Güvende olmayan çocuklar, birbirine düşen aileler
Haşmetli devletimiz ‘Ailem Güvende’ diye kendinden hayali bir slogan uydurup LGBTİ+ bireyler ve kurumları üzerinde ağır bir baskı kurar, bunu vesile ederek medyayı susturmaya çalışırken Altın Koza’da izlediğimiz filmler başka bir şeyler anlatıyor seyirciye. Ailenin hiç de öyle güvende falan olmadığını, çocukların ise kaderine terk edildiğine dair hikayeler izliyoruz.
Festivalin ilk günlerinde izlediğimiz “Bir Arada Yalnız”, “Karanlıkta Islık Çalanlar” ve “Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri” aile içlerine türlü biçimlerde bakıyorlardı ve değerlendirmiştik. Devam eden iki günde izlediğimiz “Günyüzü”, “Canavar” ve “Varlık” da merkezine aileyi koyuyor.
Banu Sıvacı’nın önce Berlin sonra da İstanbul’da gösterilen ikinci filmi “Günyüzü” ve Tunç Şahin’in “Canavar”ı artık yaşını başını almış birer yetişkin olan insanların çocukluk travmalarını hatırlama, yüzleşme temasıyla dikkat çekiyor. Şiddet mağduru olmuş ya da buna tanık olmuş çocukların geçmişin parçalarını birleştirme, kayıp anları netleştirme ve suçlularla yüzleşme, onlardaki pişmanlığı görebilme çabalarına dair hikaye örgüsüne sahip ikisi de.
Günyüzü
“Günyüzü”nde müzisyen bir kadın olan Suna, tahliye kararı verilen köyüne kısa süreliğine geri döner. Hal ve tavrından uzun süredir bu mekan ve onun hafızasıyla bağını kopardığını, kimi mecburiyetler dışında gelmediğini anlarız. Suna’nın köye gelişi, uzun yıllar önce kaybettiği kız kardeşinin ölümüne dair şüphelerini tetikler. Ancak yıllardır bu kayıptan sorumlu tuttuğu Bekir, demans hastasıdır ve geçmişi bulanık hatırlamaktadır. Suna o dönem de şüphelerini dile getirmiş ancak ne ailesi ne de çevre bunu ciddiye almıştır.
Suna’nın zihninin bulanıklığı ve Bekir’in demansı arasında kurulan ‘belirsizlik’ bağlantısı filmin güçlü yanlarından birisini oluşturuyor. Banu Sıvacı, ilk filmi “Güvercin”de de güçlü bir görsel dünya kurmayı başarmıştı, burada da görüyoruz bunu. Suna’nın geçmişe dair flu şeyleri netleştirme çabasının Bekir’in durumu ve köyün tahliye edilecek olmasıyla zaman baskısı altında olmasının yarattığı gerilim de filmin artı hanelerine yazılacak kuşkusuz. Geçmişin kimi parçaları netleştikçe ve bazı taşlar yerine oturdukça küçük kardeşin kaybına giden yolların yalnızca taşra insanının varoluş biçiminin bir sonucu değil, Suna’nın oradan koptuktan sonra yapmadıkları ya da yapamadıklarıyla da ilgili olması da tek bir suçlunun olmadığını gösteriyor. Suç değilse bile kayıtsızlık kolektifmiş, Suna da bundan azade değil!
Ancak bütün bunlar “Günyüzü”nün çok fazla öngörülebilir olmasının önüne geçmiyor. Kuşkusuz öngörülebilir olmak da anlatının bir parçası. Ancak bir filmin nereye gideceğini anladığımızda yol çok daha fazla önem kazanıyor. “Günyüzü”nün finale giden yolu, fazla tahmin edilebilir, daha önce çokça tekrarlanmış bir güvenli alanlardan geçiyor, tekrarlardan kurtulamıyor maalesef. Suna’nın içinden çıktığı çevreye bu kadar mesafeli ve yukarıdan bakan hallerini, kendisi gibi ‘kentli’ bir mühendis ile iyi anlaşıyor olmasıyla meşrulaştırılmaya çalışıyor Sıvacı. Ama bu soğukluk, bellik ki kendisinden bir parça gördüğü Bekir’in kızı Fidan ile kurmaya çalıştığı bağı da akamete uğratıyor. Suna’nın film boyunca sanki hiç oranın parçası olmamış, o insanları, o coğrafyayı hiç görmemiş, o aksanı hiç konuşmamış gibi dolanması bir biçim denemesi olarak anlamlı olsa da pek işlevli olduğunu söylemek zor.
