Otopsi masasından sanık sandalyesine

YAZIYI SESLİ DİNLE
0:00 0:00

Güne, aralarında Adli Tıp Uzmanları Derneği üyelerinin de bulunduğu en az altı adli tıp uzmanının Muhsin Yazıcıoğlu soruşturması kapsamında tutuklandığı haberiyle uyanmıştık. Meslektaşlarımızdan biri, bilimsel deneyimini paylaşmak üzere katıldığı uluslararası bir kongrede, sabah altıda otel odasından gözaltına alınarak Ankara’ya götürülmüştü üstelik.

Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki beş kişinin 2009 yılında yaşamını yitirdiği helikopter kazasının bütün yönleriyle aydınlatılması, kuşkusuz yalnız yakınlarının değil hepimizin talebi. Aradan geçen on yedi yıl, bu ölümlerin üzerindeki kuşkuları azaltmamış; tersine soruşturmanın eksiklikleri, kaybolan ya da karartıldığı ileri sürülen deliller ve cevapsız bırakılan sorular adalete duyulan güvensizliği büyütmeye devam etmiştir yıllar boyunca.

Siyasal kimliği ya da mesleki unvanı hiç kimseye dokunulmazlık sağlamaz; görevini kötüye kullanan, gerçeğe aykırı rapor düzenleyen ya da delil karartan bir hekim de elbette soruşturulmalıdır. Ancak soruşturmak başka, tutuklamayı cezaya dönüştürmek başkadır.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının açıklamasına göre ikinci dalgada gözaltına alınan 38 kişiden 36’sı, “tasarlayarak kasten öldürmeye iştirak” ve “maddi gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek amacıyla çeşitli suçlar işlemek” iddialarıyla tutuklandı. Dosyadaki kısıtlılık kararı nedeniyle adli tıp uzmanlarına yöneltilen suçlamanın dayanağını bilmiyoruz. Basına yansıyan tek somut unsur, 2011 yılında düzenlenen ve kandaki yüksek karbonmonoksit düzeyinin ölümden sonra da oluşabileceği yönünde görüş bildiren bir rapordur. Bildiğimiz bir başka şey de bu uzmanların dönemin Adli Tıp Kurumu Başkanlığının resmî görevlendirmesiyle sürece dâhil olduklarıdır. Öyleyse sorulması gereken soru açıktır: Bir bilimsel kanaat bildirmek, nasıl olup da tasarlayarak öldürmeye iştirak sayılabilir?

Bu görüşün bilimsel dayanağı elbette tartışılabilir; karbonmonoksitin ölümden sonra kendiliğinden bu düzeylere ulaşabileceği, adli tıp literatüründe genel kabul gören bir bilgi değildir. Ama bilimde yanlış ya da eksik bir görüşün karşılığı başka uzmanların eleştirisi, yeni incelemeler ve gerekirse raporu düzenleyenin mesleki sorumluluğunun araştırılmasıdır. Bilimsel yanılgıdan ya da tartışmalı bir değerlendirmeden “tasarlayarak öldürmeye iştirak” sonucuna varılamaz. Böyle ağır bir suçlama için ortak kastın, önceden kurulmuş bağın ve ölüm fiiline sunulan somut katkının ortaya konulması gerekir. Raporu imzalayanlar arasında başka bir dosyadan hükümlü biri bulunması da bu tabloyu değiştirmez: Suçlama raporun içeriği üzerinden kuruluyorsa, yargılanan bir kişi değil, bilimsel bir görüştür.

Üstelik aradan on yedi yıl geçmişken sabah baskınlarına ne gerek olduğunu da düşünelim. Tutuklanan meslektaşlarımız, çağrıldıklarında ifade vermeye gidecekleri bilinen kamu görevlileri; kimi yargı mensuplarıyla birlikte Adli Tıp Günlerine katılan, onlarla aynı alanlarda çalışan insanlardır. Böyle kişilerin gözaltına alınıp tutuklanması, tedbirin ölçülülüğü ve zorunluluğu konusunda ciddi sorular doğuruyor. Özgürlüğü kısıtlamak bir soruşturma yöntemi, tutuklama ise peşinen verilmiş bir ceza olarak kullanılamaz.

Bilirkişi, savcılığın bilirkişi kılığına girmiş memuru değildir. Görevi iddia makamının tezini onaylamak değil; bilimsel bilgisini bağımsız ve tarafsız biçimde kullanarak maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına katkı sunmaktır. Hukuka aykırı olabilecek ölümlerin soruşturulmasında uluslararası standart kabul edilen Minnesota Protokolü de adli tıp uzmanlarının her türlü baskıdan bağımsız çalışabilmesini etkili bir soruşturmanın ön koşulu sayar. Bir raporun, yazıldığı günkü bulgulara göre değil de yıllar sonra değişen siyasal ihtiyaçlara göre suç sayılabildiği yerde bağımsız bilirkişilikten söz edilemez.

Bu yaşananlar yalnız tutuklanan meslektaşlarımızı ilgilendirmiyor. Bütün bilirkişilere şu mesajı veriyor: Dosyadaki bulguları değil, siyasal iktidarın o gün benimsediği senaryoyu doğrulayın; aksi takdirde bir gün siz de sanık olabilirsiniz. Bu mesaj bana hiç yabancı değil; alanımla ilgili görüş açıkladığım için iki buçuk ay tutuklu kaldığımı unutacak kadar zaman geçmedi henüz.

Ölüler konuşamaz; ama bedenlerinde, yaralarında ve dokularında başlarına gelenlerin izlerini taşırlar. Onların son tanıklığını görünür kılacak olan, baskıdan korunmuş bilim ve bağımsız bilirkişidir. Bilirkişiyi iktidarın diline mahkûm eden bir yargı ölümü aydınlatmaz. Hakikati bir kez daha gömer.

Evrensel'e Abone Ol

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Şebnem Korur Fincancı - Son Yazıları

Tüm Yazıları

Evrensel'i Takip Et