Çer çöple aynı kaderi yaşayanlar!
Yeni nesil çeteler Türkiye’nin önemli gündem maddelerinden birisi. Yalnızca ülke çapında değil, Avrupa’da da etkileri var. Üstelik, eski usul mafyalardan daha acımasız daha organizeler ve uluslararası bir boyuta sahipler. Türkiye’de bu tür yapıların taban bulmasının, sempatizan toplamasının sosyolojik ve ekonomik nedenleri var hiç kuşkusuz. Genç kuşakların gelecek konusundaki umutsuzlukları, ekonomik belirsizlikler, kolay yoldan para kazanma hevesi ve daha birçok neden sayılabilir. Ve fakat asıl üzerinde durulması gereken noktalardan birisi ekonominin mafyalaşması. Uyuşturucu, kaçakçılık, insan ticareti, haraç vb. geleneksel mafya ekonomisi sistem tarafından himaye edilse bile yeraltında işlemek zorundaydı. Oysa içinde yaşadığımız çağda ekonomi mafyalaşmış durumda. Bunu anlamak için karanlıkta birilerini aramaya gerek yok, Donald Trump’ın mafyavari yöntemlerle dünya ekonomik sistemini yeniden dizayn etme çabalarına bakmak yeterli.
Nuri Cihan Özdoğan’ın “Ölü Köpekler Isırmaz” adlı filmi Türkiye’de mafyalaşan ekonominin en altında kalan, bu ekonominin hammaddesine dönüşen gençlerin dünyasına girmeye çalışıyor. Ve hakkını verelim bunu bir noktaya kadar da çarpıcı bir biçimde anlatıyor. Birkaç ay önce Adana, Antalya sahillerine çöp sığınları vurmuştu. Bunun başta İngiltere olmak üzere Avrupa’dan Adana’ya ‘işlenmek üzere’ getirilen çöplerin yasadışı bir şekilde denize boşaltılması sonucu olduğu yazılıp çizildi o dönem. İşte film, dönüştürülemeyen çöpleri sahillere, denize boşaltan İsmet ile yakın arkadaşı Dogo’nun dünyasına davet ediyor seyirciyi. Özdoğan, sinemamızdaki en büyük sıkıntılardan konuya girememe meselesi ustaca bir hamleyle çözmüş. Türkiye ile İngiltere arasındaki bu çöp ilişkisini, bunun ekonomisini ve yarattığı tartışmaları jenerik akarken haber formatında seyirciye aktarıyor. Böylece karakterlerimizin nasıl bir yapının içinde olduğunu da biliyoruz.
Anlatı klasik mafya anlatısı aslında. En altta olan ve en kısa sürede kendi krallıklarını kurmak isteyen iki genç. Masum hayallerle başlayan yolda giderek büyüyen suç dosyası, ihanetler, ölümler ve trajik bir final. Özdoğan’ın senaryosu nereye varacağını hissettirse de bu adımları sıkıntısız bir şekilde geçiyor. Buna filme ev sahipliği yapan Çukurova coğrafyasının olanaklarını ve kültürünü kullanmaktaki maharetini de ekliyor. Kentin günlük akışının dışında kurulmuş suç dünyasına özgü mekânsal yalıtılmışlığı ve buna uygun görsel atmosferi de inşa ediyor. Filmin bu güçlü yanlarını daha da büyüten şey, meseleyi kişisel sadece güç arzusu gibi kurmak yerine bir ekosistem gibi anlatma niyeti. Özdoğan, daha yirmi yaşına varmamış, filmdeki karakterlerden birisinin tabiriyle “kelle alıp kelle veren” çocukların tıpkı çöpler gibi bu ekonominin dönmesi için sahaya sürülen hammadde olduğunu göstermeye çalışıyor. Hayatları boyunca gidemeyecekleri restoranların eski menülerini ülkenin en güzel sahillerine yasa dışı bir şekilde döken ve artık ‘dönüşüme gidemeyecek’ kadar işlevsiz hale geldiğinde aynı sahilde o menülerle yan yana yatan çocukların üzerinden yükselen bir ekonomi bu.