Canavar
Tunç Şahin’in kendi yazdığı ve sahnelediği aynı adlı oyundan çektiği “Canavar”ın karakterleri ise duyguları gösterme konusunda çok daha aşkın bir tutum takınıyor. Ama anlatının detaylarına geçmeden önce bir açıklık getirmek gerekiyor. “Canavar”, tiyatro oyununun kamera aracılığıyla detaylandırılmış bir versiyonu olarak kabul edilmeli. Güçlü bir metin, çok iyi oyunculuklarla sahnelenmiş olsa da izlediğimiz görüntüler maalesef sinema değil. Bu bakımdan festival seçkisinde yer almasının hatalı olduğunu düşünüyorum. Üstelik zaten ağır bir temayı işleyen metnin görselleştirilmesi, tiyatro sahnesinde seyircinin göremediği detayları, yüz ifadelerinin, jest ve mimiklerin etkisini çok daha büyütüyor. Tülin Özen, Gülçin Kültür Şahin ve Hakan Emre Ünal’ın oyunculuğu sahnede daha da büyüyor. Ancak bir başka sorun da şu ki, daha ilk andan itibaren tiyatro sahnesinde oynar gibi canlandırılıyor karakterler. İzlediğimiz şey sinema oyunculuğu değil! Sahnenin arkasındakilerin de duyup hissedebileceği şekilde aşkın bir yorumla dillendiriliyor metin ama biz o sırada onların yüzlerindeki acıyı salonda oturduğumuz yerdeki mesafeden değil, oyuncunun yüzüne odaklanmış kameranın gözünden görüyoruz ve haliyle çok daha etkili hale geliyor. Ancak bu bir tiyatro oyunu performansını çok daha ayrıntılı izleme deneyimi. Ama kesinlikle sinema değil!
Öte yandan metin çok güçlü ve oyunculuklar harika! Anadolu’nun bir kentinde birlikte yaşayan kardeşler Aslı ve Derya’nın evine artık tanınan bir yazar olan kuzenleri Kemal ziyarete geliyor. Kız kardeşler ve kuzen, önce havadan sudan, sonra geçmişten bahsederken Kemal’in gizli bir ajandası olduğu ortaya çıkıyor. Kemal’in önce Derya sonra da Aslı’yı kışkırtmasıyla çocukluk yıllarında yaşadıkları ve aslında bütün ailenin bilip hissedip ses çıkarmadığı hatıralar ortaya dökülmeye başlıyor. Üç insan, yıllardır bastırdıkları, hak etmedikleri halde suçlulukla unutmaya çalıştıkları, konuşmaktan imtina ettikleri yaranın patlamasıyla birlikte önce kendilerine, sonra birbirlerine yüklenip öfkeden dayanışmaya doğru bir duygu akışına kapılıyorlar. Hakkını verelim, zaten sahnede de güçlü olan bir metnin ve oyunculukların kamerayla detaylandırılmış bir biçimde takip edilmesi hayli etkileyici. Ancak tekrar etmekte fayda var. Bu bir tiyatro metninin sinema uyarlaması değil, bir tiyatro oyununun görüntülü kaydı!
Varlık
Muzaffer Mehmet Çağlar’ın ilk filmi “Varlık” da ailenin bir başka ‘güvensiz’ alanına bakmaya çalışıyor ama pek varlık gösteremiyor maalesef. Erzurum’da yıllardır hayır işlerine imza atan, sevilen bir esnaf olan baba ölüm döşeğindedir. İki kız ve bir erkek çocuğu, enişteler gelin başındadır. Yaşlı adamın öleceği anlaşılınca çocuklar mirasın nasıl olması gerektiğine dair kendi ajandalarını çalıştırmaya başlarlar. Bir yandan da yaklaşan yerel seçimler vesilesiyle siyasi ilişkiler, cemaat bağlantıları gibi bugünün taşra eşrafına dair rutinler ve karakterler de filmin içinde kendisine yer bulabiliyor. Ancak ne var ki bunların hiçbiri tam olarak yerine oturmuyor. Biraz abartarak söylersek, 81 dakika boyuncu film bir türlü başlayamıyor ve bitiyor. Birbirini tekrar eden sahneler, bildiğimiz bilgilerin yeniden seyirciye verilmesi, sanki sahne doldurmak ve süre uzatmak için konulmuş ve bağlamından kopuk durağın sahneler.
Aslında işini bilen emlakçı damat, yurt dışına gitmeye çalışan diğer damat, her şey aynı kalsın diyen yıllardın işin başında olan tek oğul, gizli mirası bulup yakan anne, ergen yeğen, kendi dertleri olan çalışan emekçi, kocalarının gölgesinde kalmış kızlar vb. düşünüldüğünde karakter yapısı merak uyandırıcı. Ancak bu karakterlerin hiçbiri detaylandırılamıyor, motivasyonlarına dair katmanlı bir anlatı inşa edilemiyor. Hal böyle olunca da ortaya başlamadan biten bir film çıkıyor.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et