Fon vurgunu manşetten magazine sürülürken
Türkiye’de 500 bine yakın kişinin doğrudan ‘para kaptırarak’ dahil olduğu ve önemli bir bölümü toplumdan inatla saklanan bir avuç vurguncunun ölçüsüz kazançlar elde ettiği fon yağması iktisadi ve siyasi sonuçlar üretmeye devam ediyor. Mali sermayenin ‘uluslararası polisi’ MSCI’nın yaz başındaki uyarılarıyla başlayan süreç, Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) 28 Ağustos’ta bazı sınırlayıcı düzenlemelere gitmek zorunda kalmasının ardından, Türkiye’deki bazı portföy yönetim şirketlerine yönelik yoğun para çekme taleplerinin gelmesi ve şirketlerin bu talepleri karşılayamayarak temerrüde düşmesi, bir başka deyişle takkenin düşüp kelin görünmesiyle ‘krize’ dönüşmüştü. Fon piyasasının büyük bölümüne hakim olan şirketlerin 17 Eylül’de tasfiye sürecine alınması, konuyu bir daha çıkmamak üzere ulusal gündeme oturttu.
Aradan geçen 17 günde bugünkü rejim için pek rastlanmadık bir türbülans yaşandığı görülüyor. Eski müttefik Fetullah Gülen cemaatiyle yaşanan yol ayrımının sonunda gelen 17-25 Aralık operasyonlarında bile iktidar mahfillerinin toparlanıp kendine gelmesi çok daha hızlı olmuştu. Ancak bu kez, bir yandan kaçınılmaz şekilde açığa çıkan vurgunun henüz bilindiği kadarıyla bile büyüklüğü; bir yandan da bu sistematik soygunun içinde doğrudan AKP elitlerinin yer aldığının herkes için malum olması işleri zorlaştırıyor. Üstelik bu fon sarsıntısı, Türkiye toplumunun yaklaşık 8 yıldır maruz kaldığı yüksek enflasyon karşısında acımasız şekilde yoksullaştırıldığı, buna karşın ölçüsüz ve dayanaksız bir zenginliğin hoyrat biçimde ortaya çıktığı koşullarda yaşanıyor. ‘17-25’tekinden farklı olarak müteahhit ve iş adamlarının değil, çoğu küçük tasarruflarını çeşitli hayallerle bu fonların yanıltıcı dalgasına kaptırmış küçük insanların paraları buharlaşıyor. Doğrudan bu fonlara para kaptırmasa bile yaşadığı ve git gide derinleşen yoksulluğu bir iktisadi evrene oturtmaya çalışan kitleler için bu vurgun, anlaşılmaz bir mekanizmanın nasıl işlediğinin sonunda çözülmesi gibi, pek çok bilinmezi açıklığa kavuşturan bir numune işlevi görüyor.
Dolayısıyla, fonlara para kaptıran ve bunları nasıl geri alacağını dert edinen ‘küçük yatırımcı’ yüz binlerin ve onlara iştahla ‘oh olsun’ çeken başka yüz binlerin yanında, olan biteni Türkiye’nin Yeni Düzeni olarak kavramaya çok açık bir kalabalık daha var. Nitekim tüm bu yaşananlar, geçim sıkıntısıyla canına kıyan emeklinin ya da yine bir maden cinayetinde can veren babasının tabutu başından 10 bin yıllık gözlerle objektife bakan çocuğun kederiyle birleşiyor. Yapışkan yüksek enflasyon ortamı, emekçileri ve yoksulları birbirine karşı çarpık bir hınçla ve yapay şekilde karşı karşıya da getiriyor belki. Ama en derinde, henüz bilinç düzeyinde bir sınıf tutumuna dönüşmese de, emeğini satarak yoksullaşan emekçiler ve kağıt oynayarak zenginleşen asalaklar politik olarak da birbirlerinden kalın çizgilerle ayrılıyor. Zira fonlardan milyarlar götüren vurguncuların ayan beyan görülen siyasal aidiyetleri de halkın gözüne eskisinden çok daha fazla batıyor.