Üstelik bu ekonominin, uluslararası ayağını mafyalar arası rekabeti ve siyasi bağlantılarını da gösteriyor. İma etmiyor doğrudan gösteriyor! İşte filmin aksak yanlarından birisi de burada ortaya çıkıyor. Jenerik akarken kısa ama çok etkili anlatılan bu ilişkiler ağı, film boyunca fazla tekrarlanıp göze batırılıyor. Özellikle Boksör karakteri üzerinden düzenin işleyişine dair yer yer karikatüre dönüşen filmin dünyası için çok da elzem olmayan bilgiler veriliyor. Bu da filmin yükünü artırıyor. Öte yandan İngiltere’ye gitmek arzusuyla dolup taşan Zeliş’in dünyasına biraz daha fazla yer açılsaymış diyorsunuz film bittiğinde. Aksayan bir diğer yönü ise İsmet ve Dogo arasındaki ilişkinin dinamiği. İkilinin karşılıklı güvensizliklerini en baştan itibaren hissetsek de karakterler onca yaşanmışlıktan sonra filmin başlarındaki hallerinden fazla dönüşmeden bambaşka şeyler yapmaya başlıyorlar. Biraz daha güçlü bir dönüşüm finalde seyircinin ikna olması için gerekliymiş gibi duruyor. Bu bakımdan ilk iki bölüm boyunca eksik gediğine rağmen gücünü koruyan, sinemamızda pek görmediğimiz bir ‘eko politik’ hikaye alt yapısı kuran film, finalde beklenen etkiyi yaratmaktan uzak kalıyor.
Ama Kemal Burak Alper ve Burak Can Doğan’ın görmezden gelinmemesi gereken oyunculukları Nuri Cihan Özdoğan’ın cesaretli hikayesi ve yetkin sineması “Ölü Köpekler Isırmaz”ı Altın Koza Ulusal Yarışması’nın en dikkat çekici yapımlarından birisi haline getiriyor.
Moda Evlilik

“Zamanımızın Bir Kahramanı” filmiyle dikkat çeken Miraç Atabey’in ikinci ‘denemesi’ “Moda Evlilik” performatif bir çaba olarak başka mecralarda anlam kazanabilirdi belki ama Türkiye’nin en önemli ulusal film festivallerinden birisinin ana yarışmasında mı, emin değilim!
‘Performatif’ sözünü sadece filmin içine bakarak söylemiyoruz, yönetmenin film öncesi ve sonrasını da böyle kullanmasından dolayı gerekli. Ama var olan sinemaya karşı ‘manifestosu’nu filmiyle değil de, sahnede dile getirenlere dönüp “film de bunun altını biraz doldurmalı değil mi” diye sormak gerekiyor. Karadeniz’e yeni taşınmış, sürekli kavga ettikleri için neden evlendiklerini anlamadığımız taze çiftimizin dairesinde onların sosyal medya üzerinden varoluş mücadelesini izliyoruz. İkisi de YouTuba’a videolar yüklüyorlar, akrabalar arkadaşlar eve girip çıkıyor ve sürekli gerilim kuruluyor. Biz de seyirci olarak odanın, mutfağın tepesine yerleştirilen sabit bir kameradan onları gözlüyoruz! Yönetmenin var olan yapıya karşı estetik itirazı bu!
Peki ya içerik! Biz bunun mevzusu YouTube fenomeni olmayan onlarca versiyonunu izledik! Birbirini tekrar eden, bölümler, mevzular… Arada seyirciyi manipüle etmeye çalışan bir dış ses… Yine de bir şeyin hakkını vermek lazım. Senaryo atölyesinin olduğu son bölüm eğlenceliydi!
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et