyı oldukça sert biçimde kapattığı.
İşin daha tuhaf kısmı, kulüp başkanı Aziz Yıldırım’ın kısa süre sonra istifayı fiilen kabul etmeyen açıklamalar yapmasıydı. Yıldırım, İsmail Kartal’ın görevinin başında olduğunu söyledi; ardından “Ben gidene kadar hocamız olmaya devam edecek” diyerek tavrını daha da netleştirdi. Kartal’ın ayrılık açıklaması kamuoyunun önündeyken başkanın devam kararı ilân etmesi, Fenerbahçe’deki meselenin antrenör tercihinin ötesine geçtiğini gösteriyor. Bir profesyonel “gidiyorum”, kulübün başkanı “devam ediyorsun” diyorsa ortada sağlıklı işleyen bir karar mekanizmasından söz etmek güçleşir.
Fenerbahçe’nin asıl problemi saha dışında mı?
Başkanın İsmail Kartal’a tribünden şişe atıldığını ve kendisinin yoğun baskı altında olduğunu söylemesi de üzerinde durulması gereken başka bir konu. Bir antrenöre fiziksel bir cisim atılması elbette kabul edilebilir bir davranış değil. Fakat bu olayın istifanın bütün gerekçesini açıklayıp açıklamadığını bilmiyoruz. Kartal’ın kullandığı dil çok daha uzun süredir biriken bir rahatsızlığın ihtimâlini akla getiriyor. Yıldırım’ın da baskıdan, sosyal medyadan ve antrenörün yaşadığı stresten söz etmesi kulübün kendi içindeki iklim hakkında önemli bir şey söylüyor: Fenerbahçe’de daha sezonun ilk aylarında antrenörlük makamı olağanüstü bir gerilim noktasına dönüşmüş durumda.
Bu noktada bütün sorumluluğu taraftara veya sosyal medyaya yüklemek de meseleyi eksik bırakır. Büyük kulüpler baskıyla yaşar. Fenerbahçe’nin yıllardır şampiyonluk beklemesi bu baskıyı daha da büyütüyor. Yönetimin görevi baskının varlığından şikâyet etmekten önce, futbol organizasyonunu o baskıya dayanabilecek biçimde kurmak olmalı. İsmail Kartal her kötü sonuçtan sonra geleceğini sorguluyorsa, yönetim içinde hocanın devam edip etmeyeceği üzerine sürekli farklı sesler çıkıyorsa ve birkaç haftalık performans bütün futbol aklını değiştirebiliyorsa sorun tribünün sabırsızlığından daha geniştir. Kurumsal istikrar, sakin zamanlarda verilen demeçlerle kurulmaz; tam da böyle dönemlerde kararların arkasında durabilmekle kurulur.
Roma maçı bu yüzden Fenerbahçe açısından garip biçimde öğretici bir geceye dönüştü. Sahada takımın yapması gerekenlerin önemli bir bölümünü gördük: rakibi doğru analiz etmek, kendi kadrosunun sınırlarını kabul etmek, maça uygun oyuncuları kullanmak, plan işlemiyorsa devre arasında değiştirmek, yıldızların isimlerine göre değil oyunun ihtiyacına göre karar vermek. Saha dışında ise bunun tam karşısında duran bir görüntü oluştu. Antrenörün geleceğinin maçtan önce mi kararlaştırıldığı, ayrılığı gerçekten kimin istediği, başkanın istifayı kabul etmeme tavrının pratikte ne anlama geleceği gibi temel sorular cevapsız kaldı.
Yıllar sonra bu karşılaşma hatırlandığında skorun önüne başka şeylerin geçmesi şaşırtıcı olmaz. Fenerbahçe, 18 yıl sonra Şampiyonlar Ligi’ne dönmüş, güçlü Roma karşısında iyi oynamış, ikinci yarıda maçı kazanabilecek fırsatlar bulmuştu. Normal bir futbol gecesi olsa bunların her biri başlı başına yeterli hikâyeydi. Oysa gece ilerledikçe sahadaki sonuç giderek küçüldü, İsmail Kartal’ın birkaç cümlelik vedası bütün maçın önüne geçti. Fenerbahçe açısından Roma maçının asıl dersi de burada duruyor: Avrupa’nın en yüksek seviyesinde rekabet edebilmek için iyi oyuncular ve iyi bir maç planı kadar, o planın arkasında durabilecek sağlam bir futbol düzenine de ihtiyaç var.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et