Saray rejiminin propaganda aygıtları tüm bocalamalarına rağmen buna iki ayrı koldan pansuman yapmaya çalıştılar. Bunların ilki, belki bir iç çatışmanın, belki bir pazarlığın, tehdit ve şantajın ürünü olarak arkasından ortaya itilen AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya’nın ‘affını istemesi’nin ardından sahaya sürülen “Biz arınıyoruz” argümanı oldu. İşte, şunlar bunlar kendi hırsızına sahip çıkarken AKP ve Erdoğan gözünün yaşına bakmıyordu… Oysa iktidarın bal kavanozlarına sülalece ve onar parmaklarıyla dalmış Sayan-Kayagillerden Fatma Betül’ün istifa metni bile halka değil sadece “Cumhurbaşkanımız”a karşı bir mahcubiyet ve sorumluluk ifade ediyordu. Sayan-Kaya, 4 ayda havadan 2 milyar çarptığı için değil Cumhurbaşkanını zor duruma düşündüğü için üzgündü…
Zaten ikinci argüman da büyük oranda bununla uyumlu bir akora sahipti: İktidar medyasının vasat katipleri neredeyse aynı kelimatla, aslında sayın cumhurbaşkanının ne başarılı bir diplomasi ve iç cephe siyaseti yürüttüğünü ama kendi içlerine de bulaşmış paragözlerin onun kucağına bu sorunları bıraktığını tefrika ettiler, ediyorlar.
Bu iki argüman da ortaya çıkan skandalın Saray ve AKP dışında bir yerlerde tecrit edilmesini; hatta giderek, bunların bizzat olayın ‘mağduru’ olduğunun söylenmesini amaçlıyor. Fon vurgununun aslında bir ‘darbe planı’ olduğunun söylenmesine ramak kaldı.
İktidar medyasında son günlerde görülen yeni eğilim ise konuyu magazinleştirmek. Adı açıkça zikredilen AKP elitleri ve oğulları-kızları yerine popçuların, bazı başka kokusuz figürlerin öne çıkarılacağı ve hikayenin birinci sayfalardan magazin eklerine doğru sürgün edileceği izlenimi doğuyor. Gayrı meşru işler raconunda ‘aydınlıkta saklanmak’ denen bir yordam. Konu gündemde var mı var, ama genel başkan yardımcılarının ibret öyküsü olarak değil pop şarkıcılarının kara masalı olarak…
Ancak gerçeklik can yakıyor. Merkez Bankası bir döviz krizinin tetiklenmesini önlemek amacıyla Goldman Sachs’a göre şimdiden 11 miyar dolarlık rezerv yaktı. Borsa, Saray kompleksine dahil olan Varlık Fonu ve kamu bankalarının yüksek hacimli satın almalarına rağmen durdurulamayan bir kanamayla değer kaybetti ve toplam kayıp 4,5 trilyon TL'yi aştı. Bu yoğun bakım tedbirlerine rağmen, iktidar mahfilleri kasım ayına da yeni bir mali krize yol açabileceği endişesiyle bakıyor.
Bu hasar veren sarsıntı karşısında tutulan bir yol da siyasal baskının daha da koyulaştırılması. Gazeteler, dijital mecralar, sosyal medya hesapları kapatılıyor. Toplamda milyonlarca takipçi ve okuyucuya ulaşan kanallara uygulanan sansür, geçtiğimiz yüzyıl başında istibdadın Yıldız Sarayı dışında telefon kullanılmasını yasaklamasına benzeyen nafilelikler içerse de yaygınlaşan tutuklamalar ve süpürücü sansürün işsiz bıraktığı/bırakacağı kişiler sorunun açıl-somut yanını oluşturuyor.
Baskının ikinci ayağında ise muhalefet belediyelerine yönelik çöktürme harekatının aralıksız sürdürülmesi var. Büyükşehir, il ve ilçe belediyelerine türlü yollarla çökme işi İzmir’e ‘satın alma’, İstanbul’a ‘el koyma’ yoluyla yaklaşıyor.
Erdoğan’ın Meclis açılışı konuşmasında resmen bir makbul muhalefet tanımı yapıp ‘yeni anayasa’ adı altında iç cephe tarif etmesi ve Saray’ın hukuk müşaviri Mehmet Uçum’un, Erdoğan parlamentoya geldiğinde ayağa kalkmayıp salonu terk eden vekillerin eylemini ‘anayasaya aykırı’ olarak nitelemesi, aslında tüm tabloyla birleşen bir mahiyette. Trilyonlarca liralık vurgun, bu hırsızlık olmasın diye görevlendirilmiş denetleyici ve düzenleyici kurulların bürokratları için hiçbir hukuki sürecin imasını bile ortaya çıkarmamışken; hatta bunlar arasında en yüksek sorumluluğa sahip bürokratın hisselerde yapay ve astronomik fiyat oluşumları için ‘halkın teveccühü’ diyebilecek kadar ‘rahat’ davranmasının yanına, parlamentoda iktidar partisi genel başkanı karşısında ayağa kalkmayan muhaliflerin ‘anayasal suç işlemekle’ itham edilmesini koymak absürtlük değil zorunluluk gibi görünüyor. Biri olmadan diğeri zorlaşıyor.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et